Bölüm 15: Gerilmiş Sessizliğin Eşiğinde
Galata sınır çizgisi ayaklarının dibindeydi. İçeride taşın rengi bile tanıdıktı; köşedeki çatlak, yağmurla koyulaşmış ince damarlar, bordürün hemen yanındaki sigara izmariti. Hepsi yerli yerindeydi. Yine de havada bir şey eksikti. Sokak, sanki bütün uğultusunu, arka plandaki o tanıdık gürültüsünü bırakıp gitmişti; sesler çekilmiş, geriye gerilmiş bir sessizlik kalmıştı. Elif Zeynep Demir, nefesini tuttu. Daha önce onlarca kez denediği o adımı attı. Yukarı, taş sınırın ötesine, caddenin içine. Bedeninde alıştığı o çarpma hissini, kafasının içini boydan boya yaran o kararmayı bekledi. Dizlerinin altı tetikteydi, kasları kasıldı. Hiçbir şey olmadı. Sadece yalpaladı. Sol ayağının altındaki asfalt, olması gerekenden daha inceymiş gibi esnedi, bir an onu içine çekecekmiş gibi oldu, sonra vazgeçti. Göğsündeki yanık izleri kaşındı; t-shirtünün altındaki deri, sanki içeriden bir el tırmalıyormuş gibi oynadı. Yan tarafındaki bıçak çizgisi, sessiz ama inatçı bir sızıyla kendini hatırlattı. Yavaşça nefes verdi; dünya kararmadı.
“Yok artık…” diye fısıldadı; sesi, kendi kulağına bile yabancı, uzaktan geliyormuş gibiydi. Bilek kemiğinin iç tarafında, her sabah aynı anda zonklayan hayali bir nabız vardı. 6:17. O değişmez sayı hâlâ iç kulağında çınlıyordu, sanki biri oraya küçük bir zili çakmış da çekip gitmişti. Yine o saatte uyanmıştı. Fakat bu kez kulenin uzaktan gelen gıcırtılı zili yoktu. Galata Kulesi, sisin arkasında sanki silinmiş bir çizim gibi duruyordu. Belirsiz, eksik, sanki kâğıdın üzerine yanlışlıkla bırakılmış soluk bir gölge. Dikkatle elini kaldırıp bileğine baktı. Dövmesi, yanığın yamuk kenarlarıyla birbirine girmişti. Teninde, birisinin kötü yapılmış bir işi düzelteyim derken daha da bozduğu, aceleyle yapılmış bir tamir gibi duruyordu.
“Tamam,” dedi kendi kendine, dudakları kurumuş, “tamam, nefes al. Devreye gir. Çalış.”
Göğsü genişledi. Havasız bir odanın camı aralanmış gibi, ciğerlerine soğuk, nemli hava doldu. Boğazından aşağı inerken buz gibi çizgiler bıraktı. Rüzgâr yön değiştirmişti; bunu derisinin altında, ensesinin ince tüylerinde hissetti. Her sabah aynı yönden gelen serinlik, şimdi yanağının başka bir tarafından dokunuyordu. Bu, bedeninin ezberine ters düşüyordu. Normal değildi. İşte bu yüzden, omuzlarını dikleştirip yüzüne sıradan bir sabah ifadesi takmaya çalıştı. Sanki hiçbiri olmuyormuş gibi.
Adımlarını hızlandırdı. Galata’nın aşağıya inen o tanıdık yokuşu, merdiven gibi dizilmiş taş basamakların hafif kaygan parlaklığı, gece bırakılmış bira şişelerinin cam kokusu… Hepsi vardı ama sesi kısılmıştı. Mahalle, biri telefonun sesini kısmış da unutmuş gibi yarım volümdeydi. Cinayet mahalline giden patikayı artık ezbere biliyordu; dar sokak, eğik rögar kapağı, duvarın alt kısmındaki nemli kararma. Her sabah aynı yerde bulduğu ceset, taşların üstüne yerleştirilmiş kendi yüzü. Bir kez daha, bugün de orada olmalıydı. Koşmaya başladığında göğsündeki dikişlerin altında bir şey çekildi, sanki bir dikiş patladı. Nefesi göğsünün tam ortasında takıldı, gözlerinin kenarları kararıncaya kadar hızlandı. Yine de bacakları durmadı, adımlarının ritmini bozmaya cesaret edemedi. Ayak parmaklarının ucu yanmaya başladı; eski yanıklardan kalan hassas deri, ayakkabının içinde zonkluyordu, her adımda ince bir bıçak gibi.
Sokağın başına geldiğinde, kendini duvara yasladı. Taş buz gibiydi. Nem, sırtında ince bir yol çizip aşağı aktı, beline kadar indi. Bir süre gözleri yerdeki çakıllara, duvarın kabarmış boyasına takılı kaldı; bakmaya cesaret edemedi. Bir döngü daha mı, yoksa… başka bir şey mi? Dilinin altı kurudu. Sonunda başını, sanki boynunu kıracakmış gibi yavaş çevirdi. Boş kaldırıma baktı, duvarın dibine, çöplerin toplandığı yere. Ama gözleri, cesedin olması gereken noktaya saplandı, orayı kazırcasına taradı. Orada hiçbir şey yoktu. Taşların üstü temizdi; yeni yıkanmış gibi pırıl pırıldı, sabahın soluk ışığına inat. Yine de tam ortada, insan gözünün görmezden gelemeyeceği kadar belirgin, pas rengine çalan küçük bir leke vardı. Kurumuş kan. Zamanla matlaşmış, tozla karışıp incelmiş. Sokaktaki hiçbir izmarit, hiçbir duvar karalaması bu kadar göze batmıyordu.
“Görüyorsun, değil mi?” diye fısıldadı. Hava dudaklarının arasından çıktı, başka kimseye gitmedi.
Az ileride bir kapı gıcırdadı. Sokağın diğer ucundaki dairelerden birinin kapısı ağır ağır aralandı. Hızla, elinde çöp poşetiyle yaşlıca bir adam çıktı. Omuzları çökmüş, pijama altından ayak bilekleri görünüyordu. Elif, refleksle ona döndü.
“Affedersiniz,” dedi, sesi çatlayarak, “burada… dün gece…”
Adam gözlerini kıstı, onu tepeden tırnağa süzdü. Çöp poşetini çöp bidonuna bıraktı. Kapak, metal bir şakırtıyla kapandı. Ses duvarda yankılandı, sonra kesildi. Adam kapısına dönerken, Elif’i fark etmemiş gibi başını çevirdi.
