Bölüm 27: Kırık Mühür ve Sessiz Çığlık
Rüzgâr, kasabanın yanık taş duvarlarına çarparak ıslık çalıyor, penceremin pervazındaki çatlaklardan Içeri sızan soğuk hava, görünmez bir el gibi boğazımı sıkıyordu. Böylece gaz lambasının titrek alevi, duvarlarda dans eden gölgeleri devasa canavarlara dönüştürürken, masanın üzerindeki boş kâğıtlar bana, ben onlara bakıyordum. Saatlerdir aynı cümleyi kurmaya çalışıyor, her seferinde kalemin ucunu mürekkep hokkasına batırıp, tek bir harf bile yazamadan geri çekiyordum. İçeride dışarıda, geceye hükmeden o tekinsiz sessizlik vardı. Demir Yılmaz yoktu. Yavaş yavaş bu gerçek, zihnimin odalarında yankılanan bir top sesi gibiydi; sağır edici, yıkıcı ve kaçınılmaz. Binbaşı Reşat Bey'in o resmi, buz gibi tavrıyla "Kayıp" dediğI anı hatırladım. Öldü dememişti ama gözlerindeki o kaçamak ifade, kelimelerin sakladığı hakikati haykırıyordu. Dikkatle demir, benim hırslarımın, o lanet kütüphaneyi yeniden kurma inadımın bedelini ödemişti. Oda her nefeste küçülüyordu. Sessizce ayağa kalktım. Ahşap döşeme, ağırlığımın altında inledi. Hızla odanın köşesindeki sandığa doğru yürüdüm, kapağını kaldırdım ve Içinden babamdan kalan o eski, deri ciltli kitabı çıkardım. Sayfaların arasında kurutulmuş bir manolya yaprağı duruyordu; kırılgan, kahverengi, ölü. Yine de tıpkı şu an hissettiğim umut gibi. Demir'in o güven veren, dağ gibi duruşu olmadan, bu kasabanın kurtlar sofrasında bir gün daha nasıl ayakta kalabilirdim?" Sen bir piyonsun Elif," demişti Yavuz Karahan o Iğrenç nezaketiyle. Belki de haklıydı. Şahı korumak Için feda edilen piyonlar. Bu sefer ama burada şah kimdi? Kapının kolu yavaşça aşağı indi. Nefesimi tuttum. Kilitli değildi. Ardından bu saatte, bu lanetli hükümet konağının misafirhanesine kim gelirdi? Yavuz'un adamları mı? Yakınlarda yoksa Reşat Bey'in vicdan azabı mı? Kapı gıcırtıyla aralandı ve eşikte ufak tefek, gölgeye sarınmış bir silüet belirdi. Bununla birlikte, leyla. Gözleri, o kocaman, her şeyi gören ama hiçbir şeyi söyleyemeyen kara gözleri, korkuyla değil, telaşla parlıyordu. Üzerindeki yamalı hırkası sırılsıklamdı; dışarıda yağmur başlamış olmalıydı. İçeri süzüldü, bir kedi sessizliğiyle kapıyı arkasından kapattı ve sırtını ahşaba yaslayıp derin bir nefes aldı." Leyla?" dedim fısıltıyla, sesimdeki titremeye engel olamayarak." Ancak bu saatte. Biri seni gördü mü?" Tam o anda başını hızla iki yana salladı. Islak saçlarından damlayan sular omuzlarına düşüyordu. Bana doğru birkaç adım attı, sonra durdu. Elleri titriyordu. Üstelik, avucunu bana doğru uzattı. Parmakları sıkıca kapalıydı, sanki dünyanın en değerli hazinesini saklıyordu. Yavaşça yavaşça yanına gittim. Elimi onunkinin altına koydum. Yakında leyla, parmaklarını açtı. Avucuma düşen şey, soğuk metal bir nesneydi. Derhal küçük, pirinçten yapılmış, ucu yamulmuş bir anahtar. Ve yanında, buruşmuş, çamura bulanmış bir kâğıt parçası." Bir kez daha bu ne?" diye sordum, anahtarı ışığa tutarak. Şimdiye kadar leyla, elleriyle havada hızlı şekiller çizmeye başladı. Önce kendi göğsüne vurdu, sonra parmağıyla dışarıyı, kasabanın kuzeyini Işaret etti. Ardından iki elini birleştirip başının altına koydu; uyuma Işareti yaptı. Nihayetinde sonra aniden gözlerini açıp ellerini bileklerinden çaprazladı. *Demir. *
