読書中

Bölüm 3: Galata’nın Tuzlu Sabahında Saklı Anahtar

Gözümü açtığımda hava yine aynı tuzlu soğuktu. İlk rüzgâr, boğazdan yükselip Galata’nın taşlarına sürtüne sürtüne içeri sızdı. Çerçeveden sızan serinlik, battaniyenin açıkta kalan kısmından içeri yürüyüp tenime yapıştı. Burnuma mazotla karışmış deniz kokusu dolarken başımı yana çevirip telefona uzandım. Ekran, karanlığın içinde soluk bir dikdörtgen gibi parladı. "6:17." Rakamlar, birinin ekranın üstüne çivi çakmış gibi, kıpırdamadan duruyordu. Uykunun tortusu hâlâ göz kapaklarımda ağırdı. Parmağımı kaydırdım, kilidi açtım. Ekran bir an karardı, sonra aynı inatla tekrar rakamları gösterdi. "6:17." "Tamam," dedim, sesim boğuk ve paslıydı. Dudaklarımın kenarı çatlaktı, dili­mi gezdirince tuzlu bir yanma hissettim. "Koş. Bugün bitecek." Cebimdeki metal ağırlık aklıma düşünce parmaklarım refleksle iç dikişe gitti. Kumaşın altından sert bir çıkıntıyı yokladım. Paslı anahtar kenardan avucuma bastı; soğukluğu, deriye değmeden bile belli oluyordu. Yine de onu çıkarmadım. Sadece yerini kontrol ettim; orada, sabit, soğuk, bekleyen bir şey olarak. Ayakkabılarımı yarım yamalak ayağıma geçirdim, bağcıkları tam sıkmadan ayağa kalktım. Koridorun loşluğu, duvarların küf lekelerini daha koyu gösteriyordu. Sokak kapısını çekerken ahşabın gıcırtısı eski apartmanın göğsünden bir inilti gibi yükseldi. Tam o anda, merdiven boşluğuna sabahın rutubet kokusu doldu. Çürümüş sıva, yıllanmış sigara dumanı, aşağıdaki dükkândan sızan bayat kahve kokusu havada birbirine karışmıştı. Koşmaya daha kapı eşiğinde başladım. Dizlerim soğukta hafifçe sızladı. Dar taş sokağa adımımı atar atmaz rüzgâr yüzüme vurdu; serin, tuzlu, keskin. İçeride ayaklarım mozaik taşlara sert, ritmi bozuk tıkırtılar bırakıyordu. Göğsüm daha tam uyanmamış, nefesim kısaydı. Boğuk bir vapur düdüğü, binaların arasından sıyrılıp kulağıma değdi. "Bir kez daha önce ceset, sonra çıkış," diye mırıldandım. Sesim nefesimin içinde eriyip gitti. Koştukça dizlerim ısındı, ciğerlerimin yanması hoşuma giden türdendi. Ter henüz çıkmamıştı ama derimin altında dolaşmaya hazırlanıyordu. Ağrı, kafamın içindeki uğultuyu kenara itiyordu. Düşünmek yerine kaldırım taşlarının desenlerine, soluk sarı duvarlara, kapı eşiklerine takılıyordu gözüm. Uzaktan, Galata’nın ana caddeye açılan açıklığı görünür oldu; gölgeli sokağın ucunda, güneşle karanlık arasına uzanmış uzun, soluk bir şerit. Sanki taşın üstüne çekilmiş mat bir tebeşir çizgisi. O çizginin arkasında, birazdan polis şeritleri, meraklı kalabalık, siren uğultuları olacaktı. İtfaiye kırmızısı, polis mavi-siyahı, meraklıların gri montları. Onlardan önce gitmem lazımdı. "Kimse benden önce oraya varmayacak," diye dişlerimin arasından geçirdim. Çenem sertleşti, alt ve üst dişim birbirine çarpıp kısa bir sızı gönderdi şakaklarıma. Sokak duvarları iki yandan üzerime eğilmiş gibiydi. Camlardaki perdeler ağır ağır sallanıyor, bazı pencerelerde demir parmaklıkların arkasından çamaşır ipleri sarkıyordu. Rüzgâr, mazot kokusunu ite kaka geriye gönderiyor, aradan denizin tuzunu yüzüme çarpıyordu. Nefes aldıkça boğazımda hafif yanma oluştu. Ayak bileklerimden yukarı doğru hafif bir ısınma, karıncalanma tırmanmaya başladı. Önce önemsemedim. Koşarken kasların yanması normal; baldırlarımda hafif sızı, uyluklarımda alışıldık çekilme… Fakat açıklığa yaklaştıkça o yanma değişti. Bacak kaslarının değil de, cildimin içindeki daha ince bir tabakanın gerildiğini hissettim. Sanki görünmez bir el bileklerimi geriye doğru tutuyor, adımlarımı kısa kesmeye çalışıyordu. Nefesim