3 / 35
Чтение
Şafağın gri aydınlığı, sarayın yüksek pencerelerinden sızarak soğuk koridorlara henüz can verememiş soluk bir sis gibi yayılıyordu. Elif Bahar, çıplak ayaklarının altındaki mermerin buz gibi dokusuyla irkildi; taşın soğuğu, ince derisinden geçip doğrudan kemiklerine saplanan görünmez iğneler gibiydi. Diğer kadınlarla birlikte avluda sıraya girdiğinde, sabahın bu erken saatindeki sessizlik sadece titreyen nefeslerin hışırtısıyla bozuluyordu. Yanında duran Meryem’in omuzları zangır zangır sarsılıyor, genç kızın dişlerinin birbirine vuruşu mermer sütunlarda yankılanıyordu. Elif, bakışlarını karşıdaki yüksek duvara sabitleyerek zihnindeki o korkunç görüntüyü, babasının kütüphanesinden yükselen kara dumanları kovmaya çalıştı. Göğsündeki o keskin sızı, her solukta kaburgalarına batan bir kıymık gibi varlığını hatırlatıyordu.
Hacer Hatun, elindeki ağır kehribar tesbihi şakırdatarak koridorun karanlığından bir gölge gibi sıyrıldı. Kadının sert adımları, mermer zeminde birer kırbaç şaklaması gibi yankılanıyor, her bir cariyenin önünde duraksadığında avludaki hava biraz daha ağırlaşıyordu. Hacer Hatun’un bakışları, avını süzen bir şahinin keskinliğiyle her bir yüzü, her bir kıvrımı tarıyordu. Elif’in önüne geldiğinde durdu; kadının üzerindeki eski ama titizlikle temizlenmiş entariyi incelemeye başladı. Hacer’in yüzündeki derin çizgiler, fırtınalar görmüş bir arazinin çatlaklarını andırıyordu. Elif, bakışlarını yere indirmek yerine kadının buz mavisi gözlerine dikti; bu, sarayda nadir görülen bir dik başlılıktı.
"Bu entarinin kolundaki sökük nedir, Elif Hanım?" diye sordu Hacer Hatun. Sesi, sabahın durağanlığını ortadan ikiye bölen bir ustura kadar keskindi.
Elif Bahar, omuzlarını dikleştirerek ciğerlerini soğuk havayla doldurdu. "Geceden kalma bir kaza efendim, tamir etmeye vaktim olmadı," dedi. Sesi, içindeki fırtınaya rağmen göl yüzeyi kadar durgun çıkmıştı.
Hacer Hatun, Elif’in çenesini nasırlı parmaklarıyla sertçe kavrayarak başını yukarı kaldırdı. "Şimdiye kadar burada vakit, senin keyfine göre akmaz; saray disiplini, tek bir yabani otun bile barınamadığı, kusursuzca budanmış bir bahçedir," dedi. Elif, kadının parmaklarındaki soğukluğun tenini yakışına rağmen dişlerini sıktı; çenesindeki baskı arttıkça sabrının sınırlarını zorluyordu. Hacer Hatun, kadını bir kenara iterek sıranın geri kalanına doğru ilerledi. Elif, arkasından yükselen kısık sesli kıkırdamaları ve Meryem’in endişeli bakışlarını hissedebiliyordu. Yanaklarına yayılan o sıcak utanç dalgasına rağmen başını bir santim bile eğmedi.
Teftişin ardından Elif, gümüş odasına, gün boyu sürecek olan o ağır vazifeye gönderildi. Odanın loş ışığı altında, masaların üzerine dağ gibi yığılmış devasa tepsiler, şamdanlar ve ibrikler donuk bir griyle parlıyordu. Gümüş cilasının geniz yakan, kimyasal kokusu odaya girer girmez genzini sızlattı. Meryem ve diğer birkaç kız, çoktan işe koyulmuşlardı; ellerindeki bezleri metale sürterken çıkan o tiz ses, odanın tek melodisiydi. Elif, kendisine ayrılan köşeye geçerek ağır, işlemeli bir tepsiyi önüne çekti. Bezini cilaya batırıp dairesel hareketlerle ovmaya başladığında, metalin soğukluğu parmak uçlarına geçti.
