Bölüm 11: Merdiven Boşluğunda Kaçınılmazlık
Merdiven boşluğu henüz uyanmamıştı. Sadece dibe doğru süzülen loşluk, betonun üzerinde ağır bir tabaka gibi asılı duruyordu. Elif, çıplak ayakla ilk basamağa bastığında taşın soğuğu topuğundan dizine doğru fırlayıp bedenini tırmandı. Sol bileğindeki yanık iz, sanki aşağıda onu bekleyen şeyi önceden haber almış gibi, ince ince kaşınmaya başladı. “Bu, kaçınılmaz,” diye fısıldadı. Ses, çıplak duvarlardan sekip geri döndü; kendi kulağında bile cümlenin o soğuk, tez cümlesi gibi duran tonunu duydu. “Bu kâğıtlar varken hiçbir şey değişmiyor.”
Bir basamak daha indi. Duvardan yükselen nem, avuç içine sızdı; parmaklarının arasında soğuk ter gibi birikti. Sanki duvarın gözenekleri açılmış, ağır ağır nefes alıyordu. Bodrumdan tırmanan küf ve mazot kokusu boğazına ince, yapışkan bir örtü gibi sardı. “Yoksa asla bitmeyecek lan bu,” diye homurdandı bu kez, daha alçak, daha gerçek. Sözcüklerin kaba kenarları dilinin yanını çizdi; metalik bir tat bıraktı.
Basamaklar daralmaya başladı. Elini trabzana uzattığında metalin soğuğu, bileğindeki eski yanığı dürterek zonklattı; yanık, bileğinin içinde atan ikinci bir nabız gibi hızlandı. Her döngü kendi iziyle geliyordu. Artık vücudu günleri işaretleyen bir takvim değildi; raflara istiflenmiş dosyalar gibi, üst üste konmuş bir arşiv gibiydi. Bodrum kapısına indiğinde karanlık, kapının altından sızan ince bir şerit halinde uzanıyordu. Kapının üzerinde ağır bir zincir, yılların pasıyla matlaşmış halkalarıyla, sanki apartmanın bütün ağırlığını göğsünde tutuyordu.
Omzunu zincire dayadı. Metal, hareketle birlikte boğuk bir inilti çıkardı; pas, sürtünme sesiyle birlikte ufalandı. İlk darbede hiçbir şey çözülmedi, sadece omzundaki eski morluk içerden parlayarak yandı. Dişlerini sıktı, çenesindeki kaslar belirginleşti. “Yapacağız,” diye mırıldandı, nefesi zincire çarparak geri döndü. “Bitireceğiz.”
Tekrar yüklendi. Zincir dışarıya doğru hafifçe sıyrıldı; ama kilit pes etmedi. Bileklerindeki ince kesikler, metalin pürüzlerine sürtünürken acı, sıcak bir çizgi gibi kolunun içine yürüdü. Üçüncü hamlede, en alttaki halka yuvasından fırladı; metalin boşluktan kurtuluş sesi dar merdiven boşluğunda keskin bir patlama gibi yankılandı. Kapı azıcık aralandı. Aralıktan yoğun, ağır bir koku dışarı üfledi: küf, ıslak beton, mazot ve çok eski, unutulmuş bir deterjanın boğuk birleşimi. Gözleri anında doldu; koku burnundan içeri yürüyüp sanki kafatasının içine kadar tünel açtı.
Elif bir eliyle ağzını kapatıp kapıyı itti. Bodrumun karanlığı, merdiven boşluğunun loşluğunu bile yutup daha ağır bir kütle halinde yayıldı. Tek tük raf çizgileri, metal kasaların köşeleri, yerde yığılı eski kutular, gölgelerle iç içe geçmiş, şekilleri bozulmuştu. Bir adım attı. Ayakkabısız ayağı, zemindeki ince, çıplak gözle zor seçilen çamurlu tabakaya gömüldü; ıslak beton, derisine yapışan soğuk bir zar gibiydi. Duvarlardan süzülen su, parmaklarının üzerinden geçti; sanki duvar, yoklayıcı bir parmakla onun ayağını geri yokluyordu.