"Demir'den mi?" dedim, kalbim göğüs kafesimi döverken." Dışarıda o yaşıyor mu?" Leyla'nın yüzünde belirsiz bir ifade oluştu. Ama bilmiyordu. Ama bunu, onun kaldığı yerde bulmuş olmalıydı. Önce demir'in, o yangın yerine dönen hayatında sığındığı tek liman olan Leyla'nın evinde. Buruşuk kâğıdı açtım. Şimdi mürekkep yağmurdan dağılmıştı ama el yazısı tanıdıktı. Demir'in o köşeli, sert, askeri nizamdaki harfleri. Aşağıda sadece üç kelime okunabiliyordu:
*. değirmen. Zemin. Artık kayıt. *
Gözlerimi kâğıttan ayırıp Leyla'ya baktım." Eski su değirmeni mi?" Sonunda leyla başını salladı. Sonra elini boğazına götürüp kesme Işareti yaptı. Daha sonra tehlike. Çok büyük tehlike. Demir Yılmaz, gitmeden önce bir iz bırakmıştı. Yine beni korumak Için kendini ateşe atan adam, giderayak bile bana bir yol haritası çizmişti. O an, Içimdeki korku yerini başka bir şeye, daha sert, daha keskin bir duyguya bıraktı. Yas tutma zamanı değildi. Eğer Demir bir ipucu bıraktıysa, bu sadece bir veda değildi; bu bir görevdi." Gitmem lazım," dedim, sesimdeki kararlılık kendimi bile şaşırttı. Leyla kolumu tuttu, gözleri yalvarır gibi bakıyordu. Orada gitme diyordu. Dışarısı kurtlarla dolu." Nihayet bekleyemem Leyla," dedim, elimi onun omzuna koyarak." Eğer o yaşıyorsa, eğer bir ihtimal varsa. Hemen bu anahtar bir şeyi açıyor. Ve o şey, Yavuz Karahan'ın sonu olabilir." Pelerinimi omuzlarıma aldım. Leyla, bir an tereddüt ettikten sonra geri çekildi, ama gitmedi. Sonra kapının yanında durup dinlemeye başladı. Koridorun boş olduğunu Işaret etti. Karanlık koridorlarda ilerlerken, zihnimdeki sis dağılmış, yerini berrak bir amaca bırakmıştı. Artık kurban değildim. Burada artık sadece kütüphanesini düşünen o naif kız değildim. Demir'in yokluğu, Içimde kayadan yol açan nehir gibi bir iradeyi serbest bırakmıştı. Bu sırada hükümet konağının arka kapısından çıktığımda, yağmur yüzüme bir tokat gibi çarptı. Çamur, ayak bileklerime kadar sıçrıyordu. Kasaba uykudaydı ama bu, gözlerin kapalı olduğu anlamına gelmezdi. Gölgelerin arasında, her köşe başında bir tehdit pusuya yatmış olabilirdi. Eski su değirmeni, kasabanın çıkışında, nehrin en hırçın aktığı yerdeydi. Bunun yerine, yıllar önce terk edilmiş, çatısı çökmüş, sadece taş duvarları ayakta kalmış bir harabe. Oraya gitmek, intiharla eşdeğerdi. Aniden ama Demir'in notu orayı Işaret ediyordu. Sokaklarda hayalet gibi süzülerek ilerledim. Tam ana meydanı geçip, çarşı yoluna sapacaktım ki, bir ses beni olduğum yere mıhladı." Nereye böyle, gecenin bu vaktinde, Elif Hanım?" Ses, karanlığın Içinden, bir bıçak gibi sıyrılıp gelmişti. Döndüm. Ve hacer Hatun, elinde bir fenerle, yıkık bir dükkânın saçakları altında duruyordu. Yüzündeki çizgiler, fenerin ışığında derin vadilere