açılacağına daraldı. Göğsümün tam ortasına biri kalın, ağır bir dosya yığını bırakmış gibi baskı çöktü. Hava çekiyordum, bundan emindim; ama boğazımın bir yerinde takılıp kalıyor, ciğerlere gitmeyi reddediyordu. Adımlarım istemsizce kısaldı, dizlerim yarım açılır oldu. "Devam," diye fısıldadım, kendimi azarlarken. Dilim damağıma yapışmıştı, kelime zor çıktı. "Bugün bitiriyoruz, korku değil bu." Köşeyi döndüğümde caddeye açılan açıklık artık tam karşımdaydı. Güneş oradan içeri sert vuruyor, taş zemine solgun bir şerit çiziyordu. O şeridin öbür tarafında, bugün ölecek adamın yattığı sokakların başladığını biliyordum. İskeleden gelen çan sesleri, uzakta, çok uzak bir yerden geliyormuş gibi duyuluyordu. Eğer ondan önce oradaysam, döngüyü kırma şansım olacaktı; buna tutunuyordum. Hızlandım. Başımı hafif öne eğdim. Sanki karşımda görünmez bir şerit var ve göğsümle yarıp geçmem gerekiyor; koşucuların bitiş bandını parçalamak için son atakta vücutlarını öne attıkları an gibi. Ayakkabılarım taşta daha sert, daha öfkeli vurmaya başladı. Bir adım. İki. Üç. Üçüncü adımın ortasında, dizlerimin üstünden yukarı doğru metalik bir ağırlık çekildi sanki. Bir mıknatıs, içimde saklı demir parçalarını yukarı doğru çekiyormuş gibi. Göğsüm bir anda daraldı; içimdeki hava, biri yumruğunu göğsüme bastırıp sıkmış gibi dışarı fırladı. Boğazım kilitlendi, nefes borum inceldi, içten bükülen plastik bir boru gibi. Bu, koşmanın getirdiği nefes darlığı değildi. Kalp atışımın hızlanması değildi. İçimdeki telaştan doğan panik de değil; başka bir şey. Daha sert, daha kesin. Boğazımın etrafına görünmez bir kablo dolanmış, her nabızda bir tık daha sıkılıyormuş gibi. Ayağım çizgiyi andıran o aydınlık şeridin kenarına bastığı an, baldır kaslarım taş gibi kesildi. Sessizce, dizlerimin arkasında görünmez bir fren çekildi. İlerleyemedim. Omzum yan duvara çarptı; taşın köşesi kemiğe sert bir darbe gönderdi. Sıçramadım bile. Çivilenmiş gibi orada kaldım. Ham taşın soğuğu tişörtümden içeri yürüdü, kürek kemiklerimin arasına yerleşti. Nemli yüzey ense kökümde ürperti bıraktı. Kalbim, göğüs kafesimin içinde derimi yumrukluyor, sesi kulak zarlarımın içini dövüyordu. "N–ne oluyor lan…?" Kendi sesimi bile tanıyamadım. Boğuğa yakın, kırık, oksijen arayan bir ses. Kelimeyi tam bitiremeden nefesim yarıda kesildi. Avuçlarım duvara sürtünerek yüzeyde kaydı; taşın pütürleri derimi çizdi, tırnaklarımın altına ince toz doldu. Hava, bir anda yoğunlaşıp kalınlaştı. Az önce burnumu dolduran tuzlu rüzgâr sanki çekilip alındı. Yerine boğaza oturan tatlı, hastalıklı bir koku geldi; nane ve bademin baygın karışımı. Sanki boğazıma kalın, şekerli bir şurup dökülmüş de yutarken ciğerlerime yayılıyormuş gibi. Göğsümün içi yapışkanla kaplanmış hissi verdi. Gözlerim yanmaya başladı, kirpiklerimin ucunda hafif bir yaş birikti. Güneş, açıklığın öbür tarafında daha parlaktı şimdi; ama bana flu geliyordu. Konturlar erimiş, ışıklar birbirine karışmıştı. Sokak sesleri, vapur düdüğü, tramvay zili, altımdan geçen hafif titreşim… hepsi birer birer çekildi. Yerlerini kulaklarımın içindeki tek, kalın bir uğultu aldı. Sanki kafamın içinden geçen kalın bir kabloda elektrik akıyormuş da titreşimi duyuyormuşum gibi. Uğultunun içinden, ince bir çizik gibi bir ses sızdı. Boğuk, ama tanıdık bir kadın sesi. "Oraya gitme…" Kelimeler, kulağımın tam arkasına eğilmiş biri fısıldamış gibi netti. Serin bir nefes hissetmedim, ama ses tellerinin titreşimi sanki kemiklerime değdi. Bacaklarım daha da kitlendi; diz kapaklarımın arkasında ince bir ağrı belirdi. Elim, kendi