Bölüm 9: Nemli Kâğıtta Saklı Cinayet: Onu Korumak İçin Öldürmek
"Onu korumak için onu öldürdüm." Cümle, mektubun ortasında, silinmemiş tek çizgi gibi saplanmış duruyordu. Mürekkep solmuş, kâğıt nemden dalga dalga kıvrılmıştı; ama o satır, hâlâ neredeyse siyaha yakın, inadına koyuydu. Harflerin uçları, çatlak dudaklar gibi çatallaşmıştı; sanki söylemeye cesaret etmemeleri gerekeni söylemiş, sonra da susup kalmışlardı. Elif’in parmak uçları titreyerek kâğıda değdi. Lifler, nemle yumuşamış, parmağı üzerinde kayarken ince ince eziliyordu. Burnuna önce küf kokusu çarptı, hemen ardından eski sigara dumanına karışmış demir ve nemli tahta kokusu. Boğazının gerisinde hafif metalik bir tat gezindi.
"Onu… korumak için," diye fısıldadı. Ses, kendi kulağına bile ulaşmayan ince bir çizik gibiydi. "Onu… kim, lan?"
Sözcükler, antikacı dükkânının boğuk sessizliğine karışıp dağıldı. Raflara dizilmiş, kimsenin artık bakmadığı çerçeveli fotoğraflar, sararmış kitaplar, kulbu yapıştırılmış porselen fincanlar, çatlak vazo ağızları… Hepsi, terk edilmiş hafızaların yan yana dizildiği bir morg sırasını andırıyordu. Dışarıdaki sisin arasından süzülen sabah ışığı, vitrin camından içeri kırılıp rafların üzerine düştü; gölgeler uzadı, kısaldı, tekrar uzadı, sanki birileri görünmezce nefes alıp veriyordu.
Tam o esnada, Elif titreyen eliyle mektubu bıraktı. Parmak uçlarında ince bir karıncalanma tırmanmaya başladı; kâğıdın liflerinin arasında dolaşan sıcak bir şey, derisinin altına doğru ağır ağır sızıyormuş gibiydi.
***
Dükkâna girdiği an, paslı anahtar avucunda soğuk ve ağır bir taş gibi duruyordu. Demir, nemli derisine yapışmış, avucunun içini terlemişti. Kapının üstündeki çıngırak, beklediği o parlak tınıyla çınlamadı; boğazı sıkılmış bir hayvan gibi hırıltılı, kısa bir ses çıkarıp yerine sarktı. Tezgâhın arkasındaki kambur adam, oturduğu yerden doğrulmaya bile üşenecek kadar yorgun görünüyordu. Gözlüklerinin üzerinden Elif’e kısa bir bakış attı, sonra başını eğip kâğıtların arasına gömülür gibi yaptı.
İçerideki hava ağır ve nemliydi. Elif, teninin üzerinde ince bir yapışkan tabaka varmış gibi bir hisle ilerledi. Her nefes alışında, boğazından aşağı bayat çay tortusunu andıran bir tat sürükleniyordu. Omzundaki eski bıçak yarası, sanki dikişleri yeniden çekiliyormuş gibi sızladı; sol kolunu kaldırırken kasları gerildi, omuz başı sertleşti. Paslı anahtarı masaya bırakmadı. Elinde tuttu. Avucunun içine biraz daha bastırdı; metalin ince dişleri, çizikli deriyi yoklarken kızarıklıklar kabarıp hafifçe yandı.
"Kitaplık," demişti daha içeri adımını atar atmaz. "Arka taraf. Eski bir aile evinden gelen bir şey olmalı. Dikey, koyu ceviz. Çekmecesi kilitli."
Antikacı başını kaldırmış, bakışlarını onun üzerinde gezdirmişti. Gözlerinde merak yoktu, hoşnutsuzluk da yoktu. Yalnızca, çok uzun süredir aynı şeyleri görmüş olmanın getirdiği yorgun bir kabulleniş duruyordu.
"Burada her şey eski aile evi, kızım," dedi. İstanbul Türkçesinin pürüzsüzlüğü yoktu sesinde; boğazda taşlı bir anadilin üstüne sonradan yerleşmiş bir dilin kesik ritmi vardı. "Hangisini ararsın sen?"
