Bölüm 26: İpekten Zincirler
Lavanta.
Önce sadece bu vardı. Kesif, genzi yakan, baş döndürücü bir lavanta kokusu. Demir Yılmaz, beklediği o tanıdık rutubet, küf ve fare idrarı kokusunun yerine ciğerlerine dolan bu yabancı ıtırla gözlerini araladı. Kirpikleri birbirine yapışmıştı; açılmamak için direniyorlardı. Göz kapaklarının üzerinde sanki görünmez kurşun ağırlıklar vardı. Zihninin gerisindeki karanlık uğultu, yaklaşan bir fırtınanın habercisi gibi zonkluyor, şakaklarına içeriden ritmik darbeler indiriyordu.
Neredeydi? Cehennemin dibi bu kadar güzel kokabilir miydi? Yoksa cennet, eklemlerindeki bu dayanılmaz, kemiklerini ezen sızıyı barındırır mıydı?
Doğrulmaya çalıştı. Avuçlarını yere bastırdığında, beklediği soğuk ve pürüzlü taş zeminle karşılaşmadı. Elleri yumuşacık, serin bir şeye gömüldü. İpek. Parmak uçları kumaşın kaygan dokusunda gezindi, tırnakları ince liflere takıldı. Yabancıydı. Tenine değen her şey; hayatı boyunca giydiği kaba yünlerden, askeri üniformaların sert bezinden, siperlerin o yapışkan çamurundan o kadar uzaktı ki, bir an için aklını yitirdiğini, zihninin ona son bir oyun oynadığını düşündü.
Başını yastıktan kaldırdı. Odanın içinde dans eden toz zerrecikleri, pencereden süzülen turuncu, sıcak bir ikindi güneşiyle parlıyordu. Işık hüzmesi, yerde serili olan Uşak halısının kızıla çalan desenlerini aydınlatıyor, ipliklerin arasındaki derin kırmızıyı ortaya çıkarıyordu. Odanın köşesinde, bakır bir buhurdanlıktan incecik, gri bir duman yükseliyor, o ağır sandal ağacı ve lavanta karışımı kokuyu odaya yayıyordu.
"Bu sefer ölmedim," diye fısıldadı.
Sesi kendisine ait değilmiş gibi, paslanmış bir kapı menteşesi gibi gıcırtılı çıktı. Ellerini göğsüne götürdü, parmakları kaburgalarının üzerinde gezindi. Her nefes alışında ciğerlerine batan o keskin sızı oradaydı ama kalbi atıyordu. Göğüs kafesinin altında sessiz, inatçı, ritmik bir vuruş devam ediyordu.
Binbaşı Reşat Bey’in o buz gibi bakışları altında verilen hükümden, askeri mahkemenin o boğucu havasından sonra burası gerçek olamazdı. İdam mangasının karşısına çıkmayı, soğuk namluların siyah gözlerini görmeyi beklerken, bir padişahın has odasına düşmüş gibiydi.
Yataktan sarkıttığı ayakları yerdeki yumuşak halıya değdiğinde, midesinde soğuk bir kanca kasıldı. Bu konfor, bu sessizlik, bu lüks... Bunlar bir askerin ödülü olamazdı. Bunlar ancak bir tuzağın, zehirli bir sarmaşığın göz alıcı çiçekleri olabilirdi.
Ayağa kalkmaya yeltendi. Dizleri titredi, olduğu yere, yatağın kenarına geri çöktü. Vücudu, ruhunun taşıdığı yükü kaldırmayı reddediyordu. Gözleri odayı taradı. Ağır ceviz kapı, kilitli olduğunu haykıran o donuk metalik parıltıyla karşısında duruyordu. Dişlerini sıkarak yeniden denedi. Bu kez duvardan destek alarak pencereye doğru sürünürcesine gitti.
Camın ardında bakımlı bir bahçe uzanıyordu. Budanmış güller, geometrik şekiller verilmiş şimşirler ve hepsini çevreleyen yüksek, aşılması imkânsız taş duvarlar. Burası bir hapishaneydi. Sadece parmaklıkları altından, zincirleri ipektendi.
Kapının kilidi, sessizliği yırtan tok bir sesle döndü.