Sol taraftaki rafın önüne geldi. Oradaydılar: annesinin kutuları. Eski yazıların, mühürlü dosyaların, metal kasaların üstüne yığıldığı, her döngüde göz ucuyla bakıp sonra kaçtığı o yığın. Bu sefer kaçış yoktu. Bodrumun köşesine ilerledi. Kararsızca eğilip bidonu aldı. Plastik kabın yan taraflarına bastırınca içten dolu, tok bir ses yükseldi, sıvının yer değiştirdiğini hissetti. Kapağı çevirdi; havaya keskin, yağlı bir koku karıştı. Mazottan farklıydı; daha ince, daha keskin, daha uçucu. Benzin.
“Bunu yapmadan kurtuluş yok,” diye dişlerinin arasından sızdırdı. Sesi, sanki görünmeyen bir memura tutanak tutuyormuş gibi resmi, ama çatlak bir tondaydı. Bidonu eğdi. Benzini dökmeye başladığında şeffaf sıvı betona yayılıp inceldi. Loşluğun içinde zar zor seçilen, ıslak, soluk bir parlaklık halinde süründü. Koku, bodrumdaki küfün üstüne çıkıp boğazının arkasına ikinci, daha keskin bir tabaka gibi oturdu. Sol bileği, bidonu kavradığı yerde yanmaya başladı; parmak kemikleri eski kırıklarını hatırlatan derin bir sızıyla birlikte tepki verdi.
Döktüğü her şerit, sanki kendi damarlarına akıyordu. Kutuların çevresinde daireler çizdi. Rafın altını gezdirdi, eski kasanın yanına dikkatle döktü. Ayak bileklerine kadar yükselen nemli soğuk, benzinin uçucu sıcaklığıyla karıştı. Tam o sırada ayağı, zeminle aynı renge bürünmüş karton bir kutuya takıldı; dengesi bozuldu. Dizleri, altındaki boşluğu yoklar gibi büküldü, sol bileği yan taraftaki rafın demirine şiddetle çarptı. Tenine değen demir, bileğinin içine keskin bir çizik gibi indi. Yanık izi bir anda alev aldı; sanki yeni bir kızgın demirle bastırılmış gibi fırladı. Gözünün önüne başka bir karanlık koridor doldu: İnce bir çocuk bileği, kalın bir parmak tarafından kavranmış, yerdeki gölgeler turuncu titreşimlerle uzayıp kısalıyor.
“Bakma,” diyen yorgun bir kadın sesi, o görüntünün üstüne ağır bir battaniye gibi indi. Elif nefesini zorla düzenledi. Kokunun ağırlığı mide hizasında sert bir düğüm oluşturdu; içindekileri dışarı bırakırsa yürüttüğü her adımın, döktüğü her damlanın boşa gideceğini düşündü. Dişlerini birbirine sürterek benzin bidonunu son kez salladı. “Bu kâğıtlar varken hiçbir şey değişmiyor,” diye tekrarladı. Bu kez sesinde laboratuvar defterine not düşer gibi düz, sert bir tespit vardı. Ama boğazındaki kasılma, cümlenin altına gizli bir titreme çizgisi çekti. Benzinin son damlaları da yere düştüğünde bidon bir anda hafifledi. Elif bidonu kenara devirdi, sonra ayak parmaklarıyla biraz daha uzağa itti; plastik sürtünerek beton üzerinde kaydı.
Cebine uzandı. Kibrit kutusunun karton yüzeyi, terli parmaklarına pütürlü ve yapışkan geldi. Kutu açılırken çıkan ince hışırtı, yukarıdan gelen televizyon uğultusunun uzağa süzülmüş tortusuna karıştı. Bodrumda sesler bozuluyordu; her şey daha boğuk, daha kalın, sanki kulaklarının üstüne nemli bir kumaş bastırılmıştı.
“Bunu yapmadan kurtuluş yok,” dedi bir kez daha. Cümlenin ağzına nasıl geldiğini bilmiyordu; sanki içinden biri, bu sözleri alıp dilinin ucuna bırakıyordu. Kibrit kutusundan tek bir çöp aldı. Taşa sürttü. İnce bir tıslama, ardından parmağının ucunda beliren küçük, sarımsı bir ışık. Elif nefesini tuttu. O narin parıltının, birkaç saniye içinde bütün apartmanın içine sızacak bir şeye dönüşecek olması, göğsünü boşlukla doldurdu; ne tam korku, ne de rahatlama.
