Bölüm 28: Küllerin Sessiz Tanıklığı
Ayaz, kasabanın harabeye dönmüş sokaklarında keskin bir bıçak gibi geziniyor, yıkıntıların arasından sızan rüzgâr eski bir ağıdı fısıldıyordu. Elif Bahar, babasından yadigâr gümüş işlemeli fenerin sapına öyle bir asılmıştı ki parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Titrek ışık hüzmesi, yerdeki mıcırlarda her adımda boğuk bir çatırtıyla yankılanıyordu. Genzini yakan o keskin is kokusu, üzerinden aylar geçmesine rağmen hâlâ oradaydı. Sanki yangın hiç sönmemiş, sadece yerin altına, kasabanın derinliklerine çekilip pusuya yatmıştı.
Durup bir an çevresini dinledi. Uzaktan uzağa cılız bir köpek havlaması duyuldu; rüzgâr, gevşemiş bir çatı sacını sanki bir dev inliyormuşçasına inletiyordu. Kütüphanenin olduğu sokağa saptığında göğsündeki o tanıdık daralma hissi yeniden nüksetti. Bir zamanlar binlerce kitabın, tozlu tarih sayfalarının ve babasının en büyük hayallerinin yükseldiği o görkemli bina, şimdi sadece gökyüzüne uzanan kömürleşmiş siyah parmakları andıran sütunlardan ibaretti.
Elif, yıkıntıların arasına ilk adımını attığında botlarının altındaki cam kırıkları ve kül yığınları hışırdadı. Bu ses, ona her zaman birinin kemikleri üzerinde yürüyormuş hissi verirdi; kutsal bir yerin mezarlığında dolaşmak gibi. Fenerin ışığı, devrilmiş bir mermer kağıt ağırlığının üzerinde durdu. Eğilip üzerindeki kalın toz tabakasını eliyle sildiğinde, mermerin pürüzsüz ve buz gibi soğuğu tenine işledi.
"Sonunda burada ne aradığını biliyorum evlat."
Karanlığın içinden yükselen bu sesle Elif'in kalbi göğüs kafesinde bir kuş gibi çırpındı. Nefesi boğazında düğümlenmiş, feneri sesin geldiği yöne çevirmişti. Bir sütunun gölgesinden, ağır ve aksak adımlarla Artin Efendi çıktı. Yaşlı ustanın omuzları, taşıdığı yılların ve tanık olduğu acıların ağırlığıyla her zamankinden daha fazla çökmüş görünüyordu. Elinde paslı bir mala tutuyordu; üzerindeki kireç lekeleriyle dolu eski ceketi, onu yıkıntıların bir parçası gibi gösteriyordu.
"Artin Efendi?" dedi Elif, sesinin titremesine engel olamayarak. "Bu saatte burada ne yapıyorsunuz?"
Usta, derin bir iç çekerek yanına yaklaştı. Gözleri fenerin ışığında hüzünlü bir parıltıyla buğulanmıştı. "Bu taşlar, Elif Hanım... Onlar benim evlatlarım gibi. Gece herkes elini eteğini çektiğinde gelip onlarla dertleşirim. Hangisi yerinden oynamış, hangisi daha fazla dayanamayacak, bir tek ben bilirim. Ama sen..." Durdu, bakışlarını Elif’in yüzüne dikti. "Sen buraya sadece dertleşmeye gelmedin."
Elif bakışlarını kaçırıp yerdeki kül yığınlarına baktı. "Demir gitmeden önce bir şeyler ima etmişti. Bu kütüphanenin sadece bir bina olmadığını, babamın burada bir şeyler saklamış olabileceğini söyledi. Eğer Yavuz Karahan’ın kurduğu bu karanlık labirenti bozacak bir şey varsa, o da bu küllerin arasındadır."
Artin Efendi, zayıf ve damarlı eliyle Elif’in koluna hafifçe dokundu. "Baban akıllı adamdı. Eğer bu kasaba bir av sahasıysa, o hamlesini çok önceden yapmıştı. Gel benimle."
Birlikte kütüphanenin bodrum katına inen, molozlarla kapanmış merdivenlere yöneldiler. Artin Efendi, sanki bir haritayı zihnine kazımış gibi büyük bir titizlikle taşları kenara çekmeye başladı. Elif de hemen yanına diz çöktü. Elleri çamura ve küle bulandı; tırnaklarının arasına giren sert toprak canını yakıyordu ama durmadı. Sonunda, zemindeki büyük bir taş bloğun altında gizlenmiş, paslı bir demir kapak ortaya çıktı.