benziyordu. Gözleri kısıktı, şüpheyle bakıyordu. Ama bu bakışta eskisi gibi saf bir nefret yoktu; daha çok, yorgun bir merak vardı." Hacer Teyze," dedim, sesimi sabit tutmaya çalışarak." Uyku tutmadı." "Uyku, vicdanı rahat olana uğrar kızım," dedi Hacer Hatun, bir adım öne çıkarak. Çizmeleri çamurda şapırdadı." Yukarıda senin vicdanın rahat mı? O delikanlı. Öyle bile olsa demir Çavuş. Senin yüzünden mi yandı?" Bu soru, göğsümün ortasına saplanan bir ok gibiydi. Yalan söyleyemezdim. İnkâr edemezdim." Bilmiyorum," dedim dürüstçe. Yağmur saçlarımı yüzüme yapıştırıyordu." Ama öğrenmeye gidiyorum. Eğer benim yüzümden başına bir şey geldiyse, bunu düzeltmeden ne uyku girer gözüme ne de mezarımda rahat yatarım." Hacer Hatun, feneri biraz daha yukarı kaldırdı. Işık, gözlerimdeki yaşı ve öfkeyi aydınlattı. Bir süre sessizce beni inceledi. O, evlatlarını toprağa vermiş bir kadındı. Kaybın kokusunu, acının tadını bilirdi. Benim yüzümde gördüğü şey, bir suçlunun kaçışı değil, bir yasçının isyanıydı." Yavuz Bey'in adamları," dedi aniden, sesi fısıltıya dönüşerek." Köprünün başında bekliyorlar. O taraftan geçemezsin." Şaşkınlıkla ona baktım. Beni ihbar etmesini, bağırıp herkesi uyandırmasını bekliyordum." Neden söylüyorsun bunu?" Hacer Hatun, omuzlarını dikleştirdi." Ben bu kasabanın namusunu beklerim Elif Hanım. Yavuz Bey, parasıyla her şeyi satın alabileceğini sanır. Ama Hacer'in ölü evlatlarının hakkını satın alamaz. O adamda bir çIğlik var. Süt bozuk, maya tutmuyor." Derin bir nefes aldı ve eliyle batı tarafındaki patikayı Işaret etti." Bostanların arkasından dolaş. Dikenliktir, üstünü başını yırtar ama kimse görmez. Git, ne yapacaksan yap. Ama o oğlanın kanını yerde koma." "Sağ ol," dedim, boğazım düğümlenerek." Söz veriyorum Hacer Teyze. Söz." Hacer Hatun cevap vermedi, sadece arkasını dönüp karanlığın Içine doğru yürüdü. Onun bu beklenmedik desteğI, Içimdeki ateşI harlamıştı. Artık yalnız değildim. Bu kasabanın taşında, toprağında hala bir vicdan kırıntısı vardı. Bostanların arasından geçerken dikenler bacaklarımı çizdi, pelerinimi yırttı ama acıyı hissetmedim. Zihnim, değirmene odaklanmıştı. Oraya vardığımda, nehrin gürültüsü yağmurun sesini bastırıyordu. Değirmenin çarkı yıllar önce durmuştu ama su hala aynı hiddetle akıyor, taşları dövüyordu. İçeri girdim. Küf, çürümüş tahta ve nehir yosunu kokusu genzimi yaktı. Fenerim yoktu, gözlerimin karanlığa alışmasını bekledim. Yıkık duvarların arasından süzülen zayıf ay , Içeriyi hayaletimsi bir griye boyuyordu. *. zemin. *
Notta böyle yazıyordu. Demir'in bahsettiğI zemin neresiydi? Eski öğütme taşının olduğu yere doğru ilerledim. Zemin, kaygan taşlarla kaplıydı. Dizlerimin üzerine çöktüm, ellerimle taşları yoklamaya başladım. Soğuk, parmak uçlarımı uyuşturuyordu. Her taş, her çatlak, her yosun parçası. Bir ipucu arıyordum. Dakikalar saatler gibi geçti. Umutsuzluk, soğuk bir sarmaşık gibi bedenimi sarmaya başlamıştı ki, parmaklarım bir taşın kenarındaki boşluğa takıldı. Diğer taşlar gibi harçla