Alev, küçük bir dil gibi titredi; kararsızdı. “Git,” dedi Elif, sanki elindeki çöpün ucundaki ışıkla konuşuyormuş gibi. Kibriti, benzine bulaşmış kâğıtların kenarına değdirdi. Kâğıt önce sarardı, sonra ince bir çıtırtıyla içe doğru büzüldü. Alev kenardan içeri yürüdü, benzinle buluştuğu anda hızla genişledi; sarı, turuncu, yer yer mavi çizgiler, kâğıt kenarlarını yalayıp tahta kasaya sıçradı. Hava hemen ısındı. Sıcaklık, yüzüne doğru sert bir tokat gibi vurdu; kirpikleri kurudu, göz kapakları istemsizce titreyip kapandı.
Boğazından yükselen öksürük, bastırmaya çalıştığı halde yerinden fırladı. Geri çekildi. Ayağı ıslak betonda hafifçe kaydı, ama bedenini toparlayıp merdivenlere yöneldi. Arkada, benzin alevle buluştuğu yerde daha hırçın, daha derinden bir uğultuyla yanıyordu. Merdiven boşluğuna adım atar atmaz yüzüne çarpan hava değişmişti; sıcak, ağır, dumanlı. Sanki görünmeyen bir el, ciğerlerinin içine sıcak pamuk tıkıyordu.
Basamaklara tırmanırken her adımda bileğindeki yanık biraz daha kabarıp geriliyor gibi yayıldı. Göğsü hırıltıyla genişleyip daraldı; nefes alışları kısa, kesik, kontrolsüz hale geldi. İlk sahanlığa vardığında gölgeler arasında bir karaltı seçti. Merdivenin bir köşesinde her döngüde yatan, yüzü dumanla kararmış komşu teyzenin silueti. Bu kez üzerinden atlamadı. Yana, kadının yanına dizlerinin üzerine çöktü; dumanın içinde kadının göğsüne elini uzattı.
Parmakları, ince, yaşlı bir bedenin göğsüne değdi. Altında hafif bir inip kalkma hissetti. Göğüs kafesinin ritmi zayıftı ama inatçıydı, sanki her nefes “henüz değil” diye direniyordu. “Yaşıyorsun,” diye fısıldadı Elif, şaşkınlıkla karışık bir rahatlama içinde. Sözcük, nefesiyle birlikte dumanı yarıp geçemeden dağıldı.
Teyzenin sol elindeki morluk, bu bulanık ışıkta bile belirgindi. Boynundaki eski dikiş izi, sanki yeni kapanmış gibi kızarmış görünüyordu. Kadının dudakları kıpırdadı. “Yine geldin,” dedi birden, göz kapaklarını açmadan. Ses boğuk, dumanla çizilmiş, içi öksürükle çizik çizikti.
Elif’in eli irkildi. Teyzenin göğsünden uzağa çekmek üzereyken bileğinde şiddetli bir baskı hissetti. Kadının parmakları, bileğine yapışan ince ama inatçı kıskaçlar gibi kapandı. Kemikleri sızladı; yanık iz, bu temasın altında delirmiş gibi atmaya başladı. “Zamanı hatırladın mı?” diye sordu teyze; dudaklarının kenarından küçük bir öksürük kaçtı.
“Kaçta yanar burası, kızım?”
Elif’in göğsü bir anlığına kilitlendi. “İlk defa yapıyorum ben bunu,” dedi. Sesinde hem sert bir itiraz hem de yalvaran bir çizgi vardı. Teyze başını hafifçe yana çevirdi. Duman, kirpiklerinin üzerine ağırlaşmıştı; aralarından sızan bakış, Elif’in yüzünü tam yerinden yakaladı.
“Ben sadece hatırlatıyorum,” dedi kadın, neredeyse şefkatle. “Sen hep yapıyorsun.”
Arkadaki alevlerin uğultusu yükseldi. Bodrumdan gelen sıcak hava dalgası merdiven boşluğunu doldururken, kirpiklerin diplerinde minik yanıcı parçacıklar birikmeye başladı; her göz kırpışında gözlerine ince iğneler saplandı. Elif, teyzenin göğsüyle mantosunun önü arasında sıkışmış bir şey fark etti. Koyu renk ceketin cebine yakın, kararmaya başlayan bir köşe. Elini uzattı, diğer eliyle hâlâ bileğini kavramış olan kadının parmakları arasında boşluk bulmaya çalıştı.