"Burası sığınaktı," diye fısıldadı Artin Efendi. "Ancak yangın sırasında kimse buraya bakmayı akıl edemedi. Isıdan dolayı kapak genleşmiş, açmak kolay olmayacak."
Elif, kapağın halkasına asıldı. Bütün gücünü kollarına verdi, omuzları kulaklarına kadar kalktı, dişlerini birbirine kenetledi. Metalin metale sürtünme sesi, sessiz gecede bir çığlık gibi yankılandı. Kapak santim santim yerinden oynarken, içeriden gelen rutubetli ve küf kokulu hava yüzüne çarptı. Son bir gayretle kapağı yana ittiğinde, karanlık bir kuyu gibi önünde açıldı.
"Ben burada bekleyeceğim," dedi Artin Efendi, sesi belli belirsiz titreyerek. "Benim yaşlı kalbim o karanlığı artık kaldıramaz. Ama dikkat et, yerdeki tahtalar çürümüş olabilir."
Elif feneri önüne tutarak dar merdivenlerden aşağı süzüldü. İçerisi, yukarıdaki dondurucu soğuktan daha farklı, ağır ve durgun bir havaya sahipti. Duvarlardan sızan su damlalarının çıkardığı ritmik tıp tıp sesi, kendi kalp atışlarına eşlik ediyordu. Fenerin ışığı raflarda dizili duran ve mucizevi bir şekilde yanmaktan kurtulmuş birkaç düzine cilde çarptı. Ancak aradığı bunlar değildi.
Odanın köşesinde, üzerinde tıbbi amblemler bulunan ahşap bir sandık duruyordu. Sandığa yaklaştığında üzerindeki "Avrupa Tıp Cemiyeti - Acil Yardım" ibaresini fark etti. Kaşları çatıldı. Babası doktor değildi, bu sandığın burada ne işi olabilirdi? Kapağı açmaya çalıştığında sandığın kilitli olmadığını gördü. İçinde sargı bezleri veya ilaç şişeleri beklerken, karşısına çıkan şey onu dehşete düşürdü.
Sandığın içi, Dr. Selim Aras’ın kliniği için beklenen tıbbi malzemelerle değil, yağlı kağıtlara sarılmış tüfek parçaları ve mühimmatla doluydu.
"Bu olamaz," diye mırıldandı. Sesi boş odada yankılanıp kendine geri döndü. En üstteki kağıdı eline aldığında üzerinde bir mühür gördü. Bu mühür Yavuz Karahan’a ait değildi. Kağıdın altındaki imza, her gün selamlaştığı, kasabanın modernleşmesi için birlikte planlar yaptığı Dr. Selim Aras’ın el yazısıyla atılmıştı.
Elif’in dizleri bağlandı, sırtı soğuk duvara çarptı. Zihni bir sisin içinde kaybolmuş gibiydi. Yavuz Karahan’ın bu işin arkasında olduğundan o kadar emindi ki, yanı başındaki müttefikinin bu karanlık tezgahın bir parçası olabileceği aklının ucundan bile geçmemişti.
"Bir şey mi buldun evlat?" diye seslendi Artin Efendi yukarıdan.
Elif, kağıdı hışımla göğsüne bastırdı. "Henüz değil usta! Sadece eski defterler!"
Hızla yukarı çıktı. Artin Efendi’nin yanına vardığında nefes nefeseydi, yüzü kireç gibi beyazlamıştı. Yaşlı adam, Elif’in halini görünce bir şeylerin ters gittiğini anladı ama üstelemedi. Elif, kütüphane kalıntılarından uzaklaşıp ana yola çıktığında, adımları onu doğruca Hafız Nuri Efendi’nin evine götürdü. Bilgenin rehberliğine her zamankinden daha çok ihtiyacı vardı.
Hafız Nuri Efendi’nin evi, kasabanın kenarında, asırlık çınar ağaçlarının gölgesinde huzurlu bir sığınaktı. Elif kapıyı çaldığında, içeriden gelen hafif bir ud sesi aniden kesildi. Az sonra kapı açıldı ve Hafız Nuri, üzerinde pamuklu hırkası, yüzünde her zamanki dingin ifadesiyle belirdi.
"Gecenin bu vaktinde gelen misafir, ya büyük bir müjde getirir ya da ağır bir yük," dedi Hafız Nuri, Elif’i içeri davet ederek. "Senin gözlerinde yükün gölgesini görüyorum, Elif kızım."
