2 / 35
Membaca
Dondurucu sabah ayazı ciğerlerini her solukta birer kor parçası gibi yakarken, Leyla sarayın arka bahçesinde uzayıp giden kayıt kuyruğunda büzüldü. Gökyüzü, kurumuş bir yara kabuğunun çiğ rengini andırıyordu. Ufukta yükselen güneşin cılız ışıkları, yıkık mermer sütunların üzerine soğuk bir hüzünle düşmekteydi. Ayak parmaklarındaki uyuşma, dizlerine kadar tırmanan o sinsi sızının habercisiydi; her nefes alışında burnuna gelen keskin yanık odun kokusu, ona bir zamanlar bu bahçelerde açan güllerin rayihasını unutturmaya çalışıyordu. Yanındaki yaşlı kadının titreyen omuzlarına çarpmamak için dirseklerini hafifçe dışarı doğru açtı. Sıradaki yerini, kaybedilmemesi gereken son mevziyi korur gibi tutuyordu. Bu kuyruk, yeni rejimin merhametine sığınanların, hayatta kalmak adına isimlerini birer numaraya dönüştürmeye razı olanların son çaresiydi.
Önündeki adamın sırtındaki yamalı ceket, rüzgârın her hamlesinde hırçın bir kanat gibi çırpınıyordu. Leyla, ellerini eski şalının altına gizleyerek parmaklarını birbirine kenetledi. Karnındaki boşluk, içindeki o büyük sessizlikle birleşerek onu dipsiz bir kuyuya doğru çekiyordu. Günlerdir kursağından geçen tek şey, kütüphanenin kuytu köşelerinde bulduğu birkaç bayat kırıntıdan ibaretti. Gözleri, sarayın bir zamanlar altın varaklarla süslü olan ama şimdi dökülen sıvalarıyla bir deri hastalığına yakalanmış gibi görünen duvarlarında gezindi. Bu görkemli kafes, artık sadece açlık ve belirsizliğin ağır kokusunu yayıyordu.
"Daha ne kadar bekleyeceğiz böyle, bir fikri olan var mı?" diye mırıldandı yanındaki kadın. Sesi rüzgârın uğultusunda kaybolup gitmek üzere olan cılız bir iniltiydi. Leyla kadına bakmadı, sadece bakışlarını yerdeki çatlak taşlara sabitlemekle yetindi. Cevap veremeyeceğini biliyordu; dili, o kanlı geceden beri bir mezar taşı gibi ağzının içinde ağırlaşmıştı. Kadın, Leyla’nın bu tepkisizliğini bir kibir belirtisi sanmış olacak ki, omuz silkerek önüne döndü. "Yeni gelenlerin çok sert olduğunu söylüyorlar, isimleri listelerden birer birer siliyorlarmış," dedi kadın bu kez daha alçak bir sesle. Sanki taş duvarların kulakları varmış gibi etrafı süzüyordu.
Sıra ağır aksak ilerlerken, Leyla’nın zihninde babasının yanan kitaplarının külleri uçuşmaya başladı. Elif Bahar’ın kütüphaneyi korumak için verdiği o sessiz ama devasa mücadeleyi düşündü; o kitaplar, bu yıkıntılar arasındaki tek gerçek hazineydi. Şimdi o hazinenin bekçisi bile bu soğuk kuyrukta bir hiçliğe mahkûm edilmişti. Kuyruğun başındaki masada oturan kayıt memuru, elindeki tüy kalemi kâğıdın üzerinde bir hançer gibi gezdiriyordu. Her cızırtı, Leyla’nın kulaklarında bir infaz hükmü gibi yankılanıyordu.
Masanın önüne ulaştığında, memurun başından yükselen bayat tütün kokusu genzini yaktı. Adam, başını kaldırmadan önündeki kâğıda bir şeyler karalamaya devam ediyordu. Leyla, eski saray terbiyesinden kalan son bir gayretle omuzlarını dikleştirdi. Üzerinde yırtık pırtık giysiler olsa da, ruhunun bir zamanlar bu koridorlarda nasıl başı dik yürüdüğünü hatırlıyordu. Memurun masasının üzerindeki mürekkep hokkası, içine düşen herkesi yutacak kara bir delik gibi duruyordu.