“Dur,” diye fısıldadı teyze. Fısıltının ardında boğazında biriken balgamın hırıltısı vardı. Elif dinlemedi. Parmakları cebin içindeki sıcak, pütürlü yüzeye dokundu. Kağıt, ısıdan gevremiş; kenarlarında kömürleşmiş, kırılgan bir halka oluşmuştu. Fotoğrafı çekip çıkardı.
Dumanın içinde gözlerini kısarak baktı. Galata Kulesi’nin önünde iki genç kadın duruyordu. Rüzgâr saçlarının uçlarını hafifçe kaldırmış, ikisi de makineye dönük gülümsüyordu. Biri, annesinin yıllar önceki hâli; yüzündeki çizgiler daha yumuşak, ama bakışındaki keskinlik aynıydı. Diğeri, Elif’in önünde yatan komşu teyzeydi; yanakları daha dolgun, gözleri yine delici. Arka planda, neredeyse silinmek üzere olan bir bariyer çizgisi. Üzerindeki yazılar seçilemiyordu ama şekli tanıdıktı. Kaldırımın ötesinde koyu renk giysili, üniformalı gölgeler yan yana duruyordu.
Fotoğraf parmaklarının arasında ısındı. Kenarı, parmak ucunu hafifçe yaktı; kömürleşmiş kısım ince bir çıtırtıyla ufalanıp betona döküldü. “Bu… siz misiniz?” diye sordu. Duman sesini boğdu, kendi kulağına bile uzaktan geliyordu.
Teyzenin dudak kenarı kıvrıldı. Kısa bir an için yüzünde garip, yerli yersiz bir gurur belirdi. “Biz başlattık,” dedi. “Sen bitiriyorsun.”
Elif’in bileğindeki yanık, fotoğrafı tuttuğu eline kadar yayılan bir zonklamayla kabardı. Yanığın kenarında görünmeyen bir şey, içerden derisini ittiriyor gibiydi. Çocukluğundan başka bir görüntü sızdı: Sıcak bir kapıya bastırılan el, tenin üzerinde fokurdayan acı, duvarda gezinen turuncu lekeler. Bir kol onu geri çekiyordu; “Sus şimdi,” diyordu kadın sesi, sert ama titrek. Arkadan yükselen alev, koridoru yutuyor; sıcaklık dizlerine kadar tırmanıyor, ince pijama kumağını deriye yapıştırıyordu.
Duman, göz hizasında kalınlaşıp gri bir tül gibi asılırken Elif, teyzenin bileğini kavrayışını daha sert hissetti. Kadın onu kendine doğru çekti. Nefesi, Elif’in kulağının yanına çarptı; eski sabun, yanık kumaş ve pudra kokusu, sıcak bir nefes dalgasıyla tenine değdi. “O gece…” diye fısıldadı. Kelime, Elif’in zihninde paslı bir kilidin dönmesi gibi yankılandı.
Elif soluk alamamanın panik dürtüsüyle bileğini kurtarmak için sertçe çekti. Teyzenin parmaklarını tek tek söktü; kadın direndi ama güçsüzdü. Tırnakları Elif’in bileğinde ince, kızaran çizgiler bıraktı. “Beni mi bekliyordunuz bütün bu zaman?” diye sordu Elif, sesi kısık, neredeyse hırlayan bir tona kaymıştı. Göğsü öksürükle sarsıldı, cümlenin sonunu duman yuttu.
Teyze gözlerini araladı; bakışı bu kez daha net, daha keskin, içinden geçenleri çıplak bırakır gibiydi. “Cezanı almaya geldin, kızım,” dedi. “Ben sadece hatırlatıyorum.”
Alevlerden yükselen uğultu kulaklarının içinde suyun altındaymış gibi titreşti. Merdiven aralığı, sıcak hava ve dumanla doldukça koridorun ucundan, dış kapı yönünden uzak, boğuk bir siren sesi sızdı. Sanki başka bir semtten, başka bir şehirden geliyordu. Elif dizlerinin üstünden kalktı. Bacakları titredi; bileğindeki acı, zihninde tek keskin noktaya dönüşüp onu ayakta tutuyor gibiydi.