Elif dudak kenarını dişiyle hafifçe ısırdı. Konuşmadı. Anahtarı daha sıkı kavradı; tırnakları, avucundaki metale bastı. Nefesini düzenlemeye çalışırken dışarıdan Galata’nın sabah sesleri duyuldu: demir kepenklerin açılış gıcırtısı, uzaktan gelen bir vapur düdüğünün boğuk sesi, bir yerden yükselen motor homurtusu. Hepsi, kulağında tıkalı bir kulak hissiyle, kalın bir perde arkasından geliyordu.
"Bu anahtar," dedi nihayet, sesi düz ama kararlı. "Bir şeye uyacak. Sen bilirsin."
Adamın bakışı anahtara indi. Göz kapakları ağır ağır kısıldı. Perdenin arkasından sızan solgun ışık, saçındaki gri tellerin arasında dolaşıp alnındaki çizgilere takıldı.
"Pasının rengi eski," dedi, gözlerini kısarak. "İçeride yirmi yıl, belki daha çok. Dişleri ince. Yine de sıfır kilit değil. Konak işi değil. Heh…"
Omzunu hafifçe silkerek ayağa kalktı. Sandalyenin altındaki tahta, hafif bir iniltiyle karşılık verdi.
"Gel bakalım," diye mırıldandı. "Yakınlarda bir yerdeysen aradığın, o anahtar seni buldurur."
Rafların arasından ağır ağır yürüdüler. Havasızlık, tahta ve eski kâğıt kokusunu yoğunlaştırmıştı. Elif parmaklarını raf kenarına sürttüğünde, toz ince bir bulut halinde havalandı, genzini doldurup onu öksürüğe zorladı. Nefes almak bir anlığına zorlaştı, göğsünün içine soğuk, yoğun bir sis çöktü.
Kitaplık, duvara yaslanmış büyük bir kütle olarak duruyordu. Koyu ceviz rengi yer yer kabarmış, cilası çoktan silinip matlaşmıştı. Üst raflardaki ciltli kitapların sırtları çatlamış, deri kapaklar birbirine yapışıp kabuk kabuk olmuştu.
"Bu," dedi adam, başıyla işaret edip geriye çekilirken. "Anlattığın bu olabilir. Dün… daha doğrusu geçen hafta bir kamyon eşyayla geldi. Dosyası eksik. Sahibini yazmamışlar."
Elif’in boğazı kurudu. Yutkunurken kızaran gırtlak hareket etti.
"Nereden geldi?" diye sordu. Kelime boğazını çizer gibi geçti.
Adam yine aynı umursamaz hareketle omzunu silkti. Yüzünde bir şey saklamaya çalışan birinin telaşı yoktu; bilmek istemediği şeylerden uzak durmaya yemin etmiş biri gibiydi.
"Depodan depoya gezer bunlar," dedi. "Son durağı ben miyim, bu mahalle mi, bilmem. Sen bak. Aşağıda uyarsa, anahtarın seni çağırır."
Tezgâhına doğru geri dönerken adımları yavaştı, her adımda tahta zemin hafifçe inledi. Elif kitaplığa yaklaştı. Anahtarı diğer eline aldı, başını yana eğdi. Ceviz ağacının liflerinden, eskimiş verniğin altından acımsı bir koku yükseliyordu; diliyle damağını ıslattığında, aynı acılık ağzına yayıldı.
Kitaplığın orta kısmında gereksiz bir derinlik vardı. Kitapların arkasında, dikine uzanan ince bir boşluk çizgisi belli belirsiz seçiliyordu. Elini aradan içeri uzattı. Parmakları soğuk tahtaya değdi. Biraz yoklayınca, tahta perdenin ardında metalin dişe gelen hafif bir çıkıntısını buldu. Anahtarın başını, dar boşluğa doğru itti. Parmakları tahta kenarına takılıp çizilirken hafif acılandı. Anahtarı aralıktan içeri yönlendirdi. Metal metale değince çıkan hafif tıkırtı, dükkânın ağır sessizliğinde duyulmayacak kadar küçüktü; ama bileğinin içinden yukarı doğru yürüyen ince bir titreme hissetti.