"Duydun mu, Yavuz Karahan Beyefendi bu akşam saraya geliyormuş," diye fısıldadı Meryem. Elindeki şamdanı hırsla ovarken gözleri heyecanla parlıyordu.
Elif, elindeki bezi gümüşe daha sert bastırarak cevap vermedi. Yavuz Karahan ismini duymak, midesinde bir düğümün kördüğüm olmasına yetti. Meryem, Elif’in sessizliğini bir davet sayarak yanına sokuldu ve sesini iyice alçalttı. "Valide Sultan ile yeni düzenin sınırlarını, yeni haritaları konuşacaklarmış diyorlar. Sarayın tüm dengeleri değişecekmiş."
Elif Bahar, babasının yanan kitaplarının küllerini bu adamın ellerinde görmüş gibi hissetti. Yavuz Karahan’ın o kibir kokan, her kelimesi zehirli birer ok olan konuşma tarzı zihninde yankılandı. "Bazı şeyler yıkılmalı ki, yenileri için yer açılsın," demişti o gün Karahan, alevler kütüphanenin tavanını yalarken.
"Bizim işimiz gümüş parlatmak Meryem, devletin temellerini tartışmak değil," dedi Elif, sesindeki mesafeyi bir kalkan gibi kullanarak.
Meryem dudak büküp işine döndü. "Hep böyle soğuksun Elif, sanki bu sarayda bir misafirmişsin, her an gidecekmişsin gibi davranıyorsun," diye söylendi. Elif, gümüşün üzerindeki bulanık yansımasında kendi yorgun gözlerini gördü. Bir zamanlar babasının kütüphanesinde nadide yazmaların tozunu alan parmakları, şimdi yabancı bir hanedanın ihtişamını parlatıyordu. Bu oda, onun için demir parmaklıkları olmayan, duvarları cilalı metalden örülmüş bir hapishaneydi. Her bir sürtme hareketiyle, geçmişinden bir parçanın daha silinip gittiğini, ellerinin nasırlaştığını duyumsuyordu.
Öğle vaktine doğru odanın kapısı ağır bir gıcırtıyla açıldı. Hacer Hatun’un ağır ipek kaftanının hışırtısı, odadaki tüm fısıldaşmaları bir bıçak gibi kesti. Kadının beraberinde getirdiği öd ağacı ve ağır tütsü kokusu, gümüş cilasının keskinliğini bir anlığına bastırdı. Elif, oturduğu yerden kalkarak saygıyla eğildi. Hacer Hatun, masaların arasında ağır adımlarla dolaşarak parlatılan parçaları tek tek, bir sarraf titizliğiyle inceledi. Elif’in önündeki tepsiye geldiğinde durdu ve parmağını pürüzsüz metalin üzerinde gezdirdi.
"İşçiliğin temiz, Elif Hanım; babanın kitaplarına gösterdiğin özeni gümüşe de yansıtmışsın," dedi Hacer Hatun. Sesi bu kez daha alçak, daha derin bir tondaydı. Elif, bu sözün bir övgü mü yoksa kalbine saplanan bir iğne mi olduğunu tartmaya çalıştı.
"Vazifemi yapıyorum efendim," dedi Elif, sesini olabildiğince düz ve duygusuz tutmaya gayret ederek.
Hacer Hatun, Elif’in gözlerine öyle bir baktı ki, genç kadın bir an için ruhunun okunduğunu sandı. "Sarayda sadece ellerin değil, dilin de temiz olmalı; burada duvarların bile kulakları, yerdeki taşların bile hafızası vardır," dedi. Elif, kadının ne demek istediğini anlamıştı; Meryem ile olan konuşmaları çoktan birilerinin kulağına gitmişti. Hacer Hatun odadan çıkarken arkasında bıraktığı o ağır koku, Elif’in ciğerlerini yakmaya devam etti. Genç kadın yerine otururken ellerinin zangır zangır titrediğini fark etti; korku, omurgasından aşağı süzülen bir buz parçası gibiydi.