Demir, bir av hayvanı refleksiyle sırtını duvara verdi. Yaralı bir kurt gibi hırlamaya, saldırmaya hazırdı ama boğazından sadece hırıltılı, kesik bir nefes çıktı. Kapı ağır ağır açıldı. İçeri giren silüet, odanın loşluğunda önce belirsiz bir gölge gibi uzadı, sonra ışığa adım atınca netleşti.
Yavuz Karahan.
Üzerinde, kumaşının kalitesi metrelerce öteden belli olan, koyu lacivert, ipek astarlı bir robdöşambr vardı. Saçları kusursuzca taranmış, sinekkaydı tıraşı yeni yapılmıştı. Elinde gümüş bir tepsi, tepsinin üzerinde buğusu tüten bir kase ve kristal bir kadeh taşıyordu. Yüzündeki ifade, bir düşmana değil, sanki hasta bir akrabasına bakan şefkatli bir amcanınki gibiydi.
Ama o gözler. O gözlerdeki buz gibi hesapçılık, dudaklarındaki ince gülümsemeyi yalanlıyordu.
"Uyanmışsınız Demir Çavuş," dedi Yavuz Bey. Sesi, kadife bir yastığın içine gizlenmiş hançer gibiydi. Yumuşak, pürüzsüz ama tehlikeli. "Doğrusu, o kadar kan kaybettikten sonra bu kadar çabuk toparlanmanızı beklemiyordum. Anadolu insanının hamuru sağlam oluyor."
Demir, duvardan destek alarak dik durmaya çalıştı. Gururu, ayakta kalmasını emrediyordu. Omurgasını zorlayarak doğruldu, çenesini kaldırdı. Dizlerinin bağı çözülmek üzere olsa da bakışlarını Yavuz’un gözlerine dikti.
"Şimdi neredeyim?" diye sordu. Sesi beklediğinden daha sert, daha tok çıktı. "Ve neden hala nefes alıyorum?"
Yavuz Bey, tepsiyi yatağın yanındaki sedef kakmalı sehpaya bıraktı. Hareketleri o kadar zarif, o kadar ölçülüydü ki, sanki bir idam mahkumuyla değil de bir çay davetindeki misafiriyle konuşuyordu.
"Şimdilik benim misafirimsiniz," dedi Yavuz, ellerini arkasında birleştirerek. Odayı, mülküne değer biçen bir tüccar rahatlığıyla süzdü. "Neden nefes aldığınıza gelince... Bu, biraz daha karmaşık bir mesele. Ama önce, şu şerbetten içmelisiniz. Kızılcık. Kan yapar."
Demir, gümüş kadehe bakmadı bile. Bakışlarını Yavuz’un yüzüne kilitledi.
"Binbaşı Reşat... Mahkeme... İdam kararı..." Kelimeler zihninde parça parça yüzüyordu, bir araya gelip anlamlı bir cümle oluşturmakta zorlanıyorlardı. "Beni buraya sen mi getirdin?"
Yavuz hafifçe gülümsedi. O meşhur, sinir bozucu, her şeyi bilen gülümsemesi dudaklarının kenarına yerleşti.
"Reşat Bey mi? O zavallı bürokrat, şu an senin cesedini aramakla meşgul muhtemelen. Ya da daha doğrusu, senin 'kaçarken vurulduğunu' ve nehre düştüğünü rapor etmekle."
Demir’in kaşları çatıldı. "Ne saçmalıyorsun?"
"Oturun lütfen," dedi Yavuz, pencerenin önündeki berjer koltuğu işaret ederek. Kendisi de yatağın ucuna, mesafeyi koruyarak ilişti. "Ayakta duracak haliniz yok. Ve anlatacaklarım, ayakta dinlenecek türden havadisler değil."
Demir, inat etmenin anlamsızlığını fark ederek, en yakınındaki sandalyeye yığılır gibi oturdu. Gözlerini Yavuz'dan ayırmıyordu. Her kası gergin, her siniri tetikteydi.
Yavuz Bey, robdöşambrının cebinden katlanmış birkaç kağıt çıkardı. Kağıtların hışırtısı, sessiz odada bir kırbaç şaklaması gibi yankılandı.