"Adınızı söyleyin," dedi memur. Sesi buz tutmuş bir gölün yüzeyi kadar duygusuz ve pürüzlüydü. Leyla dudaklarını birbirine bastırdı, boğazından sadece hırıltılı bir nefes çıktı. Ellerini hızla hareket ettirerek durumunu anlatmaya çalıştı; parmakları havada kavisler çiziyor, dilsizliğini ve bu saraya olan aidiyetini tarif ediyordu. Memur, ilk kez başını kaldırıp Leyla’nın yüzüne baktı. Bu bakışta ne bir acıma ne de bir anlayış kırıntısı vardı.
Adamın gözleri, bir envanter defterindeki boş bir haneye bakıyormuş gibi anlamsızdı. "Konuşamıyor musunuz? Yoksa dilsiz mi taklit ediyorsunuz?" dedi memur, sorusunu bir hakaret gibi savurarak. Leyla başını yavaşça aşağı yukarı salladı, gözlerindeki kararlılığı memurun donuk bakışlarına dikti. Masanın kenarına tutunan parmakları, soğuktan bembeyaz kesilmişti. Memur, önündeki kalın defterin sayfalarını hışırdayarak çevirdi, kirli parmağını satırların üzerinde gezdirdi. O an, odadaki havanın ağırlaştığını, rutubetli taşların kokusunun daha da keskinleştiğini hissetti.
"Burada bir kaydınız görünmüyor, eski saray çalışanları listesinde adınız geçmiyor," dedi memur, kalemiyle defterin kenarına sert bir işaret koyarak. Leyla, itiraz etmek için ellerini tekrar kaldırdı; Elif Bahar’ın ismini hecelemeye çalışan işaretler yaptı. Kütüphanede çalıştığını, kitapların tozunu aldığını, o sessiz koridorların her bir köşesini ezbere bildiğini anlatmak istiyordu. Ancak memur, onun bu çırpınışlarını sadece anlamsız bir el kol hareketi olarak görüyordu.
"Vakit kaybetmeyin, sıradakini bekletiyorsunuz. Buradan gidin, sizin için yapabileceğim bir şey yok," dedi memur, sesindeki tonu bir nebze bile yumuşatmadan. Leyla masaya daha sıkı tutundu, gitmeyi reddediyordu. Bu masa, onun dünyayla olan son bağıydı. Nöbetçinin zırhından gelen metalik ses, odanın içinde soğuk bir çınlama bıraktı. İri yarı asker, Leyla’nın kolunu kavradığında genç kızın derisi iki beden küçülmüş gibi gerildi. Nöbetçinin elinin ağırlığı, sadece fiziksel bir baskı değil, aynı zamanda yeni düzenin mutlak reddedişinin bir simgesiydi.
"Hadi yürü, zorluk çıkarma," dedi nöbetçi, Leyla’yı kapıya doğru sürüklerken. Dışarı atıldığında, soğuk rüzgâr yüzüne bir tokat gibi çarptı. Leyla, dizlerinin üzerine düşmemek için duvara yaslandı; kalbi, göğüs kafesinin içinde hapsedilmiş bir kuş gibi çırpınıyordu. Hayatta kalma arzusu, içindeki o uçsuz bucaksız boşlukla çatışıyor, onu hem ayakta tutuyor hem de bitap düşürüyordu. Neden hâlâ buradaydı? Neden bu yıkıntıların arasında, kendisini istemeyen bir dünyanın kıyısında tutunmaya çalışıyordu?
Mutfak çıkışına doğru sendeleyerek ilerlerken, burnuna gelen sıcak et suyu kokusu açlığını dayanılmaz bir sancıya dönüştürdü. Kapının eşiğinde duran ve elindeki büyük kazanı karıştıran tanıdık bir silüet gördü. Nigar Kalfa, yüzündeki derin çizgilerle geçmişin yorgunluğunu taşıyan, ama gözlerinde hâlâ o eski şefkati barındıran tek kişiydi. Leyla’yı fark ettiğinde, elindeki kepçeyi kazanın kenarına vurdu ve etrafı kontrol ederek ona yaklaştı.