iradem dışında sol bileğime gitti. Parmak uçlarım, derinin üstünde nabız aradı. "Bu… sadece korku değil," dedim, dişlerimin arasından zorlayarak. Çenemin yanlarında kaslar gerildi. Yukarıda, göğüs kafesimin hemen üstünde, sanki biri içeriden ağır bir kapıyı sürgülemişti ve ben yanlış tarafta kalmıştım. Bir-iki saniye böyle asılı kaldım. İleri gidemiyor, geri de çekilemiyordum. Ayaklarım taşın üstüne yapışmış, hareket etmeyi reddediyordu. Göğsümdeki ağırlık arttıkça dizlerim titremeye başladı. Vücudum bu kilide itaat etmeyince, son çareyi seçti; geri adım. Bir adım. Sonra bir tane daha. Sınır sandığım o çizgiden iki taş geriye çekildiğim anda baskı hafifledi. Hava, sanki kalın bir filtreden geçmiş gibi geri geldi. Göğsüm inip kalkmaya başladı, boğazımdan hırıltılı ama gerçek nefesler geçti. Nane-badem kokusu sokak derinliğine doğru çekilirken, yerini tekrar mazot ve tuz aldı. Gerçek dünyanın kokusu, boğazımı çizen sertliğiyle geri döndü. Duvara sırtımı yaslayıp aşağı kaydım. Dizlerimin altındaki kaslar henüz bana aitmiş gibi değil, başkalarının bacaklarını kullanıyormuşum gibi yabancı geliyordu. Kalçam taş zemine değdiğinde soğuk, kemiklerimden içeri yürüyüp halka gibi belimin etrafına yerleşti. Avuçlarım hâlâ titriyordu; parmaklarımı açıp kapadıkça eklemlerim sızladı. Bileğimde hiçbir şey yoktu; sadece az önce parmaklarımın bıraktığı baskı izleri. Derimde hafif beyazlamış oval lekeler. Başımı geriye çarpıp sessiz bir kahkaha saldım; boğazım kasıldı, ses dışarı çıkmadan içimde kırıldı. "Tamam," dedim fısıltıyla, ağzımın kenarı aşağı düşmüş halde. "Panik atak versiyonu, urban fantasy remix." Dudaklarımda acı bir tat kaldı. Ama içimde bir yerde biliyordum; bu sadece ben değildim. O çizgi, benden bağımsız bir şeydi. Benden daha eski, daha köklü. Bir süre oturup nefesimi saydım. Dört sayıda içeri, altıda dışarı. Kafamın içindeki uğultu, bu ritme uyum sağladıkça geri çekildi. Sokak yavaş yavaş geri geldi; bir üst katta pencere kapanma sesi, aşağıdaki dükkândan metal kepenk gıcırtısı, uzaktan bir martının sinirli çığlığı. Sonra içimde başka bir ses konuştu; inatçı, pes etmeye alışkın olmayan tarafım. "Bir daha dene." Dizlerimi kırıp ayağa kalktım. Bacaklarım ilk anda pamuk gibiydi, sonra taşın sertliğiyle kendi ağırlığımı hatırladı. Bu sefer acelem yokmuş gibi hareket ettim. Duvara yaslanıp çizgiyi yeniden kestim gözlerimle. Güneş şeridinin tam başladığı yeri, taşların tonunun bir ton açıldığı kısmı, aklım kendince sınır olarak işaretledi. "Tamam," dedim alçak sesle, başımı hafifçe sallayarak. "Bu sefer sen değilsin, ben." Ayaklarımı omuz genişliğinde açtım. Dizlerimi hafif kırdım. Kısa mesafe koşucularının start öncesi aldığı pozisyona girdim; ağırlık hafifçe öne verilmiş, parmak uçları yüzeye basmaya hazır. Parmak uçlarım taşın pütürlerini yokladı. İçimden saymaya başladım. Bir. İki. Üç. Üçte, bütün ağırlığımı öne verdim. Kaslarımı önceden sıkmıştım; kilitlenmeye hazır, bekleyen yaylar gibi. Korkuyu hesaba katınca geriye pek bir şey kalmadığını sanıyordum. Hesabı yanlış yapmışım. İlk adımda göğsümde ince bir bıçak gibi bir batma oldu. Hava yetmedi, nefesim kesildi. İkinci adımda hava yerine boşluk çekmiş gibi hissettim; sanki ciğerlerime giren hiçbir şey yoktu. Üçüncü adımda sol bileğimde keskin bir çizilme patladı. Sanki cildimin hemen altında camdan yapılmış bir ip duruyor ve üzerinden hızla metal bir tel çekiliyordu. Bileğim sadece yanmadı; içinden bir parça koparılıp alınmış gibi, geriye boşluk bıraktı. Aynı anda ciğerlerimdeki hava biri tarafından tamamen emildi; göğsüm