Akşama doğru Elif’in parmakları uyuşmuş, beli ise sürekli bükülmekten kaskatı kesilmişti. Odadaki diğer kızlar yavaş yavaş dağılırken, o son bir şamdanın üzerindeki lekeleri çıkarmak için kalmıştı. Yorgunluktan bitap düşmüş bir halde odadan çıktığında, sarayın koridorları artık tamamen karanlığın hükmü altındaydı. Ayakları onu istemsizce mutfak tarafına, ocağın yayılan sıcaklığına doğru sürükledi. Mutfağa girdiğinde, taze pişmiş tarhana çorbasının o tanıdık ve huzur veren kokusu burnuna çalındı. Ocağın başında duran yaşlı kadın, Elif’i görünce yüzündeki çizgiler yumuşadı.
"Gel bakalım kızım, yüzün kireç gibi olmuş, ferin sönmüş," dedi kadın, elindeki kepçeyi tencereye daldırarak.
Elif, ocağın yanındaki küçük iskemleye çöktü ve kadının uzattığı sıcak kaseyi iki eliyle kavradı. Çorbanın damağını yakan sıcaklığı, gün boyu bedenine yerleşen o mermer soğukluğunu bir nebze olsun dağıttı. Yaşlı kadın, Elif’in omuzlarına eski ama kalın bir yün şal attı; yünün kaba dokusu, genç kadının ruhuna dokunan bir şefkat gibiydi.
"Sağ ol teyze, bugün bitmek bilmedi," dedi Elif, sesi ilk kez bu kadar yumuşak ve savunmasız çıkarak. Yaşlı kadın, Elif’in saçlarını okşayarak yanına oturdu.
"Bu saray mermerden yapılmıştır kızım, mermer ise ne kadar yıkarsan yıka gözyaşı tutmaz, içine çekmez," dedi yaşlı kadın, sesi bir ninni gibi ritmikti. Elif, çorbasından bir yudum daha alarak kadına baktı.
"Bazen o mermerin ağırlığı altında ezildiğimi, nefesimin kesildiğini hissediyorum," dedi Elif.
Yaşlı kadın, ocağın çıtırtıları eşliğinde Elif’in elini tuttu; kadının elleri toprak gibi sert, çatlak ama güven vericiydi. "Dışarıda fırtına kopsa da, içerideki ateşi sönük tutmamalısın; senin ateşin o kitapların küllerinden doğan hatıradır," dedi. Elif, kadının bu bilgeliği nereden bulduğunu merak etti ama sormadı; sadece bu anın huzuruna sığındı. Mutfaktaki bu kısa mola, ona yarınki mücadele için ihtiyaç duyduğu gücü vermişti.
Yatakhaneye dönmek üzere mutfaktan ayrıldığında, sarayın koridorları artık tamamen karanlığa gömülmüştü. Elif, elindeki küçük mumla önünü görmeye çalışarak yasaklı koridorlardan birinin yakınından geçiyordu. Uzaklardan gelen bir baykuşun uğultusu, gecenin sessizliğini daha da tekinsiz kılıyordu. O sırada, koridorda yankılanan tok ve aceleci ayak sesleri, Elif’in göğüs kafesinde hapsolmuş bir kuş gibi çırpınan kalbini durduracak noktaya getirdi. Elindeki mumun titrek alevi, duvarlardaki devasa gölgeleri canlandırıyor, sanki mermer sütunlar üzerine doğru devrilecekmiş gibi bir his uyandırıyordu.