“Bir şey soracaktım,” dedi Elif, bir adım attı; ayakkabısının ucu kan lekesine yaklaşırken durdu. “Beni… tanıyor musunuz?”
Adam, kapının önünde durdu. Göz ucuyla baktı; bakışı, Elif’in yüzünden kayıp arkasındaki duvarda takılı kaldı sanki.
“Hanımefendi,” dedi, nazik olmaya çalışırken sesi boşlukta yuvarlandı, “burası özel mülk. Rahatsız etmeyin.”
Kapı yüzüne kapanmadan önce Elif, adamın bakışında tek bir seğirme, bir tanıma izi aradı. Gözlerin içinde, bir yerlerde kendine rastlamayı umdu. Yoktu. Ardında sadece içeriden yükselen yağ kokusu kaldı. Kızarmakta olan bir şeyin kokusu ağır ağır güne yayıldı, sokaktaki sabah ayazıyla karıştı.
Kan lekesine döndü.
“Görmüyorlar,” dedi, dudakları çatlayarak birbirinden ayrıldı. “Sadece ben.”
Ayakkabısının ucunu, kanın kenarına kadar götürdü. Dokunacak kadar yaklaştı, ama durdu. Lekenin etrafında parmak kalınlığında bir çatlak vardı; daha önce hiç dikkat etmediği bir çizgi. Dizlerinin bağı inceldi. Taşın içindeki gözeneklere sinmiş kokuyu, burnunun içinde duydu: Eski, soğumuş kanın demirli, kurumuş kokusu; tozla karışıp boğazını kaşındıran bir karışım. Midesi yerini değiştirdi, aşağıya doğru çekildi. Yutkundu, ağzına dolan acı tükürüklü tadı geri itti. Kusmadı. Bu dalga bedeninden geçip giderken, kasları sadece hafifçe titredi; artık buna alışmıştı.
Sokağın çıkışına doğru yürürken, telefonunu cebinden çıkarıp ekrana baktı. Cam pürüzsüz, ekran parlaktı; parmak izleri bile sanki silinmişti. Bildirim yok. Çağrı yok. Not yok. Her sabah olduğu gibi temiz bir boşluk. Ama köşedeki rakamlar… 6:19 yazıyordu. O sayı gözlerine çarptığı anda nefesi takıldı; boğazından geçemedi, göğsünün tam ortasında bir anlığına durdu. Aşağıda yutkunmaya çalıştı; yutkunduğunda boğazı acıdı. O lanetli, hareketsiz sayı aşılmıştı. Zaman, iki dakika ileri kaymıştı. Bu, dünyanın görünmeyen iskeletinin yerinden oynaması kadar vahşi bir his bıraktı bedeninde.
“Tamam,” dedi kendi kendine, parmakları telefonun kenarını sıkarken, “tamam, bu iyi bir şey. İyi mi?”
Ekrandaki saat, gözünün önünde bir kez daha ilerledi. 6:20. Zaman, çatırdayarak da olsa akıyordu. Döngü, en azından yüzeyde, kırılmış görünüyordu. Fakat telefonun içinde, dün geceden kalan hiçbir not yoktu. Kayıtlar bembeyazdı. Fotoğraflar… yalnızca boş gri kareler, yüklenmemiş dosyalar gibi. Hafıza sıfırlanmıştı. O anda, merdiven boşluğunda bıçağı kavrayışı, Cihan’ın donmuş yüzü, annesinin sesi… hepsi sadece kaslarında yankılanıyordu, cihazın içinde değil.
“Tek kayıt, benim üstümde,” diye mırıldandı. Sesini duymak onu ürpertti. “Tam ceza.”
Betonun çatlağından inatçı bir filiz gibi, düşünce kafasında yükseldi: Ya bu, çıkış değilse? Sadece başka bir katman, başka bir hücreyse? Galata’nın alt caddesine çıktığında, her sabah kulaklarında yankılanan simitçinin sesi yoktu. Kimse, “Taze simit!” diye bağırmıyordu. Sadece, çok uzaktan geliyormuş gibi belirsiz bir araç uğultusu ve gökyüzünde yankılanan tek bir kuş sesi. Tek kuş. Bütün dünya küçülmüş, gökyüzü o tek sesi taşımak zorunda kalmış gibiydi.
Mahalle bakkalının önüne geldiğinde durdu. Camda hâlâ aynı soluk afişler asılıydı; sakız reklamı, loto duyurusu, sararmış bir konser posteri. Ama içerideki ışık değişmişti. Floresanların beyazı daha soğuk, daha uzak, sanki tavanla rafların arasına ince buz katmanı çekilmiş gibiydi. Kapıyı itip içeri girdi. Zil, olması gereken o tanıdık tınıyı çıkarmadı; yukarıda asılı metal sadece kımıldadı, sessizce yerinde durdu.
İçeride ağır bir yağ kokusu vardı; deterjanla karışmış, plastik ambalajların kokusunu bastıracak kadar yoğun. Raflar diziliydi, ama üzerlerindeki ürünler sanki markalarından soyunmuştu. Etiketlerin üzerindeki yazılar silinmiş, okunamaz hale gelmişti. Gözleri sadece renkleri seçebiliyordu: kırmızı bantlar, mavi kutular, yeşil poşetler. Adları yoktu. Tezgahta duran adam, Emre değildi. O her zamanki soğuk, içe kapanık bakkalın gölgesi bile yoktu. Tezgâhın arkasında, yüzü sanki yapışkanla sıvanmış gibi düz, alışılmadık derecede sade bir adam duruyordu. Çene hattı vardı, kaşları, burnu, dudakları… ama hepsi aceleyle, silinecekmiş gibi çizilmişti.
Elif tezgâha yaklaştı.
“Pardon…” dedi, sesini gereğinden fazla kontrol etmeye çalışarak; aklında sunum salonlarının havası vardı. “Dün buradaydınız. Ben de vardım. Hatırlıyor musunuz?”
Adam başını kaldırdı. Gözleri bir an Elif’in üzerinde dolaştı, sonra sanki onun içinden geçip arkasındaki boşluğa odaklandı.
“Ne istiyorsunuz?” dedi, tonu dümdüz.
“Ben… su,” dedi Elif, dilinin ucuna gelen başka kelimeleri geri iterek. “Bir de… şey… Siz… Em…”
Dili, Emre’nin adının ilk harfinde takıldı. Kelime boğazına oturdu; dışarı çıkarsa, karşısındaki adamın yüzünün dağılacağını, sahne dekorunun yırtılacağını hissetti. Adam, rafın altından plastik bir su şişesi uzattı. Elif şişeye uzanırken parmakları adamın parmaklarına değmedi. Aralarında ince, görünmez, soğuk bir tabaka vardı; cam hissi veren bir boşluk.