içeri doğru çöktü. Dünya gri bir sise büründü. Binaların renkleri soldu, duvarlardaki grafitiler silik lekelere dönüştü. Taş zeminin desenleri bile bulanıklaştı; mozaik taşlar birbirine karıştı. Kulaklarımda uğultu bu sefer daha kalın, daha ağırdı; yüksek gerilim hattının hemen yanında duruyormuşum gibi. Dizlerim çözüldü. Ayaklarım taşın üstünden kaydı, ağırlığım öne devrildi. Kollarımı uzatmaya fırsat bulamadan yere yığıldım. Dirseklerim taşla buluşurken kısa bir sızı geçti kollarımdan. Sonra karanlık. Zamanın ipi bir anlığına kesildi. *** Zaman geri döndüğünde ilk fark ettiğim şey koku oldu. Islak taş, paslı demir, kurumuş ter. Metalik, ağır, boğazımın arkasına oturan bir karışım. Burnum taşın soğuk yüzeyine çok yakındı; gözeneklerde birikmiş su damlacıklarının hafif küf kokusunu bile ayırt edebiliyordum. Nefes aldıkça soğuk, iki burun deliğimi sızlattı. Dudak kenarımda tuzlu bir tat vardı; terle karışmış hafif kan. Dilim farkında olmadan oraya gitti, metalik bir tat ağzıma yayıldı. Dişlerimin üzerinden geçerken sanki eski bir bozuk paraya dokunmuşum gibi hissettim. Gözlerimi araladım. Taş zeminin çatlakları, yüzüme çok yakın, abartılı büyük görünüyordu. Aralarından çıkan minik ot parçaları rüzgârla hafif hafif titriyor, titreşimlerini yanağıma kadar ulaştırıyordu. Sol gözümün üstünde ince bir sızı vardı; yere vururken orayı çarpmış olmalıydım. Kaşımın kenarında hafif bir ıslaklık hissettim; parmağımı götürmeden bile küçük bir sıyrık olduğunu anladım. Elim refleksle bileğime gitti. Parmak uçlarım, derimin üstünde ince, kabarık bir çizgiyi buldu. Hâlâ sıcaktı, sanki biraz önce kesilmiş gibi. "Siktir…" Sözcük taşın üstünde yuvarlandı, ağız boşluğumdan kayıp soğuğa karıştı. Sesim kısık, çatallıydı. Yavaşça doğruldum. Önce dirseklerimin üstüne, sonra dizlerimin. Başım hafif dönüyordu; sanki iç kulağımda bir şey yer değiştirmiş gibi. Etraf, bu sefer sabitti ama; bina cepheleri eğrilip bükülmüyordu. Sol bileğimi gözüme yaklaştırdım. Derimin üstünde, dün olmayan bir çizgi uzanıyordu. Kızarmış, ince, neredeyse tek hamlede çekilmiş bir bıçak darbesi gibi düzgün. Çok derin değildi, kan sızdıracak kadar açık değil, ama yüzeyde kalacak kadar kararlıydı. Doğrudan nabız noktasının üzerine denk gelmişti. "Bu benim değil…" dedim fısıltıyla. Çizgiye baktıkça içimde bir yer ürperdi. "…ama tanıyorum." Nabzım, yaranın altından düzenli aralıklarla vuruyor, her vuruşta ince bir sızı bileğime yayılıyordu. Sanki derimin altında minik cam tozları vardı. Her kalp atışında, o tozlar bir milim daha deriye sürülüyor, sinir uçlarına sürtünüyordu. Sol bileğime bu kadar dikkatle bakmam, bir yüzü hatırlatmaya çalıştı. Ama görüntü gelmedi; sadece karanlık, sadece boşluk. Hafızam, kenarları yenmiş, ortası koparılmış bir dosya yığını gibiydi; etiket yerinde, içi eksik. Elimi cebime attım. Parmaklarım önce paslı anahtarın soğuk metaliyle buluştu. Köşeleri avucuma battı. Sonra başka bir şeye dokunduğumu sandım; sanki daha yumuşak, daha yuvarlak bir şey. Ama yoktu; sadece anahtar vardı. Parmağım öylesine bir hayalet duyguya takılmıştı. Anahtarı çıkarıp avuç içime aldım. Mat, pütürlü yüzeyi, uzun zamandır birinin cebinde taşınmış kilitlerin dilini konuşuyordu. Beklediğimden daha ağırdı. Demir kokusu, soluk ama inatçı bir gölge gibi burnumun kenarına tutundu; pas tatlımsı, eski bir tadı hatırlatıyordu. Sanki cebimde küçük bir iskelet taşıyordum. Bileğim zonklarken aklıma saçma bir fikir geldi. Kilit, anahtar. Çizgi, kilit gibi. "Bakalım," dedim kendi kendime. Bu sefer sesim daha sakindi, içimde neşe yoktu ama