Genç kadın, yakalanma korkusunun verdiği o keskin adrenalinle mumun alevini parmaklarının ucuyla söndürdü; geriye sadece fitilden yükselen ince, gri bir duman ve zifiri karanlık kaldı. Sırtını soğuk duvara yasladığında, mermerin sızısı entarisinin ince kumaşını delip tenine işledi. Nefesini tuttu, ciğerlerindeki havayı bile sessizce tahliye etmeye çalışarak karanlığın bir parçası olmayı bekledi. Koridorun köşesinden beliren karaltı, elindeki fenerin ışığını sadece önüne düşürerek ilerliyordu. Işığın hüzmesi, yerdeki toz zerrelerini ve mermerin üzerindeki damarları bir anlığına aydınlatıp tekrar karanlığa gömüyordu.
Gelen kişi, ağır adımlarla ama belli bir gizlilikle yürüyordu; kaftanının hışırtısı, sessizliği bir bıçak gibi yırtıyordu. Elif, bu heybetli gölgenin Yavuz Karahan olduğunu ancak o yaklaştığında, üzerine sinmiş olan o ağır, geniz yakan tütün ve öd ağacı kokusundan anlayabildi. Yavuz Bey, sanki peşinde görünmez bir düşman varmışçasına sık sık arkasına bakıyor, koridorun derinliklerini süzüyordu. Tam Elif’in saklandığı sütunun birkaç adım ötesinde durduğunda, adamın yüzündeki o her zamanki küçümseyen nezaketin yerini gergin bir dikkat almıştı.
Yavuz Karahan, kaftanının iç cebinden aceleyle bir şey çıkarmaya çalışırken, parmaklarının arasından kayan küçük bir kağıt rulosu sessizce yere düştü. Adam, düşen nesnenin farkına varmadan, elindeki diğer belgeyi düzelterek hızlı adımlarla karanlık koridorun sonundaki büyük meşaleli kapıya doğru ilerledi. Elif, olduğu yerde çakılı kalmıştı; ayak parmakları mermerin buz gibi yüzeyinde donmuş gibiydi. Kalbi o kadar şiddetli vuruyordu ki, bu sesin boş koridorda yankılanıp Yavuz Bey’i geri döndüreceğinden korktu. Ancak adam, arkasına bakmadan köşeyi dönüp gözden kayboldu.
Sessizlik, bir kez daha sarayın bu yasaklı bölgesine ağır bir yorgan gibi serildi. Genç kadın, dizlerinin titremesine engel olmaya çalışarak saklandığı yerden çıktı. Yerdeki beyaz kağıt rulosu, koridorun sonundaki uzak meşalenin cılız yansımasıyla soluk bir yıldız gibi parlıyordu. Elif bir an için duraksadı; bu kağıdı almanın, doğrudan kor ateşle oynamakla eşdeğer olduğunu biliyordu. Babasının yanan kütüphanesini, o alevlerin arasında yok olan binlerce sayfalık emeği düşündü. Bilgi, her zaman bir bedel ödetirdi ve Elif, o bedeli ödemeye çoktan alışmıştı.
Parmakları soğuktan uyuşmuş bir halde eğildi ve kağıdı kavradı. Kağıdın dokusu, alışılmışın dışında sert ve kaliteliydi; üzerine basılan mühür ise henüz tamamen kurumamış gibi hafif, isli bir koku yayıyordu. Tam o sırada, koridorun diğer ucundan bir başka ayak sesi daha duyuldu. Bu seferki sesler daha düzenli, daha askeri bir disiplinle geliyordu. Elif, kağıdı hemen göğsüne, entarisinin içine saklayarak ters yöne doğru koşmaya başladı. Karanlıkta yolunu bulmak imkansızdı ama içgüdüleri onu yatakhaneye giden dolambaçlı yollara sürüklüyordu.
Bir köşeyi dönerken, karşısında devasa bir gölge belirdi ve Elif, sert bir göğse çarparak geriye doğru sendeledi. Düşmek üzereyken, güçlü bir el kolunu kavradı ve onu dengede tuttu. "Bu saatte burada ne işin var, Elif Hanım?" diye sordu bir ses. Bu, Demir Yılmaz’ın o derin ve sakin sesiydi. Demir Çavuş, elindeki feneri hafifçe yukarı kaldırarak kadının solgun yüzünü aydınlattı. Bakışları, Elif’in gözlerindeki o ele avuca sığmaz korkuyu ve göğsünde sakladığı elinin titreyişini anında yakalamıştı.