“Parası,” dedi adam.
“Elimde yok,” dedi Elif, parmak uçları titreyerek. “Ama siz… beni tanımanız lazım. Yani, her sabah…”
Adamın yüzünde hiçbir çizgi oynamadı. Kaşlar kalkmadı, dudak kenarı kıpırdamadı, gözlerinde en ufak bir kıvılcım belirmedi. Mimikler unutulmuş gibiydi.
“Tanımıyorum,” dedi. “Parası.”
Elif zorlanarak gülümsedi. Elinin tersiyle yanaklarını yokladı. Yanıklardan kalan kabuklar pütür pütürdü; derisi incelmiş, eski yarıklar hafifçe kabarmıştı.
“Boşverin,” dedi, suyu tezgahta bırakıp geri itti. “Susuzluğa alışığım.”
Kapıdan çıkarken, bakkalın içini dolduran kokunun gerçek dünyadan çok, rüyanın sonuna kalmış bir kalıntıya benzediğini fark etti. Aç karnına ağır gelen yağ kokusu midesinde taş gibi oturdu. Dışarı çıktığında hava daha da soluktu. Renkler, yıkanmış bir fotoğrafın soluk tonlarına dönmüştü; boya suya karışıp akmış gibi. Yalnızca taşların arasındaki ince, siyah çizgiler net kalmıştı. Sınırlar. Çizgiler. Parmaklık çizgisine benzeyen damarlar. Yokuşu yukarı süzdü bakışı. Annesinin eski evine giden yolu bedeni hâlâ biliyordu.
Merdivenlere tırmanırken dizlerinin altı yandı. Her adımda, önceki döngülerin anıları kaslarının içinde kıvılcımlandı. Yangının alevleri, merdiven boşluğunda yalınken boğazını yakan duman, kız çocuklarının tiz çığlıkları, ayağının kayışı… Hepsi bu merdivenlerde saklıydı. Şimdi ise duvarlarda ne is vardı ne de çatlamış, kopmuş fayanslar. Lambalar yeniydi; soğuk sarı ışıkları, duvarların düzgün sıvasına eşitçe dağılıyordu. Bedeninden geçen ateşin derecesini bilemiyordu; sadece avuç içleri terlemiş, tişörtü sırtına yapışmıştı. Elini tutunmak için demir korkuluğa attı. Demir, beklediğinden daha soğuktu. Parmaklarının altındaki küçük kabarcıkları, incelmiş derisiyle tek tek seçti. Üçüncü kata gelince durdu. Koridor, beklediğinden daha sessizdi. Penceredeki saksıda asılı kalan yapraklar kımıldamıyordu; en ufak bir rüzgâr yoktu. Hava, sanki bu katın önünde durup geri dönmüş, içeri girmeyi reddetmişti.
Kapının önündeki eski paslı zili görünce boğazında bir düğüm oturdu. Parmak uçları karıncalandı.
“Yapma,” diye fısıldadı kendine. “Belki kimse yoktur. Boş bir dairedir. Açarsın, bakarsın. Toz, rutubet, biter. O kadar.”
Parmağı zile gitmedi. Bunun yerine kapı koluna uzandı. Kol, beklediğinden daha kolay döndü; hafif, sanki içerden biri “Gel” demiş gibi. İçeriden ne cıvıldayan bir ses ne de yerlerin gıcırdaması geldi. Kapı zaten açıktı.
İçeriden yayılan ilk şey, ıhlamur kokusuydu. Koku burnuna dolduğu anda geri sendeledi. Çocukluğunun bütün saklanma yerleri, uykusuz gecelerde bile burnundan çekip çıkaramadığı o koku. Ihlamurun hafif acı çiçek kokusu, içine gizlenmiş nane iziyle birlikte boğazını okşadı; buharı sanki göz kapaklarının altına kadar yükseldi.
“Yok,” dedi kendine, dişlerinin arasından, “bu tuzak. Bu… saçmalık.”
Yine de adım attı içeri. Salon, hatırladığı gibiydi ama tam da öyle değildi. Eski kahverengi koltuklar, üzerlerine serilmiş desenli örtüler, duvarda çerçevesi kararmış bir takvim. Takvim kâğıdı sararmamıştı; ama üzerinde tarih yoktu, yalnızca boş, beyaz bir yüzey. Mutfaktan gelen tıngırtılar, bardakların tabaklara hafif çarpışı gibi duyuluyordu ama sanki bu evden değil de çok uzak bir yerden, başka bir zamandan süzülüp geliyordu.
Mutfak kapısında durdu. Masada bir kadın oturuyordu. Omuzlarına kadar gelen koyu saçlarını arkadan gevşek bir tokayla toplamıştı. Üzerinde çiçekli, solmuş renklerde bir elbise. Ellerini masanın üzerinde birleştirmiş, parmaklarını birbirine kenetlemişti. Masanın ortasında ince belli bir bardak; içinden hafifçe buhar yükseliyordu. Duman, loş ışıkta ince bir çizgi halinde kıvrılarak tavana doğru gidiyordu.
Yüzünü gördüğü anda Elif’in dizleri boşaldı. Elini yanındaki sandalyeye uzattı, parmakları plastik kenarı yoklayıp kavradı. Sandalye hafifçe gıcırdadı. Sibel Demir, önündeki ıhlamura bakıyordu. Gençti. Elif’in on üç-on dört yaşlarındaki fotoğraflarında gördüğü haline yakın. Yorgunluk çizgileri henüz tam oturmamış, göz altlarındaki gölgeler daha hafifti. Kadın başını kaldırdı. Göz göze geldiler. Elif’in içinde, derin bir yerde bir şey sessizce yırtıldı. Yara izi gibi, ses çıkarmadan. Gözleri dolmadı; ağlamak, sanki çok önce bırakılmış bir alışkanlıktı artık. Ama çenesinin altındaki kaslar taş gibi oldu, dişleri birbirine kilitlendi.
“Sen…” dedi, kelime boğazında ulaştığı yerde takıldı kaldı.
Sibel konuşmadı. Sadece bakışlarını Elif’in yüzünde gezdirdi. Alnından dökülen dağınık saçlarına, yanağındaki çapraz yanık izine, boynunun yan tarafındaki morlukların sararmaya başlamış rengine, gömleğinin altından belli belirsiz görünen çizgilere tek tek baktı. Bakışında, bir doktorun dikkatini andıran bir odak vardı; ama bu bakşın içinde mesafe yoktu, kederli bir tanıma vardı yalnızca.