panik de azalmıştı. Anahtarın ucunu bileğimdeki çizginin tam ortasına getirdim. Metal, derime değmeden önce bile soğukluğunu hissettim; sanki bileğime yaklaşırken etrafındaki havayı donduruyordu. Derin bir nefes aldım; ciğerlerim hâlâ tam dolmuyordu ama idare edecek kadar genişledi. Sonra anahtarın ucunu, bilinçli bir inatla, çizginin üstüne bastırdım. Dokunur dokunmaz etrafımdaki dünya bir "tık" sesiyle sanki yerinden oynadı. Biri görünmez bir düğmeye basmış, projektörün fişini çekmiş gibi. Renkler geri çekildi, sesler sustu, kokular sanki bir duvarın ardına geçti. Yerlerine başka bir şey geldi; başka bir zamanın havası. Göz hizam alçaldı. Sanki boyum bir anda küçülmüş, dizlerimin yeri değişmişti. Taş zemin devleşti, kaldırımlar geniş sütun tabanları gibi yükseldi. Koşan bacaklar gördüm; kahverengi bir pantolon paçası, yanında arkadan sallanan geniş, koyu renk bir etek. Ayakların altında parıldayan küçük cam kırıkları vardı; her adımda ışığı kesip çoğaltıyor, bastıkça ince çiziklerle cevap veriyorlardı. Bir el, bileğimi sertçe kavradı. Şimdiki bileğimi değil, daha ince, kemikleri daha belirgin, çocuk bir bileği. Çekiş gücü hafif değildi; paniklemiş bir yetişkinin aceleciliği vardı. Küçük dizler sendeleyerek peşinden gitmek zorunda kaldı; adımlarım düzensizleşti, nefesim hızlandı. Kulağımın tam içine sıcak bir nefes değdi. "Koş, durma!" Bu, fısıltıydı. Tanıdıktı. O kadar tanıdık ki midem bir anlığına boşlukla çekildi, iç organlarımın yer değiştirdiğini hissettim. Arkamda metalik bir çınlama duyuldu; tramvay zili. Hemen arkasından tencere kapağına vurulmuş gibi ince, metalik bir kahkaha. Bir çocuğun kahkahasıydı ama tınısı tuhaftı; zorla uzatılmış, biraz fazla keskin. Cam kırıkları ayak bileğime sıçradı; ince çizikler, anlık yanmalar bıraktı. Bir gölge önüme düştü; koca bir apartman cephesi, gri ve ağır. Pencereleri siyah boşluklar gibi sıralı. Sonra görüntü birden kesildi. Sanki film yanmış, makara kopmuştu. Geriye itildiğimde dizlerimin altındaki taş zemini yeniden hissettim; nemli, soğuk, gerçekten burada. Boğazımdan bir öksürük koptu, fark etmemiştim. Ciğerlerim tekrar mazotlu, tuzlu havayla doldu, göğsümdeki iç basınç normale yakın bir ritme döndü. Anahtar hâlâ bileğimin üstüne bastırılıyordu; parmaklarımın eklemleri bembeyaz kesilmişti. Titreyenin anahtar değil, elim olduğunu fark ettim. Elimi yavaşça çekip anahtara baktım. "O gün…" Sözcük dilimin ucundan çıktı; devamı boğazımda takılıp kaldı, yutkundum. Adamın adı, sokak, tarih… hiçbir şey gelmedi. Sadece boş bir çerçeve. Anahtarı iki parmağımın arasına alıp yüzüne çevirdim. Pasın arasında bir zamanlar kazınmış, şimdi silinmiş harfler, rakamlar olabilir diye gözümü kıstım. Net bir şey göremedim. Yine de sanki orada, görünmez bir yazı bana bakıyordu; okumasını unuttuğum bir cümle. "Sen neyi kilitledin, anne?" dedim, anahtara fısıldayarak. Sesim, sokakta yankı bulamayacak kadar kısıktı ama yine de havaya çıkıp ince bir titreme bıraktı. Pas kokusu burnuma yeniden doldu. Onun arkasından çok silik, pudramsı yumuşak bir koku daha geldi; annemin tenine seneler önce sinmiş bir parfümün hayaleti gibi. Başım hafifçe sallandı, dengeyi kaybetmemek için tekrar duvara yaslandım. Sıvanın ufalanmış parçaları parmaklarımın altında kum gibi dağıldı. Kalçamı taş zemine bıraktım; bu sefer tamamen oturdum. Bacaklarım öne doğru uzandı, sol bileğim kucağımın üzerinde açıkta kaldı. Nefesim hâlâ kısa kısa geliyordu, ama göğsümü sıkıştıran o panik yerini ağır bir yorgunluğa bırakmıştı. Sanki uzun bir galerinin içinden sürüklenerek çıkmışım, üstüm