Demir’in yüzünde, savaşın ve yılların bıraktığı o yorgun ama dikkatli ifade vardı. Elif’in kolunu tutan eli, bir kelepçe kadar güçlü ama bir o kadar da korumacıydı. Elif, sesindeki titremeyi bastırmaya çalışarak, "Uykum kaçtı Demir Çavuş, biraz hava almak istedim," dedi. Kelimeler ağzından dökülürken, yalanının ne kadar zayıf kaldığının farkındaydı. Demir, kadının gözlerinin içine bakarak sessiz kaldı; bu sessizlik, binlerce sorudan daha ağırdı. Adamın üzerindeki hafif barut ve ter kokusu, Elif’e dış dünyadaki gerçek mücadeleyi hatırlattı.
Demir Yılmaz, bir an için Elif’in göğsüne sakladığı eline baktı, sonra tekrar kadının yüzüne döndü. "Burası hava alınacak bir yer değil, burası fırtınanın merkezidir," dedi Demir, sesi her zamankinden daha kısık ve uyarıcıydı. "Hacer Hatun seni yatakhanede bulamazsa, bu sefer seni mermer avludaki o küçük sökük için fırçalamakla kalmaz. Hemen odana dön."
Demir, Elif’in kolunu bıraktı ama bakışlarını ondan ayırmadı. Genç kadın, adamın bu mesafeli uyarısının altında yatan gizli yardımı hissetti. Demir, orada ne bulduğunu sormamıştı ama bildiğini belli etmişti. Elif, sadece başıyla hafifçe selam vererek yanından hızla geçip gitti. Yatakhaneye ulaştığında, diğer kadınların düzenli nefes alışverişleri odanın ağır havasına karışıyordu. Meryem, köşedeki yatağında derin bir uykudaydı; yüzünde, gün boyu gümüş parlatırken çektiği yorgunluğun izleri vardı.
Elif, kendi yatağına oturdu ve sırtını duvara yaslayarak göğsündeki kağıdı çıkardı. Elleri hala zangır zangır titriyordu. Dışarıda rüzgar, sarayın yüksek pencerelerini dövüyor, sanki içerideki bu sırrı dışarı çıkarmak istiyordu. Genç kadın, kağıdı yavaşça açtı; mühürlü kısmın üzerindeki balmumu hafifçe çatlamıştı. Kağıdın üzerindeki yazılar, eski ve ağdalı bir dille kaleme alınmıştı ama Elif’in dikkatini çeken şey kelimeler değil, kağıdın en alt köşesindeki o küçük, neredeyse görünmez işaret oldu.
Bu, iç içe geçmiş iki zeytin dalı ve ortasında duran minik bir kitap sembolüydü. Elif’in boğazı düğümlendi, gözleri doldu. Bu işaret, babasının yanan kütüphanesindeki en nadide eserlerin cildine vurduğu özel mühürdü. Sadece babasının ve onun en yakın dostlarının bildiği, ailevi bir simgeydi bu. "Baba..." diye fısıldadı Elif, sesi karanlık odada kaybolup gitti.
Bu kağıt, Yavuz Karahan’ın elinde ne arıyordu? Babasının kütüphanesi yandığında her şeyin yok olduğunu sanmıştı ama şimdi, o küllerin arasından bir parça, bu soğuk mermer sarayın koridorlarında karşısına çıkmıştı. Bu kağıt, ya babasının mirasına giden yolun ilk anahtarıydı ya da Elif’in bu saraydaki sonunu hazırlayacak olan idam fermanı. Genç kadın, kağıdı sıkıca avucunda sıktı; artık sadece hayatta kalmak için değil, bu sırrın peşinden gitmek için de bir nedeni vardı. Yarın, sarayın o ihtişamlı ama soğuk duvarları arasında yeni bir mücadele başlayacaktı ve Elif, bu sefer elinde sadece bir bezle değil, bir hançer kadar keskin bir bilgiyle savaşacaktı.