Elif mutfağın içine adım attı. Ayaklarının altındaki linolyum kaplı zemin her adımda hafifçe esnedi. Eskiden kalma bir kırığın üzerinden geçerken, çocukluğunda o noktaya özellikle zıpladığını hatırladı; sırf o tuhaf çatırtılı sesi duymak için. Şimdi, üzerinde yürürken zemin usluydu; ses yalnızca ayakkabısının tabanına sıkışmıştı.
Masaya yaklaştı. Ellerinin, kontrolü elinden alınmış gibi kendi kendine öne uzandığını fark etti. Gözleri annesinin omuzlarında, incelmiş saç tellerinde, yanaklarındaki solgunlukta asılı kaldı.
“Niye…” dedi, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısık.
Sibel’in eli, masanın üzerinden ağır ağır kalktı. Havada bir an asılı kaldı; sonra küçük bir hareketle, “sus” der gibi parmaklarını birbirine yaklaştırdı. Dudakları hafifçe kıpırdadı ama hiç ses çıkmadı. Yüzünde ne öfke ne de taşkın sevgi vardı. Daha çok, uzun süredir beklediği ama beklemekten yorulduğu biriyle karşılaşmış birinin ifadesi.
Elif, “Niye beni terk ettin?” diyecekti. Kelime, dilinin ucuna kadar geldi, ağzının içinde yuvarlandı. Ama annesinin elindeki o küçük sus işareti, boğazına saplanan bir tıpa gibi cümleyi geri itti. Onun yerine başka bir şey çıktı ağzından.
“Ben yan…” yutkundu, “şey… burayı yaktım.”
Ellerine baktı. Yanık izleri, mutfağın loş ışığında daha belirginleşmişti. Parmak kemiklerinin üzerindeki kabuklar ince ince kalkmış, bazı yerlerde pembe, yeni deri görünüyordu. Dikiş izlerinin kenarları hafif kızarmıştı. Kollarında, bileklerinde, göğüs kafesinin başladığı yerde, tıpkı bir haritanın işaretleri gibi, önceki döngülerden kalan kesikler sıralanıyordu.
Sibel’in bakışı bu izleri tek tek takip etti. Gözleri kızının ellerinden omzuna, oradan göğsüne kaydı. Derin bir nefes aldı; göğsü yavaşça yükseldi, aynı yavaşlıkta indi. Elif, annenin iç çekişini duymaya çalıştı; kulakları uğuldadı, ses gelmedi. Kadının diğer eli masanın altından çıktı. Elinde yıpranmış, kenarları tiftiklenmiş eski bir battaniye vardı. Sarı, yıkanmaktan neredeyse beyaza dönmüş bir ton. Çocukluğundan hatırladığı örtüye benziyordu, ama aynı değildi; sanki hatıranın kopyası, biraz bulanık.
Sibel battaniyeyi havada bir an tuttu. Bakışları Elif’in gözlerinden ayrılmadı. Sonra, yıllar önce balkon kapısının önünde yaptığı gibi, örtüyü Elif’in omuzlarına bıraktı. Tüyleri dökülmüş, ince kumaş omuzlarını ağır bir şefkatle sararken Elif’in dizlerinin bağı ikinci kez çözüldü. Sandalyeyi çekmekle uğraşmadı, neredeyse kendini bırakır gibi oturdu, battaniyeyi iki eliyle kavrayıp sıkıca sardı. Kumaş tenini hafifçe kaşıdı; bazı yerleri incelmiş, neredeyse yırtılacak gibi. Yine de omuzlarından aldığı soğukluk yavaş yavaş çekildi. Sıcaklık, önce kürek kemiklerinin arasına yerleşti, oradan aşağı indi. Battaniyenin kokusunda hafif nem, sabun ve çok eskiden kalma sigara dumanı izi vardı. Geceleri odasının kapısının aralığından sızan dumanla aynı damardan gelen bir koku.
Masadaki ıhlamur bardağını o anda fark etti. Cam, buharın ardında bulanık bir gölgeydi. Elini battaniyenin altından çıkarıp bardağı aldı. Parmakları camın sıcaklığına değdiği anda, vücudunda donmuş bir mekanizma tık diye devreye girdi. Nefesi derinleşti; içeri giren her hava, sanki bardağın sıcaklığından süzülüp göğsünün içine öyle iniyordu. Bardağı dudaklarına götürdü. Ihlamurun tadı değişmemişti. Hafif acı, az şekerli, nane kokusunun hemen arkasına eklenen bitkisel bir tını. Dilinin üzerinde dolaştı, boğazının kurumuş yüzeyine ince bir tabaka gibi yayıldı. Midesine inerken ağırlık yapmadı; kısa süreli bir yumuşaklık bıraktı sadece.
Sibel hâlâ konuşmamıştı. Elif, battaniyeye daha sıkı sarıldı. Dizlerini karnına çekemiyordu, yaraları izin vermiyordu; ama omuzlarını öne kıvırdı, vücudunu küçük bir pakete dönüştürmeye çalıştı. Bardağı iki eliyle tuttu. Sanki bardak değil de zamanın kırık bir parçasıydı, parmaklarının altında fragil bir şey.
“Buradayım,” dedi fısıltıyla, bardağın kenarına bakarak. “Biliyor musun? Cidden, buradayım hâlâ.”
Sibel’in gözlerinde ince bir ıslaklık çizgisi oluştu. Göz kapaklarının kenarı parladı, sonra kurudu. Yaş süzülmedi. Sadece başını çok hafifçe salladı. Evet miydi bu, hayır mıydı, Elif çıkaramadı. Mutfakta saat yoktu. Tiktak yoktu. Sadece ıhlamurun buharı, annenin susuşu, battaniyenin ağırlığı ve Elif’in bedenindeki yaraların sızısı vardı. Sessizlik, tuhaf bir biçimde yumuşaktı. Ya da belki sadece, ondan hiçbir cevap beklenmiyordu artık.
Ne kadar oturduğunu bilemedi. Bardak boşaldığında, camın alt kısmında ince sarı bir halka kalmıştı. Elif parmağını daldırıp o halkayı sildi, farkına varmadan parmağını diline götürdü. Hafif, acı bir tat geçti dudağının kenarından. Neredeyse yok sayılacak kadar zayıf bir iz. Sibel sandalyeden kalkmadı. Yalnızca elini yeniden masaya koydu, parmaklarını tekrar kenetledi. Gözlerini Elif’in yüzünden çekmedi.