Merdivenlere yöneldi. Her basamakta eli trabzanı bulmakta zorlandı; metal, ter ve is karışımıyla kayganlaşmıştı. Basamak kenarlarında biriken sıcak kül parçacıkları, çıplak ayağına değdikçe iğne gibi batıp minik yanıklar açtı. İkinci kat sahanlığına ulaştığında duman daha da koyulaşmıştı. Ortada kalın, gri bir perde gibi asılı duruyor; içine girenin her nefesini cezalandırıyordu.
Üçüncü kata uzanan merdivenin ortasında durdu. Yukarıdan, açılmamış bir kapının gerisinden sesler döküldü. “Kapı kilitli!” diye boğuk bir erkek sesi bağırdı. “İçeriden kilitli, açılmıyor!”
Arkasından ince, panik dolu bir kadın sesi:
“İçerideyiz! Ne olur… buradayız!”
Elif, basamağın ortasında dondu kaldı. Kafasının içinde sahneler çakıştı: Yukarı koşup kapı kolunu zorlayışı, omzuyla kapıya yüklenişi, içerdekileri koridora çıkarıp kapıları kapatarak alevin yolunu kesmeye çalışması… Hepsi bir anlık, parlak bir olasılık olarak gözünün önünden geçti. Sonra dumanın boğucu gerçeği onu geri çekti.
Altındaki ahşap basamak uzun, tiz bir gıcırtı çıkardı. Ses, kırılmanın habercisi gibi ince bir uyarıydı. Saniyeler sonra basamak çatırdayarak kırıldı. Dizi boşluğa düştü. Bacağı, basamağın sivri kenarına sürtünerek aşağı kaydı; baldırında keskin, yakıcı bir çizik açıldı. Elini yan duvara çarptı, bedenini geriye doğru gerip köprü gibi tuttu; yoksa sırtüstü yuvarlanacaktı. Duvardaki sıva parmaklarının altında un gibi ufalandı. Tırnaklarının arasında beyaz, tozlu parçalar birikti; terle karışıp çamurumsu bir tabakaya dönüştü.
Yukarıdaki adam, öksürükler arasında aynı kelimeleri bir kez daha bağırdı:
“Kapı içeriden kilitli! Açılmıyor!”
Bu kez ince bir çocuk sesi karıştı:
“Yardım edin!”
Ses gerçekten orada mıydı, yoksa Elif’in zihni mi eklemişti, ayırt edemedi. Göğsü daha da sıkıştı. Duman ciğerlerine doldukça her nefes alışında içerde paslanmış bir menteşe kapanıyormuş gibi sert bir şaklama hissetti; göğsü, içerden sürgülenmiş bir kapıya benzemişti.
“Asla başkasının canını kendi çıkarın için tehlikeye atma.”
Cümle, nereden çıktığını unuttuğu bir öğüt gibi içinden yükseldi. Yıllar önce annesinin dudaklarından mı dökülmüştü, yoksa kendi kendine ettiği bir yemin miydi, hatırlayamadı. Şimdi o söz, önüne çekilmiş siyah bir şerit gibiydi. Döngüyü bozmak. Cinayeti çözmek. Kendini bu binanın temeline çivileyen her belgeyi, her kaydı yok etmek. Yukarı çıkarsa…
İtfaiye gelse bile kayıt kalmayacaktı; 6:17 her şeyi silecekti. Bugün fark yaratabilecek tek şey, bodrumda yanan, annesinin el izini taşıyan belgelerin yok oluşuydu. “Özür dilerim,” dedi; kime söylediğini bilmeden. Ses dudaklarının arasından tükürükle birlikte fırladı, dumanın içinde kayboldu.
Yukarıdan erkek sesi bu kez daha keskin, yırtıcı bir tonda indi merdiven boşluğuna.
“O kadın senin için yanıyor!” diye haykırdı. Kelimeler, dumanı yarıp Elif’in göğsüne saplanan bıçaklar gibi indi.
Teyze. Her döngüde merdivenin köşesinde cansız bulduğu, az önce altında hafif nefesler atan beden. “Ben sadece hatırlatıyorum,” diyen ses.