başım görünmez tozlarla kaplanmış gibi. Elim, anahtarı cebine geri bırakırken başka bir şeye takıldı. Bu sefer gerçekten yumuşak, hafif bir kumaşa. Parmaklarım otomatik olarak onu çekti. Mavi çiçek desenli, kenarları tiftiklenmiş pamuklu bir mendil çıktı ortaya. Rengi yer yer solmuş, defalarca yıkanmaktan iyice incelmişti; bazı yerlerinde güneşte kalmış gibi açılmış, neredeyse saydamlaşmış noktalar vardı. Kumaşı parmaklarımın arasında çevirince hafif bir hışırtı duyuldu. Yorgun bir nefes gibiydi bu ses; eski dolapların içinde kalan çarşafların hışırtısı gibi. Mendili açınca, köşelerinden birinde solmuş mürekkeple yazılmış cümleyi gördüm. Harfler hafif eğri, bazı çizgiler dağılmış, nokta yerleri belirsizdi. "Güzel şeyler seni bekliyor." Bir an, beton duvarlı bir mutfak gözümün önüne geldi. Sobalı bir daire. Masada sigara dumanı sarı bir bulut olarak asılı. Üstünde yarım kalmış bir kahve fincanı, kenarına yapışmış kahve telvesi. Yanında kapanmamış bir mürekkep hokkası, kapağı masanın kenarına devrilmiş. Elim masanın yüzeyinde, üstüne ince, sıcak bir el düşmüş; sigara kokusuyla sabun kokusunun karıştığı bir ten. Sonra sahne hızla dağıldı; biri perdeyi aceleyle kapatmış gibi. Geriye boşluk kaldı. Dudaklarımı büzüp mendili yazı kısmından çevirdim. Temiz bir yüzünü bulup yaraya baktım. "Tamam," dedim, kendi kendime, hafif ve yorgun bir tonla. "Tamir edilebilen bir şeyse… o kadar da kötü değildir, değil mi?" Sol bileğimi dikkatle kucağıma aldım. Kızarmış çizgi hâlâ taze, hafif kabarmış, derinin üstünde ince bir kabarıklık gibi duruyordu. Mendilin yumuşak kısmını iki parmağımın arasına sıkıştırdım. Kısa bir nefes aldım. Sonra pamuğu yaraya yavaşça bastırdım. İlk temas acıyı biledi. Bileğim sanki bir kez daha kesiliyormuş gibi yanıp yakıldı. Dişlerim birbirine vurdu, çenem kilitlendi. Gözlerim kendiliğinden kapandı. Ama mendili çekmedim. Avuç içimle bileğimi sabit tuttum; parmak eklemlerim gerildi. Acının ilk kıvılcımı geçmesine izin verdim. Bir-iki saniye içinde, acının kenarında başka bir his belirdi. Serin, kaygan, ince bir su filmi, ateşin üstünde gezdiriliyormuş gibi. Mendili hafifçe oynattım; kumaşın temiz kısmı derimin üstünde küçük, dairesel hareketler çizdi. Pamuk, kırıntı toplar gibi sızının etrafını dolaşıyordu. Bir kez daha nefes aldığımda, kumaştan sabunla karışık eski dolap kokusu yükseldi. Naftalin, azıcık lavanta, güneşte kurutulmuş çarşaf kokusu. Çamaşır dolabının kapağını açtığında yüzüne vuran o kuru, temiz, biraz da boğucu hava. Göğsümün ortasındaki düğüm, neredeyse duyulur bir klikle gevşedi. Omuzlarım bir santim aşağı indi. Mendili tekrar katlayıp yaraya sardım. Her dolayışımda pamuklu dokunun yumuşak sürtünmesi derime hafif bir teselli gibi değdi. Zonklama, yavaş yavaş ritmini değiştirdi; artık her atışta keskin bir ışık patlaması değil, düzenli, donuk bir sızıydı. Taşınabilir, cebinde taşıyabileceğin türden. Mendilin uçlarını birbirine düğümledim. Parmaklarım hâlâ hafif titriyordu, ama bu titreme panikten çok tükenmişlik gibiydi. Kumaşın altından bileğimin sıcaklığı elime geçti, uzvumun hâlâ bana ait olduğunu hatırlattı. Gölgemle güneş arasında sıkışmıştım. Bulutlar aralanmış, dar sokaktan içeri ince bir ışık dilimi sızmıştı. Yüzümün sağ yarısını ısıtıyor, sol tarafını duvar gölgesinde serin bırakıyordu. İki farklı hava aynı anda tenimde duruyordu. Nane-badem kokusu rüzgârla geride kaldı, burnuma yeniden taş, toz ve nem doldu. Uzaktaki vapur düdüğü tekrar duyulur oldu. Üstüne bir martı çığlığı bindi, kısa bir an için kavga eder gibi. Bir camın arkasından, bir