"Ah be güzel kızım, yine mi buradasın sen?" dedi Nigar Kalfa, sesi bir fısıltı gibi dökülürken. Leyla, kadının gözlerine baktığında içindeki barajların yıkılacağını hissetti, ama sadece yorgun bir tebessümle yetindi. Nigar Kalfa, kuşağının arasından çıkardığı temiz bir beze sarılı ekmeği ve dumanı tüten küçük bir kâse çorbayı Leyla’nın ellerine tutuşturdu. Sıcak kâse, Leyla’nın uyuşmuş parmak uçlarını tatlı bir sızıyla uyandırırken, çorbanın buharı yüzünü şefkatle okşadı.
"Çabuk ye şunu, karnın sırtına yapışmış. Kimse görmeden bitir ki başımız ağrımasın," dedi Nigar Kalfa, Leyla’nın saçlarını geriye iterek. Leyla, ilk kaşığı ağzına götürdüğünde, sıcaklığın boğazından aşağı süzülüşü ona yaşadığını hissettirdi. Taze ekmeğin yumuşaklığı, günlerdir çiğnediği tozlu anıların yerini gerçek bir besine bırakıyordu. Etraftaki aç gözlerin tacizinden kaçmak için çorbasını hızla içti; her yudumda, içindeki o karanlık boşluğun biraz olsun kapandığını duyumsuyordu.
"Yarın yine gel, bir yolunu buluruz elbet. Elif Hanım da seni sorup duruyor, sakın pes etme," dedi Nigar Kalfa, Leyla’nın elindeki boş kâseyi alırken. Leyla, kadına minnetle baktı ve elindeki ekmeği şalının altına saklayarak yıkıntıların arasındaki sığınağına doğru yola koyuldu. Sarayın labirentleşmiş koridorları, her geçen gün daha yabancı, daha tekinsiz geliyordu. Duvarlardaki boş tablo çerçeveleri, çalınmış veya yakılmış şaheserlerin yasını tutan içi boşaltılmış gözler gibi ona bakıyordu.
Bir zamanlar ipek halıların serili olduğu zemin, şimdi moloz yığınları ve fare ölüleriyle doluydu. Karanlık koridorda ilerlerken, rüzgârın yırtık bir ipek kumaş parçasını sürükleyerek çıkardığı o hışırtı, Leyla’nın ensesindeki tüyleri diken diken etti. Beklenmedik bir şekilde dinen rüzgâr, sarayı ölümcül bir sessizliğe gömdü. Bu sessizlik, bir huzur değil, yaklaşan bir fırtınanın habercisi gibiydi. Leyla, sığınağına ulaştığında, kapı niyetine kullandığı ağır kadife perdenin arasından içeri süzüldü.
Odası, sarayın mahzenine yakın, rutubetli ve dar bir bölmeydi. Yatağı, birkaç eski minder ve üzerine serilmiş kaba bir battaniyeden ibaretti. İçeri girdiğinde, duvardaki boş bir çerçeveye parmaklarıyla dokundu; tozlu kadife doku, ona kaybettiği her şeyi hatırlatıyordu. Kendi kendine, sessiz bir yemin eder gibi, "Yarın tekrar deneyeceğim," diye fısıldadı zihninde. Bu fısıltı, yıkıntıların arasında yankılanan en güçlü sesti.
Yatağının kenarına oturduğunda, minderlerin altında sert bir kâğıt parçasının varlığını hissetti. Kalbi hızla çarpmaya başladı; buraya kendisinden başka kimsenin girmediğinden emindi. Titreyen elleriyle minderi kaldırdı ve üzerinde yeni yönetimin o soğuk, kırmızı mührünü taşıyan bir liste buldu. Dikkatle kâğıdın en başında, büyük ve okunaklı harflerle "İmha Edilecekler" yazıyordu. Gözleri listenin en başına kaydığında, nefesi boğazında düğümlendi. İlk sırada kendi ismini gördü: Leyla.