"Sadakat," dedi Yavuz, kağıtları parmaklarının arasında evirip çevirerek. "Tuhaf bir kelime, değil mi Demir Çavuş? Uğruna ölünen, ama karın doyurmayan bir kavram. Ve sen, o Binbaşı'ya, o kasabaya, hatta o çok sevdiğin Elif Hanım'a sadakatle bağlıydın. Peki onlar sana ne kadar bağlıydı?"
Demir dişlerini sıktı, çene kemikleri belirginleşti. "Adını ağzına alma."
"Ah, hassasiyetinizi anlıyorum," dedi Yavuz, alaycı bir nezaketle. Yavaşça kağıtları Demir'in kucağına, sanki kirli birer mendilmiş gibi bıraktı. "Ama gerçekler, ne yazık ki hassasiyet gözetmez. Oku bunları."
Demir, titreyen elleriyle kağıtları aldı. İlk belge, resmi bir ordu yazışmasıydı. Tarih, dündü. Yani mahkemenin sonuçlandığı gün. Ama saat... Saat, duruşmanın başladığı sabah saatleriydi.
*Konu: Demir Yılmaz (E. Çavuş) Hakkında İnfaz ve Defin İşlemleri.*
*İçerik: Sanığın suçlu bulunması durumunda, halkta infial yaratmaması adına hükmün derhal icra edilmesi, naaşının kasaba dışındaki isimsiz mezarlığa defni.*
Altında Binbaşı Reşat Bey’in imzası ve mührü vardı. Islak imza. Demir’in nefesi boğazında düğümlendi. Tarihe tekrar baktı. Karar verilmeden saatler önce, ölüm emri çoktan kağıda dökülmüştü.
"Bu... Bu sahte," dedi, sesi titreyerek. Ama Reşat Bey'in o kendine has, 'R' harfini uzatarak attığı imzayı tanıyordu. Yıllarca o imzanın altında gelen emirlerle cepheden cepheye koşmuştu. Mürekkebin dağılışı bile tanıdıktı.
"Devam et," dedi Yavuz. Sesi artık alaycı değil, buz gibi ciddiydi. "İkinci kağıda bak."
İkinci kağıt, Elif Bahar’ın el yazısına benzeyen bir nottu. Aceleyle yazılmıştı, harfler birbirine girmişti.
*Reşat Bey,*
*Demir’in durumu hepimizi üzüyor. Ancak kasabanın selameti ve kütüphanenin geleceği için, kanun neyi emrediyorsa ona boyun eğmeliyiz. Onun hatırasını yaşatmak, varlığının getireceği yükten daha kıymetli olabilir.*
*E. B.*
Demir, kağıdı elinden düşürdü. Kağıt, havada süzülerek halının üzerine, Yavuz’un cilalı ayakkabılarının ucuna kondu.
Dünya durdu. Odanın içindeki lavanta kokusu, birdenbire çürümüş et kokusuna dönüştü. Midesindeki o bulantı, boğazına kadar yükseldi. Yutkunmaya çalıştı ama boğazı kurak bir çöl gibiydi.
Elif. Onun için ateşe atladığı, ellerini kana buladığı Elif. "Yük" demişti. "Hatırasını yaşatmak."
"Yalan," dedi Demir. Sesi, kendi kulaklarına bile inandırıcı gelmedi. "Elif bunu yazmaz."
"İnsanlar korktuklarında her şeyi yazar, Demir," dedi Yavuz, yerden kağıdı nazikçe alıp masaya bırakırken. "Elif Hanım zeki bir kadın. Senin yargılanman, onun projelerini, o çok kıymetli kütüphanesini tehlikeye atıyordu. Bir suçluyla anılmak istemedi. Seni feda etti. Hepsi seni feda etti."
Demir başını ellerinin arasına aldı. Şakakları zonkluyordu. Reşat Bey’in mahkemedeki o mesafeli tavrı, Elif’in son günlerdeki kaçamak bakışları... Hepsi şimdi korkunç bir yapbozun parçaları gibi yerine oturuyordu. Onu yargılamamışlardı. Onu kurban etmişlerdi.
"Neden?" diye sordu Demir, başını kaldırmadan. "Neden beni kurtardın? Madem herkes ölmemi istiyordu, sen neden beni buraya getirdin? Merhametinden olmadığını biliyorum."
Yavuz güldü. Kısa, kuru, keyifsiz bir gülüş. Ayağa kalktı ve pencereye doğru yürüdü. Sırtı Demir’e dönüktü.