evin içinden çatalla tabağa vurulan ince bir tını geldi. Birinin kahvaltıya başlama sesi. Başımı arkaya yasladım. Duvarın pütürlü yüzeyi ense kökümde serin bir bant gibi durdu. Gözlerimi kısa süreliğine kapattım. Mendilin düğümünün altında zonklayan bileğim, varlığını her nabızda hatırlatmaya devam ediyordu. Gözlerimi açtığımda bakışım yeniden mendilin köşesine takıldı. "Güzel şeyler seni bekliyor." İstemeden dudaklarımın kenarı yukarı kıvrıldı. "Güzel şeyler seni bekliyor ha… Hadi oradan," dedim, alayla. Sesimin altındaki ince çatlağı ben bile duydum. Elimi bileğimin üstüne koyup nazikçe bastırdım. Pamukla deri arasındaki ufak sıcaklık, tuhaf bir koruma hissi verdi. Bu küçük bakım sahnesi, sanki döngünün silemediği tek ritüeldi. Kimin gözüne görünmüyorsam, o kadar gerçek olabiliyordum. Bir süre taş zeminde öylece oturdum. Ayaklarımdan yukarı çıkan soğuğu, yüzüme vuran güneşle dengeledim. Bedenim yavaş yavaş kendine geldi; baş dönmem azaldı. Nefesim normale yakın, daha düzenli bir ritim tuttu. Sonra aklıma saat geldi. Diğer elimi cebime götürüp telefonu çıkardım. Ekran, sabahın soluk parlaklığına rağmen gözümü kamaştırdı. Küçük rakamlar, sanki hiçbir şey olmamış gibi dik dik bana baktı. "6:17." İçimde küçük bir kıvılcım gibi öfke çaktı. Ekranın üstüne tırnağımla şöyle bir vurdum, sanki harekete geçecekmiş gibi. Rakam kımıldamadı. Zaman, inadını sürdürüyordu. Beni de, cesedi de umursamıyor gibiydi. Başımı kaldırıp sokağa baktım. Caddeye açılan açıklık, hâlâ oradaydı; güneşli, davetkâr, zehirli. O çizginin az önünde az önce yere kapaklandığım noktayı hayal ettim; taşta görünmeyen bir gölge gibi. Oraya tekrar yürürsem ne olacağını biliyordum artık. Göğsümde yeni bir ağırlık dönmeye başladı. Bu, az önceki kilitlenme hissinden farklıydı. Dikkatle seçmem gereken yönün ağırlığıydı. Yanılma lüksü yokmuş gibi hissettiren türden. Sol yanımda, Galata’nın iç sokakları uzanıyordu. Dar, gölgeli, eski apartmanların içinde kıvrılan bir labirent. Bayat kahve ve eski kitap kokusunun hayalî izi bu tarafa eşlik ediyordu. Bir de hafif yanık ahşap; çok eski binaların merdivenlerinde, trabzanlarında birikmiş o koku. Sağda, ana caddeye çıkan açıklık. Oradan yukarı, bugün ölecek adamın yattığı yere giden yol. Döngüyü kırmak için herkesin bana söylediği, mantığın işaret ettiği rota: Katili bul, cesedi çöz. Çıkışı öyle al. İçimde iki ses çarpıştı. İlki, beyin kıvrımlarına yerleşmiş alışkanlık sesi: "Katili bul. Dosyayı kapat. Çıkışı öyle alırsın." Diğeri, daha derinden, daha eski bir yerden geliyordu; anne kokulu ama yumuşak olmayan bir yerden: "Sınır seni oradan itiyor; yanlış yere bakıyorsun." Bileğimdeki sızı, ikinci sesi destekler gibi her nabızda bir kere daha yokladı. Mendil, kumaşın altında sabit bir baskı olarak kendini hissettiriyordu. Cebimdeki anahtar, her nefes alışımda metal ağırlığını değiştiriyor, kalça kemiğime hafif hafif vuruyordu. Cesedin kokusu bile şu an bu dar sokakta değildi. Burada kan yoktu, taze metal yoktu; bu da bir şey demekti. Ayağa kalktım. Bacaklarım ilk anda hafifçe titredi, sonra dengelerini buldular. Elim duvardan destek alarak bir-iki adım attım. Sınır çizgisine doğru değil; tersine, iç sokaklara doğru. Açıklığa bir kez daha baktım. Güneş orada daha parlaktı, sanki özellikle… fazla parlak. İçimde, bu parlaklığın vitrin ışığı gibi olduğunu biliyordum; insanı kendine çekmek için konulmuş, arkası boş bir cazibe. Yaklaşanın canını yakacak türden. Fısıltıyla konuştum, kendi kendime. "Katili bulmak istiyorsan… önce ihbarcının kim olduğunu hatırlaman lazım." Cümlenin