Elif, battaniyenin kenarıyla oynadı bir süre. Tiftiklenmiş iplikleri parmaklarının arasında dürüp dağıttı, sonra yeniden sarar gibi yaptı. Derin bir nefes aldı. İçeri giren hava, göğsünün içini tahriş etti, ağır ağır çıktı.
“Soru sormazsam,” dedi, dudakları battaniyenin kenarına değecek kadar yakında, “yine de… ihanet mi olur?”
Kendi sorusu, mutfağın ortasında asılı kaldı. Cevap beklemedi. Bu sahnede kelimelerin işe yaramadığını, geldikleri gibi duvara çarpıp düştüklerini hissediyordu. Yine de göğsünün içinden bir soru daha yükseldi; boğazının içini tırmalayan bir kıymık gibi.
“Neden beni terk ettin?” demek istedi. Dilinin arkasında bu kez de o cümle ağırlaştı. Yine diyemedi. Onun yerine başka bir şey çıktı ağzından.
“Ben kimim şimdi?”
Annesinin gözlerinde ince bir gölge gezindi. Bir an için, o gözlerin arkasında kendi çocukluğunu gördüğünü sandı Elif; balkon kenarında sarıldığı o küçük kızı, ip atladığı sokağı. Sonra görüntü, yanık izlerinin üzerindeki deri kadar çabuk soldu. Sibel, masanın üzerindeki elini kaldırdı. Mutfağın kapısının yanındaki duvara doğru, havada asılı küçük bir noktayı işaret eder gibi parmağıyla gösterdi. Orası, çocukken üzerine yıldızlar çizdiği duvardı. Şimdi bembeyazdı. Hiçbir iz yoktu.
Elif oraya baktı. Duvarın üzerinde ince, belirsiz bir gölge hareket etti sanki. Sarı bir örtünün altında, kafasını yukarı kaldırmış bir çocuğun silueti; gözlerine beyaz ışık dolmuş, kıpırdamaya korkar gibi duran küçük bir beden. Hepsi, duvarın yüzeyinde kısa bir titreşim gibi belirdi. Gözünü kırpınca kayboldu.
Başını yana eğip annesine baktı yeniden.
“Yani,” dedi, dudaklarının kenarı titreyerek, “sen de bilmiyorsun.”
Sibel’in dudaklarının kenarı çok hafif, yakalanması güç bir hareketle kıpırdadı. Bir gülümseye, ama içinde sevinç yoktu; daha çok kabullenmeye benzeyen bir kıvrım. Sanki, “Biz bilsek de sana söyleyemeyiz,” der gibiydi. Elif ayağa kalktı. Battaniye omuzlarından kaydı, ama o son anda elini uzatıp yakaladı. Omuzlarına daha sıkı sardı; çıkarken onu da yanında götürmeye kararlıydı. Sibel itiraz etmedi, elini uzatmadı, “bırak” demedi. Sadece baktı.
Kapı eşiğinde durdu Elif.
“Bir daha… gelir miyim?” dedi, sorunun saçmalığını bile bile, kapı pervazına yaslanarak.
Sibel yine başını hafifçe salladı. Bu sefer hareket kötümser değildi ama neye işaret ettiğini anlamak zordu; “bilmiyorum”a daha yakındı sanki.
“Tamam,” dedi Elif. “Tamam. O zaman… görüşürüz.”
Kapıyı arkadan çekip kapattığında, ıhlamur kokusu bir an için daha yoğunlaştı, sonra hızla dağıldı. Koridorda yalnız kaldı. Duvarın beyazlığı, çıplak bir ışığa tutulmuş gibi gözlerini yaktı.
Sokağa çıktığında hava değişmişti. Azalan ışık, sabahın erken saatine hiç benzemiyordu artık. Zaman, kendi saatinden sapmış, günün içinden rastgele bir parçayı çekip almış gibiydi. Gölgeler uzamıştı; ama güneşin nerede olduğu belli değildi. Battaniyeyi omuzlarına sardı, saçlarının ucunu parmaklarına doladı. Nemliydi. Terin ne zaman biriktiğini hatırlamıyordu. Havada Galata’nın bayat simit, kahve ve egzoz kokusundan geriye kalmış silik bir karışım vardı. Koku bile yarım kalmış gibiydi.
Cebine elini attı. Parmakları kumaşın kırışıklıkları arasında paslı anahtara çarptı. Onu orada unutamamıştı demek. Merdiven boşluğunun küllerinden çıkardığı bıçakla birlikte gelen, sonra kitapçıda kasanın kilidine kadar gidip, geri dönüp cebine sakladığı anahtar. En eski dostu ve belki de en eski düşmanı. Anahtarı çıkardı. Metalin rengi, havanın solukluğundan bağımsızdı; koyu, yer yer yeşile çalan pas lekeleriyle kaplı. Parmaklarının arasında çevirdi; yüzeyindeki pürüzleri, kabarmış paslı yerleri tek tek hissetti. Dokunduğu anda soğuk, avuç içine yürüdü. İçinde birikmiş bir kış saklı gibiydi.
Üzerindeki ince yazıya baktı. “Sakın açma.” Harflerin ilk kıvrımını, kalemin bastığı noktayı, kendi elinin ağırlığını defalarca ezberlemişti. Kendi el yazısı olma ihtimali, her döngüde boğazına taş gibi oturmuştu. Şimdi, anahtarı eğik ışığa tuttuğunda, yazının yerinde sadece hafif bir gölge vardı. Harfler silinmişti. Ne “sakın” kalmış ne “açma.” Sadece çiziklere benzeyen belirsiz izler. Metal de hafızasını kaybetmişti.
“İyi,” dedi Elif. “Tüm uyarılar gitsin bari.”
Göğsünün altında, kaburgalarının arasına saklanmış bir yer, buna itiraz etti. Uyarı gitse de acı yerinde duruyordu. Beden unutmuyordu. Elini tişörtünün altına sokup kaburgalarının yanını yokladı. Eski bıçak yarasının çizgisi, parmak uçlarının altında hâlâ sertti; derinin altında ince, gergin bir tel gibi.
“Hatıra fazlası var bende,” diye söylendi. “Dünyanın geri kalanı sıfırlanınca, hepsi bana mı kaldı yani?”
Anahtarı avucunun içinde sıktı. Tırnakları avuç içinin derisine saplandı. Parmaklarının iç kısmı sızladı; hafif, temiz bir acı. Bunu sevdi; hâlâ etten, kemikten, yanık izlerinden oluştuğunu hatırlatıyordu. Telefonunu tekrar çıkardı. Ekran karanlıktı. Tuşa bastı. Açıldı. Saat ilerliyordu. 10:47. Yine hiçbir bildirim yoktu. Ne arama, ne mesaj, ne takvim kaydı.