"Merhamet mi? Asla. Merhamet, zayıfların sığınağıdır," dedi Yavuz. Dışarıdaki bahçeyi seyrederken sesi camda yankılandı. "Seni kurtardım, çünkü ölü bir Demir Yılmaz, yaşayan bir Demir Yılmaz'dan çok daha tehlikeliydi benim için."
Demir başını kaldırdı. Gözleri kan çanağına dönmüştü. "Ne demek istiyorsun?"
Yavuz ona döndü. Yüzünde, bir satranç hamlesini açıklayan ustanın kibri vardı.
"Eğer seni assalardı," dedi Yavuz, parmağını havada sallayarak, "halk seni bir şehit ilan edecekti. 'Haksız yere öldürülen kahraman Demir Çavuş'. Mezarına çaput bağlayacaklar, adına türküler yakacaklardı. Reşat Bey ve o küçük hanımefendi, senin cesedini bir bayrak gibi sallayıp kasabayı etraflarında toplayacaklardı. Senin ölümün, onların davasına can suyu olacaktı."
Yavuz masaya yaklaştı, gümüş tepsideki şerbet kadehini aldı ve ışığa tuttu. Kızıl sıvı, güneş ışığında yakut gibi parladı.
"Ama yaşayan bir Demir..." dedi, kadehi hafifçe çalkalayarak. "Hele ki kaçak, korkak, saklanan bir Demir... İşte o kimsenin işine yaramaz. Seni öldürmelerine izin veremezdim. Çünkü senin efsaneni, ancak senin nefes almanla yok edebilirim."
Demir, duyduklarının ağırlığı altında ezildiğini hissetti. Bir kahraman olarak ölmesine bile izin verilmemişti. Düşmanı, onu hayatta tutarak en büyük darbeyi vurmuştu. Dostları onu bir sembol olarak kullanmak için ölüme terk etmiş, düşmanı ise o sembolü kırmak için onu hayatta tutmuştu.
"Beni burada sonsuza kadar tutamazsın," dedi Demir. Sesi artık öfkeli değil, yorgundu.
"Sonsuzluk uzun bir süre," dedi Yavuz, kadehi masaya geri bırakarak. "Ama şimdilik, burası senin yeni evin. Dışarıda aranan bir hainsin. Reşat Bey, kaçarken nehre düştüğünü ve cesedinin bulunamadığını rapor etti bile. Yani resmi olarak yoksun. Ölüsün."
Yavuz kapıya doğru yürüdü. Elini kapı koluna koyduğunda durdu ve omzunun üzerinden son bir bakış attı.
"Yemeğini ye, Demir. Gücünü topla. Çünkü hayatta kalmak, bazen ölmekten çok daha büyük bir cezadır. Ve sen, bu cezayı sonuna kadar çekeceksin."
Kapı kapandı. Kilit sesi, Demir’in kalbine saplanan son kurşun gibi yankılandı.
Demir, odada yapayalnız kaldı. Gözleri masadaki tepsiye takıldı. Sıcak, taze ekmek. Tereyağlı pilav. Kuzu tandır. Günlerdir, belki haftalardır kursağından geçmeyen nimetler. Ama midesi bulanıyordu. Açlık, içindeki boşluğun yanında o kadar önemsizdi ki.
Ayağa kalktı, sendeliyerek pencerenin önüne gitti. Dışarıda hayat devam ediyordu. Kuşlar ötüyor, rüzgar ağaçların dallarını hafifçe sallıyordu. Uzaklarda, çok uzaklarda kasabanın minaresi belli belirsiz seçiliyordu. O minarenin gölgesinde insanlar yürüyor, konuşuyor, yaşıyordu. Elif belki de şu an kütüphanenin planlarını çiziyordu. Reşat Bey akşam raporunu yazıyordu. Onlar yaşıyordu.
O ise, bu altın kafesin içinde, ipek çarşafların arasında silinip gitmişti.
Camdaki yansımasına baktı. Yüzü solgun, sakalları uzamış, gözlerinin altı morarmıştı. Ama en korkuncu gözlerindeki ifadeydi. Orada artık o eski, kararlı, ne yapacağını bilen Çavuş yoktu. Orada, köklerinden koparılmış, topraksız kalmış bir ağacın çaresizliği vardı.