İsminin hemen altında ise kütüphanede korumaya çalıştığı o nadide eserlerin isimleri sıralanmıştı. O an, altındaki zeminin bir uçurum gibi açıldığını, köşelerin koyulaşarak üzerine geldiğini hissetti. Bu liste, sadece bir tasfiye belgesi değil, onun bu dünyadaki varlığına vurulmuş bir mühürdü. Dışarıda, sarayın bahçesinde bir baykuşun uğursuz sesi yankılandı. Leyla, elindeki kâğıdı göğsüne bastırarak karanlığın içinde büzüldü. Yeni düzen, onun sessizliğini bir tehdit olarak görmüş ve onu yok edilecekler arasına dahil etmişti.
Leyla, o an içindeki hayatta kalma arzusunun, korkusundan daha büyük olduğunu fark etti. Eğer imha edilecekse, bu sessizce olmayacaktı. Kâğıdı tekrar yatağının altına saklarken, parmakları kâğıdın kenarındaki pürüzlü dokuyu hissetti. Bu liste, ona sadece bir sonu değil, aynı zamanda bir amacı da işaret ediyordu. Elif Bahar’ın kütüphanesini ve kendi hayatını kurtarmak için artık sadece bir gölge olmaktan çıkması gerekiyordu.
Karanlık odanın içinde, gözleri bir avcınınki gibi parladı. Artık kaçmak değil, bu yeni otoritenin soğuk çarkları arasında kendine bir yer açmak zorundaydı. Gece, sarayın üzerine ağır bir yorgan gibi çökerken, Leyla uykusuz gözlerle tavanı izledi. Her tıkırtı, her rüzgâr esintisi, kapısına dayanan bir cellat gibi geliyordu. Ancak o, Nigar Kalfa’nın verdiği ekmeğin son parçasını çiğnerken, içindeki boşluğun yerini soğuk bir kararlılığa bıraktığını hissetti. Bu saray onun eviydi ve kimse onu kendi evinden bir çöp gibi süpürüp atamayacaktı.
Sabahın ilk ışıkları sığınağına sızmaya başladığında, Leyla çoktan ayağa kalkmıştı. Üzerindeki eski şalı daha sıkı sardı ve aynası olmayan o karanlık odada, yüzündeki tozları elleriyle sildi. Artık sadece dilsiz bir kız değil, hayatta kalmak için her şeyi göze almış bir savaşçıydı. Kapıdaki perdeyi aralayıp dışarı baktığında, sarayın bahçesinde nöbet değişimi yapan askerlerin metalik seslerini duydu. Kendi isminin yazılı olduğu o liste, yatağının altında bir bomba gibi bekliyordu.
Leyla, koridora adımını attığında, her adımının bir meydan okuma olduğunu biliyordu. Sarayın yıkıntıları arasında ilerlerken, artık bir kurban gibi değil, bu enkazın gerçek sahibi gibi yürüyordu. Görev bilinci ve hayatta kalma içgüdüsü, damarlarında akan kanla birleşerek onu kütüphaneye doğru sürüklüyordu. Kütüphanenin kapısına ulaştığında, kapıdaki mühürlerin henüz kırılmadığını gördü. Ancak içeriden gelen o hafif toz kokusu, birilerinin orada olduğunu fısıldıyordu.
Leyla, kapının koluna elini uzattığında, arkasından gelen sert bir sesle irkildi. Bu ses, kayıt memurunun o duygusuz tonundan çok daha derin ve emir kipiyle doluydu. "Burada ne arıyorsunuz, küçük gölge?" dedi ses. Leyla yavaşça arkasına döndüğünde, karşısında Demir Yılmaz’ı buldu. Adamın bakışları, bir kartalınki kadar keskin ve deliciydi. Üzerindeki üniforma, yeni rejimin sarsılmaz gücünü temsil ediyordu ama gözlerindeki o tuhaf parıltı, Leyla’ya bir anlık bir umut verdi.
Demir, elindeki envanter defterini kapatarak genç kıza doğru bir adım attı. Leyla, cevap vermek yerine sadece kütüphanenin kapısını işaret etti. Demir’in sertleşen çenesi, bir kararın eşiğinde olduğunu gösteriyordu. Aralarındaki bu sessiz diyalog, sarayın yıkıntıları arasında yeni bir hikâyenin başladığının habercisiydi. Leyla, listenin en başında kendi adının olduğunu biliyordu; Demir ise, o listeyi yazan elin ne kadar acımasız olabileceğini.