havada nasıl asılı kaldığını hissettim. İhbarcı kimdi? Annem miydi, ben miydim, yoksa ikimiz mi aynı dosyanın iki ayrı satırıydık? Bileğim, mendilin altında, o soruya karşılık veren bir imza gibi zonkladı. Gözümde bir an, az önceki anıdan bir parça canlandı: Bileğimi çeken el, "Koş, durma!" diyen fısıltı. Kimin eliydi, kimin sesi? Annem diyecektim, kelime dilimin ucuna kadar geldi. Ama ses sanki biraz farklıydı; daha kesik nefesli, daha tedirgin. Başımı sallayıp görüntüyü dağıttım. Anahtarı cebimde yokladım; metal hafifçe bacağımı dürttü. Bu şehir, beni katile değil, tanığa doğru itiyordu. Tanık olmak, ihbarcı olmakla aynı çizgi üzerinde duruyordu; sadece bir adım sağa ya da sola kayıyordu. Sağ tarafa, caddeye bir kez daha baktım. Oradan gittiğimde ne olacağını az çok biliyordum: Ceset, polisler, aynı sorular, aynı çıkmazlar. Belki bir iki ayrıntı yakalardım ama sınır, bileğimde yeniden açılır, çizgi derinleşirdi. Sol tarafa bakınca, Galata’nın iç içe geçmiş apartmanları, soyulmuş kapıları, demir parmaklıklı pencereleri göz kırptı. Çatlak duvarlardan sarkan kablolar, balkonlardan aşağı uzanan çiçek saksıları… O apartmanlardan birinde bir kapı vardı; paslı bir anahtarın beklediği. Sibel Demir’in yıllar önce çekip gittiği daire. Dudaklarımın arasından kelimeler kendiliğinden çıktı. "Ceset bekler. Anneminki beklemiyor." Bu, kararın mühürüydü. Kendime ilk kez yüksek sesle söyledim. Bugünün cesedini değil, eski bir hayaletin dosyasını açacaktım. Döngü bana ne isterse dayatsın. Adımımı iç sokaklara doğru attım. Mozaik taşların sesi değişti; daha basık, daha yankılı bir tıkırtı. Binalar arası mesafe daraldıkça adımlarımın sesi geri döndü, kendi ritmime eşlik eder oldu. Boğaz’ın tuzlu kokusu sırtımdan çekilirken, burnuma bayat kahve, eski kitap ve hafif yanık ahşap kokusu doldu. Anneme ait bir apartmanın nefesi gibiydi bu. Telefonu tekrar çıkarıp ekrana baktım. "6:17" hâlâ oradaydı, inatla. Zaman kendi inadında bir çizgi çekmiş, benimkini kabul etmiyordu. Baş parmağımla ekranı kapattım. Siyah camda yüzümün silik yansımasını gördüm; sol bileğimdeki beyaz mendil, göğüs hizasında küçük bir bayrak gibi kendini belli ediyordu. Zaman sıfırlanmış olabilirdi ama bileğimdeki çizik ve cebimdeki anahtar, sıfırı kabul etmiyordu. Onlar, kendi saatlerini tutuyordu. "Tamam," diye fısıldadım, artık yürürken. Taşlar altında ritmik tıkırtılar çıkarıyordu. "Bu sefer senin oyunun değil. Benim." Rüzgâr, aynı yönden esmeyi sürdürdü. Sokak, her köşede gölgeyi uzatıyor, her kıvrımda yeni bir karanlık hazırlıyordu. Bileğim, mendilin altında durmak bilmeden atıyor; cebimdeki anahtar, her adımda kalça kemiğime küçük metal vuruşlar yapıyordu. Galata’nın içlerine doğru attığım her metre, görünmez bir sorgu odasına bir adım daha yaklaştırıyordu beni. Bir sonraki köşeyi dönerken, arkamdaki boş sokaktan nane-badem kokusu çok hafif geri geldi; sanki sınır, geride kalmadığını, sadece yön değiştirdiğini hatırlatıyordu. Çizgi, yer değiştirmiş, benle birlikte hareket etmiş gibiydi. Telefonumun karanlık ekranı cebimde titremedi, rakamlar değişmedi, hava aynı kaldı. Ama mendilin altında zonklayan yara, kendi dakikasını tutuyor; cebimdeki anahtar her vuruşta zihnimde bir kapı resmi çiziyordu. Sararmış ahşap, paslı kilit, eski bir zil. Hangi kapıyı açtığımı tam bilmeden, annemin eski dairesine doğru yürüdüm. Arkamda kalan açıklık, bugünün cesedini saklarken; önümdeki sokak, başka bir cesedi kaldırmak üzere sessizce bekliyordu. Hangisinin daha ağır olduğunu, o kapının önüne gelmeden bilemeyecektim.

⚙️ 読書設定

18px
1.8