Elif başını kaldırmadı. Üçüncü kata bakmadı; bakarsa ayakları istemsizce yukarı dönecekmiş gibi geldi. Gözlerini yan duvara asılı acil çıkış işaretine sabitledi. Yeşil fonun üstündeki koşan küçük beyaz figür, kapıya doğru hamle ediyordu. Her döngüde oradaydı ama hiç bu kadar dikkatle bakmamıştı.
Merdivenlerden yan tarafa, yangın merdivenine açılan kapıya yöneldi. Elini kolun metaline attığında bileğindeki yanık yine zonkladı; sanki bu hareket, izde yeni bir halka açıyordu. Yukarıdan kadın sesi yırtıldı:
“Ne olur gitme! Buradayız!”
Elif durmadı. Kapıyı itti. Metal, gıcırdayarak açıldı; içeriden gelen hava, dumanın bir kısmını dışarı doğru çekti. Sadece bir saniyeliğine geri dönüp “Geliyorum,” demek istedi. Dönmedi.
Yangın merdiveninin demir basamaklarına adım attığında metal ayağının altında buz kesti. Terle karışınca kayganlaşan yüzey, her adımda onu boşluğa itmeye çalışıyordu. Ellerini yanlardaki demir korkuluklara bastı; metal, tenine kendi kuru soğuğunu bıraktı. Alt katlardan içeride patlayan bir şeyin sesi geldi; belki bir soba, belki bir gaz borusu çatladı. Ardından yükselen yanık metal ve plastik kokusu, rüzgârla birlikte merdivene sürüklendi.
Duman, yan taraftaki boşluktan göğe doğru yükseliyordu. Galata’nın sabah göğü, kirli gri bir perdeyle kapanmaya başlamıştı. Martı sesleri, yangının uğultusunun altında boğuk bir fon gibi inliyordu. Elif demir basamakları tırmanırken her adımda bacak kasları titredi. Baldırındaki çizikler pantolonuna sürtünüyor; ince kumaş acıyı geniş bir alana yayıyordu. Sırtındaki eski bir kesik, her nefes alışta yanarak kendini hatırlattı.
“Ben… yapamam,” diye mırıldandı, adımları bir anlığına durduğunda. Kelimeyi kime söylediğini bilmiyordu; yukarıdaki seslere mi, annesine mi, yoksa içine çömelmiş çocuğa mı. Ama ayakları yine de basamağa uzandı. Fitil kısalmıştı artık; geri dönmek, ona göre değildi.
Çatının ağır kapısına ulaştığında, ciğerlerini dolduracak bir nefes almaya çalıştı. Duman göğüs hizasında yoğunlaştığından her nefes, içini çize çize giriyordu. Elini kapının koluna attı. Metal bu kez parmaklarına sıcak geldi; içeride biriken ısı kapının gövdesinden dışarı sızıyordu. Bileğindeki yanık, temasla erimiş camın üstüne bastırılmış gibi yandı.
Kapıyı itti. Kapı gıcırdayarak açıldı; arkasından sıkışmış duman, özgür kalmış bir hayvan gibi dışarı fırladı. Elif gözlerini kıstı, bir adım atıp kendini dışarı attı.
Çatının gri betonu karşısında uzanıyordu. Etraf, duman perdeleriyle bölünmüş soluk mavi göğün altında boş ve geniş görünüyordu. Rüzgâr, yanan apartmanın yan boşluğundan dolup çatının üzerinden süpürdü. Dizlerinin bağı çözüldü. Kendini betona bıraktı; sırtı zemine çarpınca göğsünden hırıltılı, kırık bir nefes kaçtı. Acı, omurlarından kaburgalarına kadar yayıldı; ama bu acıda bodrumdakinin tersine ferah bir açıklık vardı.
Kollarını göğsünün üstünde topladı. Elinde hâlâ sıkı sıkıya tuttuğu fotoğrafı dizleriyle göğsünün arasına sıkıştırdı. Yarı yanmış kâğıdın pürüzlü yüzeyi, terli tişörtüne yapıştı; is, derisini hafifçe çizdi. Bir süre sadece kendi nefesini dinledi. Göğsündeki hırıltı, yavaş yavaş ritim kazandı; ilk panik dalgası çekildikçe nefesleri daha derin, daha ölçülü hale geldi. Her nefes verişte içinden küçük bir parça daha düştü sanki; ama bu defa düşenlerin yerini boşluk değil, ağır, koyu bir tortu dolduruyordu.