“Döngü yoksa bile… kayıt yok,” dedi. “Ben varım, gerisi bozuk plak.”
Yokuş aşağı süzülen turist kalabalığı ortada yoktu. Onların yerini, yüzleri birbirine benzeyen birkaç silik figür almıştı. Yanından geçen bir kadın, omzuna çarpıp özür bile dilemeden yürüyüp gitti; başını yükseltmedi. Elif’in battaniyesini, yanık izlerini, elindeki anahtarı görmemiş gibiydi. Yolun karşısında bir gölge kıpırdadı. Deniz. Sokak lambasının altındaki dik duruşu, kapüşonunun altından çıkan saç çizgisi, sigarayı dudaklarının kenarının biraz aşağısına sıkıştırma alışkanlığı… hepsi tanıdıktı. Bir anda, diğer herkes arka plana çekildi. Geriye sadece o kaldı.
Elif, istemsizce battaniyeyi daha sıkı sardı. Yürüyüşü ağırlaştı. Ayaklarının altındaki taşlar bir anlığına birbirine girdi; aralarındaki çizgiler yılan gibi kıvrılıp düzeldi. Yine de adımlarını sürdürdü. Deniz onu fark ettiğinde, yüzünde bir anlık, kesik bir şaşkınlık kıvılcımı belirdi. Gözleri büyüdü, dudaklarının arasındaki sigara aşağıya düşecek gibi oldu. Parmaklarıyla son anda yakaladı.
“Ya…” dedi, sesi titrek bir gülüşe karıştı, “sen… cidden sen misin?”
Cümlede, yıllardır görmediği birine kavuşmanın ferahlığı yoktu; daha çok, defalarca kaybettiği birini yine kaybetmekten korkan birinin çekingenliği vardı. Elif yanına kadar geldi. Bir an durup yüzüne baktı. Deniz’in göz çevresindeki çizgiler derinleşmiş, sakalının arasında ince beyaz teller belirmişti. En çok da bakışındaki kronik uykusuzluk çarptı gözüne; altlarında mor halkalar, gözbebeklerinin çevresinde donuk bir yorgunluk.
“Ben…” dedi Elif, “galiba hâlâ benim.”
Deniz sigaradan bir nefes çekip dumanı ciğerlerine gömdü, sonra yere bastırmadan önce kısa bir an daha tuttu. Duman, havada asılı kaldı. Yanık tütün kokusu, Elif’in tenindeki yanık izleriyle garip bir uyum yakaladı; çocukluğunda duvarın arkasından odasına yürüyen sigara kokusuyla birleşti.
“Ya seni… defalarca gördüm sanki,” dedi Deniz, yüzünü buruşturup boşluğa bakarak. “Hani rüyada görüp de uyanınca hatırlayamıyorsun ya. Öyle.”
Elif’in midesi sıkıştı.
“Belki de gördün,” dedi. Omuzlarını hafifçe kaldırıp indirdi. “Belki de görmedin. Bilmiyorum.”
Deniz’in bakışı, battaniyeden boynunun altındaki morluklara, tişörtünün altından belli belirsiz görünen bıçak çizgisine, bileklerindeki yanıklara kaydı. Yutkundu; boğazı belli belirsiz hareket etti.
“Bunlar…” dedi. “Şey… Ben bir şey mi kaçırdım?”
“Elinde değil,” dedi Elif. Dudaklarının kenarı acı bir çizgiye dönüştü. “Herkes kaçırıyor.”
Deniz bir adım yaklaştı. Aralarındaki hava, sigara dumanının sıcaklığından mı, yoksa nefeslerinden mi bilinmez, hafifçe ısındı. Elif battaniyenin altından yükselen kendi beden ısısını değil, karşısındaki adamın nefesinin yüzüne çarpan sıcaklığını fark etti.
“Şey,” dedi Deniz, elini saçlarının arkasına götürüp ensesini kaşıdı, “ben… dün gece, sokakta… birini gördüm. Yerde. Kan vardı. Sen de vardın sanki. Sonra… sabah oldu, yok.”
Elif’in görüş alanının kenarları bir an için karardı; sanki dünyanın kontrastı azaldı. İçinde, “sorma, anlatma” diye bir ses yükseldi. Yine de Deniz’in gözlerindeki çatlak çizgiyi gördü: yılların sessizliğini taşıyan ince bir kırık.
“Ben de birini gördüm,” dedi. “Kendimi.”
Deniz’in kaşları çatıldı.
“Nasıl yani, ya? Kendi cesedin mi?”
“O kadar dramatik değil,” dedi Elif, dudaklarının kenarında beliren gülümseme yarım kaldı, yüzüne tam yerleşemedi. “Belki de daha dramatik. Bilmiyorum.”
Bir süre ikisi de sustu. Yanlarından geçen silik figürler, rüzgârsız bir gölge gibi süzüldü. Hiçbirinin yüzünü seçemedi Elif. Hepsi, detayları silinmiş heykelleri andırıyordu.
“Ya,” dedi Deniz, sessizliği bir yerinden yırtarak, “ben sana bir özür borçluyum aslında.”
Elif başını kaldırdı.
“Niye?”
“Şu dosya meselesi,” dedi, gözlerini yerden kaldıramadan. “Kardeşim, senin annen, o kasetler, bakkal, Leyla… hepsinde seni… kullanıyorlarmış gibi hissettim ya. Sustum. Kolayına kaçtım.”
Elif’in göğsünde, yıllardır çakılı duran soğuk bir çivi hafifçe yerinden oynadı.
“Ben de seni kullandım,” dedi. “Çünkü… yalnız çözemiyordum. Hâlâ çözemiyorum.”
Deniz bu kez gerçekten gülümsedi; yorgun ama gerçek. Gözlerinin kenarındaki çizgiler derinleşti.
“Ya biz… kimseyi kullanmıyoruz bence,” dedi. “Beraber sürünüyoruz işte. Farklı tür sürüngenleriz sadece.”
Elif’in ağzından kısa, kesik bir kahkaha kaçtı. Boğazında takılıp çıkan garip bir ses oldu bu. Göğüs kafesindeki kaslar hareket etti; eski yaralar ince bir yanmayla karşılık verdi.
“Sürüngen benzetmesi biraz… boktan,” dedi.
“Ya aklıma o geldi işte,” diye omuz silkti Deniz. “Şair değilim ki ben.”