İçerisi gül suyu ve eski kağıt kokuyordu. Hafız Nuri, Elif’e bir bardak sıcak ıhlamur ikram etti. Elif, bardağın sıcaklığını avuçlarında hissederken, bulduğu kağıdı masanın üzerine bıraktı.
"Bu mühimmat sandığı babamın kütüphanesinin altındaydı. Ve üzerinde Selim Bey’in imzası var. Ben... Ben neye inanacağımı şaşırdım. Yavuz Bey’in bizi birbirimize düşürmek için kurduğu bir tuzak mı bu?"
Hafız Nuri, kağıdı eline alıp gözlüğünün üzerinden dikkatle inceledi. Sakalını sıvazlarken yüzündeki hatlar derinleşti. "Dünya bir maskedir Elif. İnsanlar ise o maskelerin altındaki oyuncular. Bazen en parlak ışık, en derin gölgeyi yaratır. Selim Bey idealist bir adamdır. Ama idealler bazen insanı yanlış kapılara sürükler."
"Yani onun bu işin içinde olduğuna inanıyor musunuz?" Elif’in sesi titriyordu.
"İnanmak ya da inanmamak değil mesele," dedi Hafız Nuri, tane tane konuşarak. "Mesele, bu silahların kimin için getirildiği. Selim Bey, Avrupa’da eğitim alırken büyük borçlar altına girmiş olabilir mi? Ya da birileri onun dispanser hayalini, bu sevkiyatı yapması karşılığında mı finanse ediyor?"
Elif oturduğu yerde huzursuzca kıpırdandı. "Eğer Selim Bey suçluysa, Demir’in suçsuzluğunu kanıtlamak daha da zorlaşacak. Binbaşı Reşat Bey, ordunun içine sızan bu ihaneti asla affetmez. Ve Yavuz Karahan... O tüm bu karmaşanın ortasında ellerini yıkayıp çıkacak."
Tam o sırada, dışarıdan sert ayak sesleri ve at kişnemeleri duyuldu. Elif ve Hafız Nuri birbirlerine baktılar. Pencereden dışarı süzülen ışık, bahçeye giren üniformalı adamları aydınlattı. Binbaşı Reşat Bey’in adamlarıydı bunlar.
"Buradalar," dedi Elif, kalbinin göğüs kafesini zorladığını hissederek. "Beni takip etmiş olmalılar."
Hafız Nuri, sakin bir hareketle Elif’in elindeki kağıdı aldı ve hırkasının iç cebine gizledi. "Sakin ol kızım. Sen sadece bir taziye ziyareti için buradasın. Ben kapıyı açarım."
Kapı sertçe vuruldu. Hafız Nuri, ağır adımlarla gidip kapıyı açtı. Eşikte duran Binbaşı Reşat Bey, yorgun gözlerle içeriye baktı. Üniformasının düğmeleri ilikli, duruşu her zamanki gibi dikti ama omuzlarındaki o görünmez yük, onu olduğundan daha yaşlı gösteriyordu.
"Hafız Efendi, rahatsızlık verdiğim için üzgünüm," dedi Binbaşı, boğazını hafifçe temizleyerek. "Ancak kasabada olağanüstü bir durum söz konusu. Elif Hanım’ın burada olduğunu öğrendik."
Elif ayağa kalkıp kapıya doğru yürüdü. "Buradayım Binbaşı Bey. Hafız Efendi ile babamın vasiyeti üzerine konuşuyorduk. Bir sakıncası mı var?"
Binbaşı Reşat Bey, Elif’in gözlerinin içine derin derin baktı. "Sakıncası olup olmadığını zaman gösterecek Elif Hanım. Ancak Dr. Selim Aras az önce gözaltına alındı. Kliniğinde yapılan aramada, devletin tahsis ettiği fonların bir kısmının kayıp olduğu ve yabancı bir bankaya aktarıldığı tespit edildi."
Elif duydukları karşısında donup kaldı. Selim mi? Fonları çalmak mı? Bu, kütüphanede bulduğu mühimmat sevkiyatından daha farklı bir suçlamaydı. Yavuz Karahan’ın gölgesi kasabanın üzerine bir ağ gibi yayılıyordu ve bu ağın içine her geçen an yeni bir müttefiki takılıyordu.