Yan dönüp dizlerini karnına çekti. Kollarını bacaklarının etrafına doladı; kendi kendine sarılır gibi. Omuzları öne kapanınca sırtındaki kesik betona bastı, sızladı. Rüzgâr yanık teninin üzerinde gezindi; serinliğin ince çizgileri yaraların üstünde dolaştı. Acıyı tamamen almıyordu, ama kenarlarını törpülüyor, nefes alacak kadar yer açıyordu. Duman kokusunu seyreltti; aralarına uzak denizden gelen yosun ve mazot karışımı tuzlu bir koku kattı.
Uzakta martılar bağırdı. Sesleri yan binanın duvarına çarpıp ince, metalik bir yankıyla geri döndü. Sokaktan araba kornaları, bir simitçinin boğuk sesi, belki bir çocuğun kısa bir kahkahası yükseliyordu; hepsi, yangının uğultusunun altından sızan sıradan hayat parçalarıydı. Elif gözlerini kapattı. Karanlığın içinde duman kokusunun altından neredeyse fark edilmeyecek kadar ince bir sabun kokusu ayırdı. Çamaşırhanedeki ucuz sabunları hatırlatan, annesinin saçlarından değil, deterjanlı ellerinden yükselen o keskin temizlik.
Göğsündeki sıkışma hafifçe gevşedi. Omuzlarındaki gerginlik çözüldü; kasları, betonun soğuğunu içine çekerken titremesi yavaşladı. “Hâlâ buradayım,” diye fısıldadı. Sözcük, dişlerinin arasından çıkıp rüzgâra karıştı. Ne zaferdi bu, ne de tam bir boyun eğiş. Sadece yangının, çığlıkların, pazarlıkların ortasında hâlâ nefes alıyor olmanın çıplak kabulüydü.
Dizlerini biraz daha kendine çekti. Fotoğrafı göğsünün tam üstüne bastırdı. Fotoğraftaki iki kadın — annesi ve teyze — bu sarılmanın içine sıkıştı şimdi. Sıcak, mutlu bir aile anı değildi bu; ama Elif’e tamamen tek başına olmadığını hissettiren bulanık bir bağ vardı orada. Parmakları fotoğrafın köşelerinde gezindi. Eriyen jelatin ve is karışımı pütürlü, kaygan bir yüzey oluşturmuştu; parmak uçlarında siyah lekeler bıraktı. Silmedi. Elleri hep o siyahı taşısın ister gibi.
Gözlerini açıp göğe baktı. Duman perdeleri arasından sızan soluk mavi bir gök, ağır ağır kayan açık renk bulutları taşıyordu. Bulutların yavaş ilerleyişi, şehrin altında olan bitene kayıtsız başka bir takvim gibiydi. Deniz Arslan’ın yüzü bir anlığına aklına geldi: Galata’nın bir köşesinde sigarayı iki parmağı arasında tutuşu, “Ya, buradan sağ çıkarsak…” diye başlayıp da devamını getiremediği cümleler. Eğer buradan gerçekten “sağ” çıkarsa ona ne anlatacağını düşündü kısa bir an; bu düşünce, aşağıdan yükselen yeni bir sesle kesildi.
Alt katlardan tok bir patlama sesi geldi. Beton, Elif’in sırtının altında hafifçe titredi. Refleksle betona daha sıkı yapıştı; sanki çatının kendisi de bir anlığına boşluğa kayacakmış gibi bacakları kasıldı. Rüzgâr yön değiştirdi. Yanık metal ve plastik kokusu, dumanın içinden fırlayıp çatının üzerine yayıldı. Gözleri yeniden yanmaya başladı; her kırpışta kirpiklerindeki is topakları birbirine sürtündü.
Ayağa kalkıp çatı kapısına dönmeyi geçirdi içinden. Aşağıya, merdiven boşluğuna, belki üçüncü katın penceresine bakmayı. Ama bedeninin ağırlığı, suçluluğun yoğunluğuyla karışıp onu betona çiviledi. Elini kaldırıp bileğine baktı. Yanık iz kızarmış, kabarmıştı; çevresinde koyu, mora çalan halkalar oluşmuştu. Her döngü, bu yanığın etrafına yeni bir çizik ekliyordu sanki.