Bir adım daha yaklaştı. Artık aralarında bir kol boyu bile yoktu. Elif, onun ellerine baktı. Parmaklarında küçük çizikler, eski yaralar, tırnak kenarlarında soyulmuş deriler. Tırnaklar, köşelerinden etine kadar yenmiş gibi duruyordu.
“Ben devam edeceğim,” dedi Elif. “Cinayeti çözmeye. Döngü bitti mi, bitmedi mi… bilmiyorum. Ama bu… bitmedi.”
Deniz başını salladı.
“Ben de,” dedi. “Kardeşim için. Sizin için. Kendim için. Artık… susmayacağım ya.”
Cümle havada ağır bir söz gibi asılı kaldı; küçük ama taş gibi yoğun. İçinden gelen ani bir dürtüyle Elif, battaniyenin altından elini çıkarıp Deniz’in bileğini tuttu. Derisi sıcak, canlıydı. Dokunur dokunmaz, içinde bir şey hafifçe yer değiştirdi; dünyanın değilse bile, bu temasın küçük bir parçası yerini buldu. Deniz irkilip hafifçe geriye çekilir gibi oldu, ama sonra bir daha kıpırdamadı.
“Kaybolursam…” dedi Elif, sesi incelerek. “Daha da… görünmez olursam. Beni hatırla.”
Deniz’in gözlerinde kısa bir parıltı belirdi.
“Ya ben seni… daha yeni hatırlamaya başlıyorum,” dedi. “Tam unutulacakken geri geliyorsun. Sinir bozucu.”
“Elif Zeynep Demir değilsin sen,” diye bir ses, geçmişten kopup kulağının içinde ince bir çizgi gibi yürüdü. Sonra gölgelerin arasına karışıp kayboldu.
Elif elini yavaşça çekti. Battaniyeyi tekrar omuzlarına sardı. Anahtarı avucunda döndürdü.
“Ben şimdi kimim?” dedi, bu kez sokağa, taşlara, havaya. Deniz’e değil. Cevap gelmedi.
Gün ilerledikçe sokaklar daha da yabancılaştı. Bir zamanlar her köşesini bildiği Galata, şimdi planı değiştirilmiş bir labirent gibiydi. Dükkan tabelalarının yazıları okunmaz olmuştu ama şekilleri tanıdıktı; bir zamanlar harflerin durduğu yerler boş çizgiler gibi kalmıştı. Renkler, hafifçe kaymış, tonları değişmişti. Birkaç adım ötesinde bir caz barının önünde sandalye yığını duruyordu; ama barın adı yoktu. Kapısının üstünde sadece siyah, boş bir tabela asılıydı.
Elif, paslı anahtarı parmaklarının arasında çevirirken, varabildiği her yerde aynı şeyi fark etti: İnsanlar onu fark etmiyordu. Omzuna çarpıp geçiyorlar, yanından yürüyüp gidiyorlar, yüzüne bakıp göz temasından kaçıyorlardı. Sanki onun birkaç santim gerisinden, farklı bir katmandan yürüyormuş gibiydi. Bir kafeye girdi. İçeride kahve kokusu bekledi; kavrulmuş çekirdeğin, eski günlerin o sert kokusu. Gelmedi. Sadece ılık süt ve hafif yanmış bir şeyin zayıf kokusu havada asılıydı.
Garson tezgâhın arkasında duruyordu, dirsekleri tezgâha dayanmış, bakışı tezgâhın arkasındaki boşluğa takılı. Elif yaklaştı, masaya avuç içlerini dayadı.
“Bir kahve,” dedi.
Garson başını bile kaldırmadan, boğuk bir “yok” mırıldandı.
“Yok mu?” dedi Elif. “Kahve yok mu burada?”
“Bugün yok,” dedi garson. “Makine bozuk.”
Elif tezgâhın arkasına, makinenin durduğu yere baktı. Makine yerindeydi, ışıkları yanıyordu. Ekranında rakamlar akıyor, bir şeyler yazıyordu. Yine de garsonun yüzündeki boşluk, itiraz etmenin anlamı olmadığını söylüyordu.
“Kahve olmadan da… hayalet gibi yaşanır herhalde,” diye mırıldandı kendi kendine.
Garsonın yüzünde en ufak bir tepki oynamadı. Elif, kafeden çıkarken kapının üstündeki zili parmak uçlarıyla yakalayıp hafifçe salladı. Metal çubuklar birbirine değdi; beklenen sesin yerine boğuk, neredeyse duyulmaz bir tıkırtı çıktı. Hava iyice ağırlaşmıştı dışarıda. Gökyüzü, sabahla akşam arasında sıkışıp kalmış renksiz bir tabaka gibiydi. Galata Kulesi’nin silueti, sisin içinde neredeyse yok oluyordu; taş gövdesi, fonda unutulmuş bir hayalet gibi.
“Buradan kurtuldum,” dedi kuleye bakarak. Sesi rüzgârla birleşip dağıldı. “Ama başka bir yere tıkıldım.”
Avucundaki anahtarın soğuğu artmıştı. Sanki metal değil, buz tutmuş bir taş parçası taşıyordu.
“Belki…” diye düşündü, “belki de cevap hiç anahtarda değildi. Sadece bahaneydi. Ben de onun arkasına saklandım.”
Anahtarı havaya kaldırdı. Güneşin nerede olduğunu bilmediği soluk göğe doğru. Hiçbir yerden gelen hiçbir ışık, metalin üzerine düşmedi. Parlamadı. Mat, kül rengi bir çizik olarak kaldı.
“Belki de cevap… önemli değildi hiçbir zaman,” dedi alçak sesle. “Önemli olan, neyle yaşadığım. Kimle.”
Deniz, bir köşe başında sigarasını bitiriyordu. Sanki Elif’in sözlerini duymamış gibi duruyordu; ama yüzündeki kasların hareketi, bir şeyleri hissettiğini ele veriyordu. Elif anahtara son kez baktı. Sonra avucunu açtı. Anahtar, ağır ama sessiz bir şekilde yere düştü. Taşa çarptığında beklediğinden daha kısa bir ses çıkardı. Yankı bile oluşmadı; sanki sokak, bu sesi kaydetmemeye karar vermişti. Eğilip almadı. Ayakları, onu Galata sınır çizgisine doğru yeniden götürmeye başladı.
Sınırı geçen ilk adımında başı dönmedi. Kalp atışı hızlanmadı, gözlerinin önünde siyah lekeler uçuşmadı. Sadece ayak tabanlarının altındaki zemin değişti. Taş, yerini daha düz bir asfalta bıraktı. Sokak genişledi. Binalar yükseldi; cepheler modernleşti. Balkondan sarkan çamaşırlar azaldı, yerlerini cam önlerindeki saksılara, düz panjurlara bıraktı.