Güneş, sarayın kırık pencerelerinden içeri sızarak toz zerrelerini aydınlattı. Bu ışık oyunu, sanki geçmişin hayaletleriyle geleceğin belirsizliği arasında bir köprü kuruyordu. Leyla, Demir’in gözlerinin içine bakarken, içindeki korkunun yerini derin bir merakın aldığını hissetti. Bu adam, onun celladı mı olacaktı, yoksa bu enkazdan birlikte çıkacakları bir müttefik mi? Demir, kütüphane kapısının önünden çekilerek Leyla’ya yol verdi.
"İçeri girin," dedi Demir, sesi her zamankinden daha kısık bir tonda. "Ama unutmayın, bu kapılar sonsuza kadar kapalı kalmayacak." Leyla, içeri süzülürken kütüphanenin o kadim kokusunu içine çekti. Kitapların sessizliği, onun kendi sessizliğiyle buluştuğunda, içindeki boşluğun ilk kez bir anlam kazandığını hissetti. Ancak zihninin bir köşesinde, yatağının altındaki o liste bir yılan gibi kıvrılmaya devam ediyordu. Hayatta kalmak için verilen bu mücadele henüz yeni başlıyordu. Tozlu rafların arasında ilerlerken, bir zamanlar ipek duvar kağıtlarıyla kaplı olan salonun şimdi rutubet ve terk edilmişlik koktuğunu fark etti. Kütüphanenin orta yerinde, derme çatma bir masanın başında oturan Binbaşı Reşat Bey, elindeki mühürle kağıtlara sert darbeler indiriyordu. Masanın üzerindeki kayıt defteri, sarayın eski ihtişamına inat, kaba ve gri bir kağıttan ibaretti. Leyla’nın midesi, günlerdir kursağından geçen bir parça kuru ekmeğin yetersizliğiyle burkuldu; bu fiziksel açlık, zihnindeki o dipsiz boşluğu daha da derinleştiriyordu. Tavandaki altın varaklı süslemeler, dökülen sıvaların arasından geçmişin ihtişamını haykırırken, yerdeki kırık kristal avize parçaları bu yeni ve acımasız düzenin birer nişanesi gibi ayaklarının altında gıcırdıyordu.
"Burada işiniz ne?" diye sordu Binbaşı Reşat Bey, başını kaldırmadan. Sesi, kütüphanenin yüksek tavanlarında yankılanarak Leyla’nın ürpermesine neden oldu. Demir, kapı eşiğinde durarak Binbaşı’nın bakışlarını karşıladı. "Sadece envanter kontrolü için yardımcı oluyor," dedi Demir, sesindeki korumacı tonu gizlemeye çalışarak. Binbaşı, Leyla’nın zayıf bedenini ve solgun yüzünü süzdü; bakışlarında ne acıma ne de öfke vardı, sadece bir görev adamının donukluğu mevcuttu. Leyla, bu bakışlar altında ezilmek yerine omuzlarını dikleştirdi; hayatta kalma arzusu, içindeki o karanlık kuyudan daha güçlü bir dürtüyle yüzeye çıkıyordu.
Binbaşı’nın yanından hızla geçerek sarayın arka tarafındaki küçük sığınağına doğru adımlarını hızlandırdı. Kalbi, göğüs kafesini zorlayan bir kuş gibi çırpınıyordu. Odanın kapısını arkasından kapatıp karanlığın içine sığındığında, dizlerinin üzerine çöktü. Titreyen elleriyle yatağının altına uzandı ve oraya gizlediği rulo halindeki kağıdı çekip çıkardı. Parmakları, kağıdın sert dokusunda gezindi. Kağıdı yavaşça açtığında, üzerinde yeni yönetimin o soğuk ve mor renkli "imha edilecekler" damgası parlıyordu. Gözleri listenin en üstüne kaydı ve orada, her harfi özenle yazılmış kendi ismini gördü.