“Ben… gerçekten katil oldum şimdi,” dedi kendi kendine. Rüzgâr kelimeleri dudaklarından alıp götürdü; geriye dilinde kalan paslı tat kaldı. Bunu polis tutanakları için söylemiyordu, adliyedeki tanım için de değildi. Annesinin, teyzenin, devletin ya da Cihan Korkmaz’ın istediği “fail” kelimesini doldurmak için söylemiyordu. Bu cümle, içindeki son direnç parçasını da yere bıraktığını kabul etmenin cümlesiydi.
Fotoğrafa baktı. Galata Kulesi’nin önündeki o iki gülüş, şimdi başka türlü görünüyordu. Sıradan bir gezinin hatırası gibi değil, bir görev sonrası objektife dönen iki kişi gibiydiler. Arkadaki üniformalı gölgeler, bu yeni bakışla daha seçilir hale geldi. “Beni niye seçtiniz?” diye sordu onlara. Sesinde kırık bir öfke ile şaşkınlığın birbirine dolandığı bir çizgi vardı.
Cevap gelmedi elbette. Ama annesinin yüzündeki gülüşün sert kenarları daha da belirginleşti; gözlerindeki parıltı, Elif’in bildiği şefkatten çok, hesap yapan bir ışığa benziyordu. “Bu kaçıncı yangın?” diye fısıldadı. “Kaçıncı” kelimesi dudaklarının ucunda titredi; tam bir sayı hayal edemedi. Çocukkenki o gece? Bugün? Arada kaç döngü daha?
Bodrumdaki Teslimiyet Formu geldi aklına. Bugünün tarihini taşıyan, imzası atılmış, yırtılmayan, katlanmayan kâğıt. O form, bu rolü kendi isteğiyle kabul ettiğini söylüyordu; ama hafızasında bu isteğin izi yoktu. Belki mesele isteğin ne olduğu değildi. Mesele, neyi yakmayı seçtiğiydi.
Başını yana çevirdi. Çatının kenarındaki paslanmış, camı çatlak duvar saatini o zaman fark etti. Akrep ve yelkovan, isi kaplamış camın arkasında birbirine değecek kadar yaklaşmıştı. Göstergeler 6:18’i işaret ediyordu. Boğazı yeniden sıkıştı. 6:17’yi bekleyen beden, yıllardır alışkanlıkla o dakikaya hazırlanırken şimdi çoktan geçmişti. Sıfırlanma yoktu. Geri sarma yoktu.
Zihninde hiç duymadığı bir tik tak sesi canlandı; ağır, tok, her vuruşta göğsüne çarpan hayali bir ses. Her vuruş “geçti” diyordu; “kaydedildi.”
Alt katlardan, dumanın içinden son bir çığlık yükseldi. Ne dediği seçilemedi; sadece insan sesinin kesilirken çıkardığı o kısa, keskin nota duyuldu. Ardından sessizlik. Önceki günlerde, önceki tüm döngülerde, o çığlıkla birlikte her şey silinirdi. Bugün silinmedi. Beton hâlâ titriyordu. Duman hâlâ yükseliyordu. Elif hâlâ nefes alıyordu.
“Geç mi kaldım, yoksa daha mı erken uyandım?” diye mırıldandı. Soru, çatının boşluğunda asılı kaldı. Yanıtı yoktu. 6:18’in kıpırdamayan rakamları, yeni bir sabahın değil, yeni bir denemenin başladığını fısıldıyor gibiydi.
Elif, göğsüne bastırdığı yanık fotoğrafa bakarken içinden geçen tek net düşünce, ağır bir cümlede toplandı: Demek mesele saat değildi. Mesele, neyi yakmayı seçtiğiydi.
Aşağıda apartmanın içi kızıl, kaynayan bir fırına dönmüşken, gökyüzü ağır ağır aydınlanmaya devam etti. Zaman sıfırlanmamıştı. O hâlâ buradaydı. Ve bu bozulmuş sabahın, ondan hangi rolü oynamasını isteyeceğini, daha kimse söylememişti.