Anahtarı çevirdi. Ardında saklanan kilit, içten gelen boğuk bir klikle açıldı. Kitaplığın alt kısmı, içi boşalmış gibi hafifçe öne oynadı. Elif, yan kenarları iki eliyle kavradı; odun liflerinin pürüzleri parmak uçlarına değdi. Tüm gücünü kullanıp çekti. Kitaplık azıcık kaydı ama bu bile yetti. Duvara gömülü dar bir çekmece ortaya çıktı.
Üzerindeki metal kulbun çevresindeki tahta, geri kalan yüzeyden daha koyu, daha parlaktı; yıllar boyunca aynı noktaya dokunmuş bir elin yağını emmiş gibiydi. Elini uzattı. Parmakları metal kulpu kavradığı anda, demirin tenine buz gibi ve keskin değdiğini hissetti. Refleksle elini geri çekmek istedi ama çekmedi. Kaslarını geren bir inatla çekmeceyi boşluktan dışarı çekti. Çekmece hafifti; ama içinden, ağır bir koku yükseldi. Nemlenmiş kâğıt, eski mürekkep, hafif çürük bir tat… ve çok zayıf, neredeyse seçilemeyecek kadar ince bir demir kokusu.
Kan.
***
İçeride, titizlikle katlanmış sararmış bir kâğıt duruyordu. Kaymasın diye etrafına, bir çocuk avucu büyüklüğünde bir fotoğraf sıkıştırılmıştı. Fotoğraf, siyaha çalan gri tonlarında; dört kenarı yıpranmış, köşeleri hafifçe kalkmıştı. Bir merdiven boşluğunda çekilmişti. Beton duvarların önünde iki çocuk duruyordu. Biri saçları omuzlarına dökülen, ince uzun bir kız; diğeri daha küçük, yüzü gölgede kalmış, hatları seçilmiyordu.
Elif fotoğrafı alırken parmakları titreyen bir merakla köşelerden tutmaya çalıştı. Kâğıt nemden yumuşamış, değdiği deriye hafifçe yapışıyordu. Fotoğrafın parlak tabakası bazı yerlerde kabuk kabuk dökülmüştü; parmağı değdikçe minik beyaz çizikler oluştu, yüzlerin üzerinden ince yarıklar geçti. Çocukların yüzleri bulanıktı. Üstteki çocuk, ona benziyordu. Belki. Şakağının hafif çıkıklığı, kaşlarının aralığı, çenesinin keskinliği… Bunlar, zihninin sisli koridorlarında bir an parlayıp hemen dağıldı. Belki de sadece boşlukları kendi suretiyle doldurma huyuydu.
Altındaki katlı kâğıt, sanki daha ağırdı. Elini uzattı. Kâğıdın köşesine dokunduğu anda derisinin altında ince bir yanma başladı. İncecik bir ateş, damar kenarlarından yürüyormuş gibi ilerledi. Elini geri çekmedi. Nefesi hızlandı, göğsü tekrar daraldı. Yine de kâğıdı tutup çekmeceden çıkardı.
Kâğıdı açarken eskimiş lifler çıtırtıyla karşılık verdi; yağmur yemiş, sonra güneşte kuruyup incelmiş bir dalın kırılmayla esneme arasındaki sesi gibi. Harfler koyu mavi bir kalemle yazılmıştı. Bazı yerlerde mürekkep yayılmış, harflerin kenarları bulanıklaşmıştı. Ortadaki "Onu korumak için onu öldürdüm." cümlesi ise sanki daha sonra, daha sert bastırılmış farklı bir kalemle eklenmişti; çizgileri daha derin, daha koyuydu.
Elif’in kulaklarında kalp atışının tok, düzenli vuruşu yankılandı. Mektubun başına baktı. Sol üst köşede titrek ama net bir tarih duruyordu. Yirmi yıl önce. Gün, ay, yıl… hepsi yazılmıştı. O tarihin zihninin bir yerinde, eski bir duvarın içine gömülü, yüzeyi ele değmeyen ağır bir taş gibi durduğunu fark etti.
Gözleri satırları takip ettikçe harfler yer yer silikleşiyor, yer yer derinleşiyordu. Bazı kelimeler su çekmiş gibi şişmiş, okunmaz hale gelmişti.