Eline geçen ilk şeyi, gümüş şerbet kadehini kavradı. Tüm gücüyle duvara fırlatmak, bu sessizliği, bu mükemmel düzeni parçalamak istedi. Kolunu kaldırdı. Kasları gerildi, damarları şişti.
Ama fırlatmadı.
Kolunu yavaşça indirdi. Kadehi titreyen parmaklarıyla masaya bıraktı. Gümüşün mermere değdiği o cılız "tık" sesi, odadaki yenilginin mührü oldu. Öfkelenmek bile bir umut belirtisiydi. Ve onun umudu, o kağıt parçalarındaki imzalarda tükenmişti.
Sıcak ekmeğin buharı yüzüne vurduğunda, gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Bu, fiziksel acıdan değildi. Bu, ruhunun derinliklerinde kopan bir şeyin, bir daha asla tamir edilemeyecek bir güvenin kırılma sesiydi.
Pencereye alnını dayadı. Camın soğukluğu, alnındaki ateşi biraz olsun dindirdi. Dışarıdaki dünyaya, artık ait olmadığı o dünyaya baktı. O artık Demir Çavuş değildi. O, Yavuz Karahan’ın koleksiyonundaki kıymetli ama kırık bir parçaydı. Yaşayan bir hayalet. Ve bu lüks villa, onun mezarıydı. Asıl zindan, bu dört duvar değil, ihanetin zehriyle bulanmış kendi zihniydi.
Güneş batarken, odadaki gölgeler uzadı, uzadı ve sonunda Demir’i tamamen yuttu. Karanlık, bir yorgan gibi üzerine örtüldü ama bu kez ona huzur verecek bir uyku yoktu. Sadece sessizlik ve o lanet olası lavanta kokusu vardı. Kapının yanındaki gölgeden Yavuz’un ipek kaftanının hışırtısı duyuldu. "Ölümün kıyısından dönmek insanı susatır, Çavuş," dedi, sesi mermer kadar pürüzsüz ve soğuktu. Masadaki kadehi işaret etti. Demir, damarlarında kalan son barut tortusunu ateşleyerek ileri atıldı; parmakları Yavuz’un boğazına kenetlenmek üzere havayı yardı ama bedeni bu emre itaat etmedi. Dizleri boşaldı, halının üzerine yığılırken ciğerlerinden hırıltılı bir nefes kaçtı. Yavuz, yerinden kımıldamadı bile; sadece dudaklarında belli belirsiz, acıyan bir tebessüm belirdi.
"Neden?" diye sordu Demir, sesi dişlerinin arasından sızarken. "Neden beni o çukurda bırakmadın?"
Yavuz, cevap vermek yerine ceketinin iç cebinden çıkardığı katlanmış kağıtları masaya, gümüş kadehin yanına bıraktı. Kağıtların hışırtısı odadaki sessizliği bir bıçak gibi kesti. Demir, titreyen ellerle belgelere uzandı. Parmak uçları pürüzlü kağıda değdiğinde, genzini yakan o tanıdık mühür mumu kokusunu aldı. Gözleri satırların üzerinde gezindi; istifası, ölüm ilanı ve "aziz hatırasına" düzenlenecek törenin detayları... Hepsinin altında o çok güvendiği müttefiklerinin, dost bildiklerinin ıslak imzaları vardı. Mürekkep henüz kurumuş gibi taze, ihanet ise asırlık kadar ağırdı.
"Çünkü yaşayan bir Demir Yılmaz, onlar için bir yük," dedi Yavuz, pencereden süzülen akşam güneşine arkasını dönerek. "Ama şehit bir Demir? İşte o, üzerine basıp yükselebilecekleri mükemmel bir basamak." Eğilip Demir’in gözlerinin içine baktı. "Seni merhametimden değil, onlara bu kutsal davayı hediye etmemek için yaşattım."
Dışarıdaki bahçeden neşeli kuş cıvıltıları gelirken, Demir’in dünyası sessizliğe gömüldü. Artık ne bir rütbesi ne de dönecek bir evi vardı. O, Yavuz Karahan’ın altın kafesindeki isimsiz bir gölge, kendi hayatının seyircisiydi.