Elif başını kaldırdı. Gökyüzü, Galata’dan farklı değildi aslında. Yine renksiz, yıkanmış bir ton. Yine de içgüdüsel olarak, “buradan sonrası başka,” dedi. Gerçekten mi kurtulmuştu, yoksa sadece başka bir mahallenin sınırlarının içine mi taşınmıştı? Arkasına baktı. Galata’nın sokakları sisin arkasında yutuluyormuş gibi görünüyordu. Biraz daha geri çekilse, kule tamamen kaybolacak gibiydi. Sınır çizgisi, gözle seçilemez hale gelse de ayakları nerede durması gerektiğini biliyordu.
Önüne döndü. İnsanlar burada da silikti. Ama farklı bir tür siliklik. Yüzleri yok değildi, sadece… önem taşımıyordu. Bir törenin figüranları gibi, gelişigüzel hareket ediyorlardı. Elif, battaniyeyi omuzlarına daha iyi yerleştirdi. Yaraları, kumaşın altındaki sıcaklığın etkisiyle hafifçe gevşedi. Yanık izlerinin üzerindeki deri, sanki ince bir esinti değmiş gibi ürperdi.
“Ben şimdi kimim?” diye sordu tekrar. Dilinin ucunda değil, bedenindeki bütün izlerin içinde dolaşan bir soruydu bu. Cevap yine gelmedi. Belki de bundan sonra hiçbir cevap gelmeyecekti. Yalnızca yaralar konuşacaktı; her iz bir kelime, her acı yarım kalmış bir cümle.
Cebindeki telefon sessizdi. Titremiyordu. Arama yoktu. Mesaj yoktu. Bildirim yoktu. Teknolojinin hafızası boştu. Sadece etin, kemiğin hafızası doluydu. Bir an için geri dönmeyi düşündü. Galata sınırını yeniden geçip o dar sokaklara, kan lekesine, suskun mutfağa. Annesinin bakışının ağırlığına, ıhlamurun buharına, Deniz’in çatık kaşlarına. Sonra fark etti: Ne geri dönse ne ileri gitse, artık fark etmeyecekti. Çünkü döngüden çıkmıştı; ama döngüyü bedeninde taşıyordu. Her adımında yanık izleri, her nefes alışında duman, her dokunuşunda kan kokusu vardı.
Önünde uzanan yeni sokaklar, sadece dekoru değiştirilmiş başka bir sahneye benziyordu. Gerçeklik, eskisine göre daha sessiz, daha renksizdi. Dehşet, artık dev bir çığlık değil; ince, hiç kesilmeyen bir uğultuydu.
Deniz’in sesi, arkasından hafifçe geldi.
“Ya Elif…”
Durdu. Arkasına dönmedi. Sadece başını sesin geldiği yana doğru azıcık eğdi.
“Ne?” dedi.
Deniz’in ayak sesleri yaklaştı. Battaniyenin kenarı, adamın parmaklarına değecek mesafeye geldi.
“Beraber… bakar mıyız?” dedi Deniz. Nefesi hafifçe titriyordu. “Yani… bu neyse artık. Döngü mü, cehennem mi, rüya mı… bilmiyorum. Ama tek başına bakma ya.”
Elif gözlerini kapattı. Göğsünün içinde, yıllardır sıkışık duran bir kapı, hafifçe aralandı. Arkasından gelen ışık parlak değildi; ama bu gri dünyada varlığı bile fark yaratmaya yetiyordu. Gözlerini açtı. Uzun süre konuşmadı. Kelimeler, eskisi kadar önemli gelmiyordu artık. Yine de, bir tanesini buldu.
“Olur,” dedi.
Deniz’in nefesi rahatladı; omuzları gözle görünür biçimde indi. Yan yana durdular. Sınırı ikisi birden geçti. Galata arkalarında kaldı; ama Elif, onun asla tam gitmeyeceğini biliyordu. Yara izleri, bunun en büyük yeminiydi.
Önlerinde uzanan sokak, ilk bakışta sıradandı. Bakkal, kafe, apartmanlar, duvar yazıları. Yine de her şey, henüz boyanmamış bir dekor gibiydi. Dünya düz bir fonda duruyor, hikâye sadece onların bedenlerinde devam ediyordu. Elif, başını hafifçe yana çevirip Deniz’e baktı.
“Ya,” dedi Deniz, gülümsemeye çalışarak, dudaklarının kenarı çekilip gözleri yorgun kalırken, “sen… gülmeyi biliyor musun hâlâ?”
“Elimden geleni yaparım,” dedi Elif. Dudaklarının kenarı çok hafif kıvrıldı. Gerçek bir gülümseme değildi bu; belki de gelecekteki bir gülümsemenin provasıydı.
Tam o anda, sokağın ilerisinde, bir duvarın yüzeyinde bir gölge kıpırdadı. Gölge kendi siluetine benzemiyordu. Deniz’in de değildi. Daha uzun, daha ince bir şekil. Başını yana eğmiş, onları izleyen biri gibi. Gölge, bir anlığına Cihan Korkmaz’ın net çizgilerini taşıdı; uzun yüz, omuzların düşüklüğü, başın eğik duruşu. Sonra göz açıp kapayıncaya kadar duvarın dokusunun içine dağıldı, yok oldu.
Elif’in omuzlarındaki battaniye ağırlaşmış gibi oldu.
“Şunu da mı… ben taşıyacağım?” diye fısıldadı; sesini rüzgâr bile zor duydu.
Deniz, neye baktığını anlamamıştı. Çenesini duvara doğru kaldırdı.
“Ne var orada?” dedi. “Hiçbir şey görünmüyor ya.”
Elif, gözlerini gölgenin kaybolduğu noktadan ayırmadı.
“Hiçbir şey,” dedi. “Daha doğrusu… henüz bir şey değil.”
Hava bir anda olduğundan daha soğuk esti. Yaralarının hepsi aynı anda sızladı; sanki görünmez bir parmak, bedenindeki bütün izleri tek tek yoklamıştı. Döngü kırılmıştı, evet. Ama kırılan parçaların her biri, şimdi onun içinde dolaşıyordu. Önlerinde, adı konmamış bir dünya uzanıyordu. Arkalarında, hiçbir zaman tam kapanmayacak bir kapı. Ve duvarlarda, hâlâ kıpırdayan bir gölge.
Elif yanındaki adama doğru döndü.
“Deniz,” dedi, sesi neredeyse duyulmayacak kadar alçaldı, “ya burası… yeni döngüyse?”