"…çok geç kaldım. …sesler… merdiven…
…o gece sen uyurken…"
Soluk mürekkep, gözlerinin önünde dalgalandı. Harfleri seçmeye çalışırken kaşlarının arasına keskin bir ağrı saplandı; sanki kafatasının iç yüzeyine kızgın bir tel basılıyor gibiydi. Elini alnına götürdü, avucuyla bastırdı. Parmağının altında sıcak, hızlı bir nabız attı. Dudakları aralandı.
"Kimi?" dedi kısık bir sesle. "Kimi korumak için?"
Mektup sessizdi. Harfler, kâğıda gömülmüş, cevap vermiyordu.
***
Antikacı, tezgâhın arkasından onu izliyordu. Nefes alış verişi bile duyulmuyordu; yalnızca sokaktan, simit satan birinin çatallı, kalın sesi sisin içini yarıp içeri giriyordu. Mektubun kenarlarını tutan parmaklarındaki yanma sürüyordu. Karıncalanma bileğine doğru yürüdü, dirseğine ulaştı. Sanki ince bir bıçak, derisinin hemen altında geziniyor, damarların üzerinden kayıyordu.
Elif dişlerini sıktı. Mektubu bırakmadı.
"Bu kimin eşyası?" diye sordu, gözlerini mektuptan ayırmadan.
Adam bir süre hiç konuşmadı. Yakındaki rafa dönüp görünmez bir tozu üflüyormuş gibi yaptı. Dudakları kıpırdandı ama ses çıkmadı. Sonra yavaşça konuştu.
"Depo fişinde sadece bir soyadı vardı," dedi. "Okunmuyordu. Islanmış. Akmış. Böyle olunca kimse aramaz zannettim."
Elif, mektubu katlamaya çalıştı. Parmakları titredi. Kâğıt kıvrıldığı yerden incecik bir yırtık açtı. Çıkan ses, tırnağın taze deriyi çizmesindeki ince hışırtıyı hatırlattı. Boynunun arkasındaki tüyler diken diken oldu.
"Fotoğraf?" dedi, sesi alçak ama sert. "Onu da depodan almışsın."
Adam başını hafifçe salladı.
"Çekmece öyle geldi," dedi. "Ben sadece… yer açtım. Bazı eşyalar yer arar, kızım. Sen de… yer arıyorsun belli ki."
"Soyadı," dedi Elif. Bakışını sonunda kâğıttan çekip adama kaldırdı. "Harflerin yarısı da kalsa bir şey kalır. Ne gördün?"
Adamın dudaklarının kenarında belirsiz bir çizgi oluştu. Ne gülümsemeye benziyordu ne de yüzüne çöken bir hüzne. Daha çok, mezar taşındaki silinmiş bir harfi parmağıyla yoklayan birinin ifadesiydi.
"Bir ‘D’ vardı," dedi sonunda. "Arkasından eğri bir çizgi… belki ‘e’… belki ‘i’. Sonrasında hepten dağılmış. Kâğıt da, mürekkep de. O soyadı çoktan gömülmüş. Sen niye kazıyorsun, bilemem."
Elif’in boğazında pas tadıyla karışık bir küfür yükseldi. Yutkunurken dili damağına yapıştı. Mektubu dikkatle katlayıp iç cebine yerleştirdi. Kâğıt göğsüne değdiği anda içeriye bir sıcaklık doldu, sanki göğüs kafesinin içine bir el uzanıp kalbin etrafını kavradı. Ritmi bozuldu. Artık sayamayacağı kadar düzensiz atıyordu.
Paslı anahtarı diğer cebine soktu. Metalin tenine değmesiyle omzundaki eski yara ince bir çizgi gibi sızladı. Tezgâha birkaç banknot bıraktı.
"Fotoğrafla birlikte alıyorum," dedi. "Fiş… istemiyorum."
Adam paraya bakmadı. Yüzüne de bakmadı.
"Burada fiş olan tek şey, eşyanın kendi hatırası," dedi, başını hafifçe eğerek. "Onu sen taşıyacaksan, benden günah gitti."
Elif cevap vermedi. Kapıya yöneldi. Çıngırak bu kez ince, net, kısa bir ses çıkardı. Dışarıdaki sis yüzüne nemli bir örtü gibi çarptı. Sabahın nemi tenine yapıştı; omurgasından aşağı ince bir titreme indi.