"Selim Bey böyle bir şey yapmaz," dedi Elif, sesindeki kararlılığı korumaya çalışarak. "O bu kasaba için gecesini gündüzüne katıyor."
"Kanunlar niyetlerle değil, belgelerle ilgilenir Elif Hanım," dedi Binbaşı mesafeli bir sesle. "Şimdi, eğer müsaade ederseniz, sizin de ifadenize başvurmamız gerekecek. Kütüphane yıkıntılarında görüldüğünüze dair ihbarlar var."
Elif, cebindeki çamurlu ellerini gizlemeye çalıştı. Artin Efendi’nin onu korumak için susacağını biliyordu ama ya başkaları gördüyse? Kasabada hiçbir şey gizli kalmıyordu.
Hafız Nuri Efendi araya girerek, "Binbaşı Bey, kızımız zaten büyük bir acı içinde. Gecenin bu vaktinde onu karakola götürmek ne kadar doğru olur? Yarın sabah erkenden kendisi gelecektir," dedi.
Binbaşı Reşat Bey bir an tereddüt etti. Elif’in yüzündeki o yorgun ama mağrur ifadeyi süzdü. "Pekala Hafız Efendi. Sizin sözünüze itimat ediyorum. Ancak Elif Hanım, yarın güneş doğduğunda Hükümet Konağı’nda olmanızı bekliyorum. Ve lütfen... Daha fazla gizli işlere bulaşmayın. Bu kasaba daha fazla sırrı kaldıramaz."
Binbaşı ve adamları uzaklaşırken Elif derin bir nefes aldı. Akciğerlerine dolan soğuk hava, içindeki yangını söndürmeye yetmiyordu. Hafız Nuri’ye döndü, gözleri dolmuştu. "Selim’i harcayacaklar, değil mi? Tıpkı Demir’i harcadıkları gibi."
Hafız Nuri, elini Elif’in omzuna koydu. "Kurt puslu havayı sever Elif. Yavuz Karahan bu sisi kendi yaratıyor ki kimse gerçek avcıyı göremesin. Ama unutma, en karanlık gece bile sabaha gebedir. Şimdi git ve dinlen. Yarın yeni bir hamle yapman gerekecek."
Elif, Hafız Nuri’nin evinden ayrılıp kendi kaldığı odaya doğru yürürken, sokak lambalarının cılız ışığı altında kendi gölgesinin devleştiğini gördü. Kasaba, sanki üzerine kapanan dev bir canavar gibi sessiz ve tehditkârdı. Odasına vardığında kapının altından itilmiş küçük bir kağıt parçası buldu. Titreyen ellerle kağıdı açtı.
"Oyun henüz bitmedi. Maskeni tak ve yarınki baloya hazır ol."
Yazı, Meryem’in o süslü, yuvarlak el yazısıydı. Elif kağıdı buruşturup avucunun içinde sıktı. Meryem neyin peşindeydi? Selim’in tutuklanmasında onun da parmağı var mıydı?
Yatağına uzandığında uyku haramdı. Gözlerini kapattığında babasının yanan kütüphanesini, Demir’in sert bakışlarını ve Selim’in o idealist gülümsemesini görüyordu. Hepsi birer hayalet gibi çevresinde dönüyordu. Yarın, ya her şeyi göze alıp bu karanlık ağı yırtacaktı ya da o ağın içinde sonsuza dek kaybolacaktı.
Dışarıda rüzgâr şiddetini artırdı. Pencereler zangırdıyor, sanki kasaba acı içinde inliyordu. Elif, yastığının altına sakladığı o paslı anahtara dokundu. Artin Efendi’nin verdiği, kütüphanenin altındaki o gizli odanın anahtarıydı bu. Belki de o oda sadece silahları değil, babasının asıl mirasını da saklıyordu.
Şafağın sökmesine saatler kala, Elif Bahar’ın kalbi bir savaş davulu gibi vurmaya devam ediyordu. Küllerin arasından doğacak olan bahar, belki de önce bu fırtınayı atlatmak zorundaydı. Elindeki buruşmuş kağıdı masanın üzerine bıraktı ve fenerin son ışığını üfleyerek söndürdü. Karanlık odanın her köşesine hakim oldu ama Elif’in içindeki o küçük umut ışığı hâlâ cılız da olsa yanıyordu.
Elif, yastığının altındaki anahtarı sıkıca kavrayarak karanlığa gözlerini dikti. Uyku gelmeyecekti. Ama şafak gelecekti ve onunla birlikte, ya kurtuluş ya da son yıkım.