sabitlenmemişti. Oynuyordu. Tırnaklarımı taşın kenarına geçirdim, tüm gücümle asıldım. Taş, gıcırtıyla yerinden oynadı ve yana kaydı. Altında, karanlık bir boşluk vardı. Elimi o boşluğa soktum. Kalbim, kopma noktasına çekilen ip gibi gerilmişti. Parmaklarım, muşambaya sarılı bir pakete değdi. Paketi çıkardım. Leyla'nın verdiğI anahtarı cebimden çıkardım. Paketin Içinden küçük, kilitli bir kutu çıktı. Anahtar, kilide mükemmel bir şekilde uydu. *Klik. *
Kutunun kapağını açtığımda, Içinde Demir'in o meşhur siyah defterini değil, bir tomar belge ve bir harita buldum. Ama en üstte, Demir'in el yazısıyla yazılmış bir not daha vardı. *"Elif, bunu okuyorsan ben başaramadım demektir. Reşat Bey'e güvenme. O sadece emirlere uyar, adalete değil. Yavuz, kasabanın tapularını sahte vekaletlerle üzerine geçiriyor. Kanıtlar bu kutuda. Ama asıl mesele bu değil. Yavuz yalnız çalışmıyor. İstanbul'dan gelen sevkiyatlar. Onlar erzak değil Elif. Silah. Sınır ötesine giden silahlar." *
Okuduklarım karşısında kanım dondu. Bu sadece bir yolsuzluk meselesi değildi. Bu, vatana ihanetti. Yavuz Karahan, savaşın külleri üzerinden kendine bir imparatorluk kurarken, ülkeyi yeni bir ateşe atıyordu. Demir bunu çözmüştü. Ve bu yüzden "yok" edilmişti. Belgeleri titreyen ellerimle karıştırırken, haritanın üzerindeki kırmızı Işaret dikkatimi çekti. İşaret, kasabanın dışındaki eski maden ocaklarını gösteriyordu." Demek buradaymış." Kendi sesim, boş değirmenin duvarlarında yankılandı. Ancak yankı yalnız değildi. Dışarıda, yağmurun ve nehrin sesine karışan başka bir ses duydum. Çatırtı. Bir dalın kırılma sesi. Sonra, ağır botların ıslak zeminde çıkardığı o tok ses. Birisi buradaydı. Belgeleri hızla kutuya tıkıştırdım, kutuyu pelerinimin altına sakladım. Ayağa kalktığımda, değirmenin girişindeki o devasa, yıkık kemerin altında bir gölge belirdi. Uzun, geniş omuzlu bir silüet. Elinde bir tabanca vardı ve namlusu doğrudan bana çevriliydi." Bunu bulacağını biliyordum Elif Hanım," dedi tanıdık, buz gibi bir ses. Ama bu ses Yavuz'a ait değildi. Daha resmi, daha disiplinli, daha. Yorgun bir sesti. Binbaşı Reşat Bey. Üniformasının düğmeleri, zayıf ışıkta parlıyordu. Yüzü gölgede kalmıştı ama duruşundaki o tehditkâr sakinlik, her şeyi anlatıyordu. Demir'in notundaki uyarı zihnimde çınladı: *Reşat Bey'e güvenme. *
"Siz." dedim, geri geri giderek. Sırtım soğuk değirmen taşına çarptı." Siz de mi onunla birliktesiniz?" Reşat Bey, bir adım daha yaklaştı. Silahı titretmiyordu." Ben düzenle birlikteyim Elif Hanım," dedi. Sesi, bir mahkeme kararını okur gibi duygusuzdu." Yavuz Bey bir parazit olabilir ama o, bu bölgenin istikrarı Için gerekli bir kötülük. Demir Çavuş bunu anlamadı. O, dünyayı siyah ve beyaz olarak görüyordu. Oysa dünya gri, Elif Hanım. Kapkara bir gri." "Demir nerede?" diye bağırdım, korkumu öfkeme katarak." Onu öldürdünüz mü?" Reşat Bey, başını hafifçe yana eğdi." Henüz değil. Ama bu gece, elinizdeki o kutuyla birlikte, nehre düşüp boğulan talihsiz bir kadın hikayesi