***
Sokağa adım atar atmaz başındaki ağrı keskinleşti. Kaldırım taşları gözünün önünde hafifçe dalgalandı, binaların kenar çizgileri eğilip büküldü. Eski taş binaların arasında ilerlerken, adımlarının tok sesi kulaklarının içinde yankılandı. İç cebindeki mektup ağırlaşıyordu. Sıradan bir kâğıt değil de küçük, yoğun bir taş parçası taşıyormuş gibi hissetti. Her nefes alışında göğsüne bastırıyor, sanki onu içeri, kaburgalarının altına gömmek istiyordu.
Bileğinin iç tarafında boncuk gibi ter damlaları belirdi. Elini cebine götürdü. Kumaşın altından mektubun sert köşesine dokunduğu anda derisinin altında yeni bir yanma, ince bir çizgi halinde kıvrılarak ilerlemeye başladı. Zaman kaydı. Galata’nın dar sokakları daha da daraldı. Binalar birbirine yaklaşmış, aralarındaki boşluklar dar birer yarığa dönüşmüştü. Çıkışlar uzaklaştı.
Sokağın ucundaki gökyüzü parçasına takıldı gözü. Sis perdesinin arkasından solgun bir beyazlık sızıyordu. Adım atmak istedi; dizlerinin altındaki kaslar boşaldı. Vücudunun altına hafif ve yorgun bir boşluk doldu. Göğsünden başına, suyun altına çekiliyormuş gibi ağır bir dalga yükseldi. Göz kapaklarının içi kararıp etrafı yuttu.
Kaldırım taşlarının soğuk yüzeyi yanağında sert bir iz bıraktı. Sonrasını hatırlamadı.
***
Ne kadar zaman geçti, bilmiyordu. Döngülerin içinde zaten süre duygusu gevşemişti. Uyanırken ilk hissettiği, bileğinde yanan keskin acı oldu. Gözlerini araladığında, yüzüne yakın bir kaldırım taşının üzerinde yarım yanmış bir sigara izmariti gördü. Henüz tam sönmemişti; ince bir duman çizgisi sisli havaya karışarak yukarı kıvrılıyordu. Yanık tütün ve kâğıt kokusuna, alt notada hafif bir plastik yanığı karışmıştı.
Nefesini toparlayıp doğrulmaya çalıştı. Avuçlarını taşa dayadı; pütürlü yüzey, derisini zımpara kağıdı gibi sürttü. Sol bileğine baktı. İç kısmında deri, yeni çizilmiş gibi kızarmıştı. İnce, uzun, tek hamlede açılmış bir çizik. Kenarları hafif kabarmış, üzerinde kurumuş kanın koyu kahverengi bir çizgisi uzanıyordu.
Kardeşinin ölümü.
Beyninin arkasında sertçe patlayan bir görüntü: Bir banyo. Aynanın karşısında ince bilekler. Çini zemine düşen su damlalarıyla karışan kırmızı. Musluk başından süzülen su, giderin çevresinde dönenen koyu bir halka. Yüz net değildi. Sadece su içinde çoğalan kırmızının hareketi, duvarlara sıçrayan gölgeler…
Elif bileğini avucuna aldı. Parmakları yaranın etrafını yokladı. Her dokunuşta derinin altında ince bir elektrik kıvılcımı çaktı. Omzundaki bıçak yarası birden sızladı; kaburgalarının arasında eski kırığın bulunduğu yer, nefes alırken içini dürten keskin bir çizgiye dönüştü. Döngü, bedeninin arşivine yeni bir satır ekliyordu.
"Artık kaçamam," diye fısıldadı. Boğazı kupkuruydu, sesi çatallaşmıştı.
Kime söylediğini kendisi de bilmiyordu; sokağın taşlarına mı, cebindeki mektuba mı, bileğindeki izlere mi.
Ayağa kalktı. Dizleri titredi ama altındaki taşların sertliği, istemeden de olsa ona bir denge verdi. Sokak aynı sokaktı. Uzaktan simitçinin sesi hâlâ geliyordu. Fırından yeni çıkan ekmeğin hafif ılık buğday kokusu, sisin içinde seyreldi. Yine de her şeyin üzerine ince bir tül gerilmiş gibiydi; sanki gerçeklik bir adım geriye çekilmiş, Elif’le arasında ince bir cam bırakmıştı.