yazacağız. Ve Demir Çavuş, sevdiğI kadını koruyamadığı Için kahrından firar etmiş bir asker olarak anılacak." Silahın horozunu kaldırdı. O metalik ses, değirmenin Içinde bir idam hükmü gibi yankılandı. Kaçacak yerim yoktu. Arkamda nehir, önümde devletin silahını tutan bir hain. Elimdeki kutuyu göğsüme bastırdım. Demir'in mirası. Babamın vasiyeti. Hepsi bu kutudaydı. Gözlerimi Reşat Bey'in karanlıkta parlayan gözlerine diktim. Korkuyordum, evet. Bacaklarım titriyordu. Ama zihnimin bir köşesinde, küllerin arasından filizlenen o inatçı bahar dalı kıpırdadı." Hikayeyi siz yazamazsınız Binbaşı," dedim, sesimdeki titremeyi bastırarak." Kalem artık benim elimde." Ve o anda, değirmenin üst katındaki çürümüş ahşap kirişlerden bir gıcırtı daha geldi. Reşat Bey'in bakışları saniyelik bir refleksle yukarı kaydı. Bu benim tek şansımdı. Ya nehrin soğuk sularına atlayıp şansımı deneyecektim ya da. Kendimi yana, eski çarkın boşluğuna doğru attım. Reşat Bey'in silahı patladı. Kurşun, az önce durduğum yerdeki taşı parçalarken, ben karanlığın, suyun ve bilinmezin kucağına doğru düşüyordum. Suyun soğukluğu bedenimi bir bıçak gibi kestiğinde, aklımda tek bir düşünce vardı: *Bu son değil. Bu daha başlangıç. *Ciğerlerimi yakan o ilk nefesle suyun yüzeyine çıktığımda, gece zifiri bir karanlığa bürünmüştü. Akıntı, sanki görünmez ellerle ayak bileklerime yapışmış, beni dibe çekmeye çalışıyordu. Elimdeki kutuyu kaybetmemek uğruna tek kolumla, azgın sulara karşı beyhude bir savaş vererek kıyıya doğru kulaç attım. Suyun soğuğu kemiklerime Işliyor, dişlerim kontrolsüzce birbirine çarpıyordu; ancak durmak, ölümün buzdan kollarına teslim olmak demekti. Yukarıdan, uçurumun tepesinden bir el fenerinin cılız suyu taradı. Işık huzmesi, nehrin bulanık yüzeyinde meşum bir arayıcı gibi geziniyordu." Nehrin aşağısını tutun!" diye kükredi Binbaşı Reşat Bey. Sesi, rüzgarın uğultusunu yararak aşağıya, saklandığım sazlıklara ulaştı." O kutuyla birlikte kaçmasına izin veremeyiz." Kendimi kıyıdaki söğüt ağacının sarkan dallarının altına, balçığa gömülmüş eski bir taş duvarın dibine attım. Çamur, ıslak elbiselerime yapışarak beni olduğumdan daha ağır hissettiriyordu. Nefesimi tuttum. Kalbim, göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi atıyordu. Islak saçlarımı yüzümden çekerken, yaslandığım taşın üzerindeki oymayı fark ettim. Ayın bulutların arasından sıyrılan solgun , yosun tutmuş taşın üzerindeki sembolü aydınlattı: Babamın not defterinin kenarına çizdiğI o tuhaf, Iç Içe geçmiş üçgenler. Bu bir tesadüf olamazdı; akıntı beni rastgele bir kıyıya değil, haritanın Işaret ettiğI o kör noktaya sürüklemişti. Ancak bu keşfin verdiğI umut kırıntısı, hemen tepemde, çalılıkların arasında duyduğum ağır bir postal sesiyle tuzla buz oldu. Bir dal çıtırtısı, gecenin sessizliğinde bir top patlaması kadar gürültülüydü. Başımı kaldırmaya cesaret edemeden, burnuma rüzgarla taşınan o tanıdık, metalik barut kokusu doldu. Biri, hemen üzerimde, namlusunu karanlığa doğrultmuş bekliyordu.