Cebindeki mektubun ağırlığı değişmemişti. Yalnız, kâğıdın göğsüne daha derine battığı hissi artmıştı.
***
Mahallenin biraz ilerisinde, eski apartmanların sıralandığı bir sokak uzanıyordu. Çocukluğunda burada dolaştığını biliyordu; ya da öyle sanıyordu. Taş basamaklar yer yer kırılmış, basamakların kenarları yosun tutmuştu. Binaların sıvaları dökülmüş, pencerelere çiçek saksıları dizilmiş, çoğunun toprağı kurumuş, bazıları gür yeşil yapraklarla taşmıştı.
Birinci kattaki dairenin penceresinde yaşlı bir kadın, elinde küçük bir bezle pervazı siliyordu. Elif onu fark ettiği anda, kadın başını kaldırdı. Bakışı önce boşluğun bir noktasında asılı kaldı, sonra bir anda Elif’in yüzüne kilitlendi. Gözleri beklediğinden parlaktı; yaşlı insanların gözlerine sinen donukluk yoktu. Dipte saklanmış, kolay kolay sönmeyecek bir ateş gibi yanıyordu.
Kadının elindeki bez havada asılı kaldı. İnci taşlı, eski bir yüzük, parmağında küçük bir parıltı yakaladı. Sabahın solgun ışığı, yüzüğün etrafında kırılıp kadının buruşuk parmaklarında gezindi.
"Sen…" dedi kadın, ince ve kısık bir şaşkınlıkla. "Sen o gün de buradaydın, değil mi?"
Elif durdu. Altındaki taş, bir an olduğundan daha sert geldi. Boğazındaki pas tadı geri döndü. Dilinin ucunda, küfle karışık nane aroması belirdi; çocukken ezerek yediği şekerlerin hayali.
"Paranoyam mı, yoksa döngünün oyunu mu, ayıralım," diye düşündü.
Kadına doğru bir adım attı. Yüz hatlarını dikkatle inceledi. Yanağındaki ince çizgiler, göz altındaki mor halkalar, dudak kenarındaki derin kırışık… Yabancıydı. Ama gözlerindeki o yanık bakış tanıdıktı. Bodrum katında gün sayan çocuğun duvar yazılarındaki o sıkışmış harflerin bakışını andırıyordu.
"Ne gün?" dedi Elif, sesini olabildiğince sabit tutmaya çalışarak. "Hangi gün?"
Kadın önce, soruyu duymamış gibi başını içeri çevirdi. Bezi bir kenara bıraktı. İçeride bir şey aranmaya başladı. Eski bir dolabın kapısı gıcırdarken ahşap eklemler, yılların yorulmuşluğuyla sızlanır gibi ses çıkardı.
Kadın, elinde renkli kâğıda sarılı küçük bir şekerle geri döndü. Kâğıdın üzerinden bile hafif bir nane kokusu yükseliyordu; serin, keskin. Elif’in ağzının içi farkında olmadan sulandı.
Kadın pencere pervazına dayandı. Elini aşağı uzattı.
"Al kızım," dedi. "Sen… o zaman da sevmiştin. Belki hatırlarsın."
Elif, tereddütle elini uzattı. Parmakları kadının parmaklarına dokunduğunda, derisinin kuru ama içten sıcaklığını hissetti. İnci yüzüğün metal kısmı parmağına soğuk bir halka gibi değdi. O dokunuşta zaman, içi oyulmuş bir anın içine gömüldü.
"Ben," dedi Elif, düzensiz nefesini toparlamaya çalışarak, "ben kimdim o gün?"
Kadının yüzünde, kelimelerin açamayacağı kadar eski bir acı kıvrıldı. Göz kenarında ince bir titreme belirdi. Bir şey söylemek istediği belliydi; dilinin ucuna gelen sözler boğazında takıldı.
"Kapı açık kaldı o gün," dedi sonunda, bakışları Elif’in yüzünde ama sanki yıllar öncesinin içinden bakıyormuş gibi. "Çocuklar koşuyordu. Sen… merdivenin başında duruyordun. Devamını sorma."
Elif’in parmaklarındaki şeker kâğıdı, terden hafif ıslandı. Balık şekline bakmadan kâğıdı yavaşça açtı. İçindeki şeker parlak mavi ve beyaz tonlarındaydı; minik kuyruğu biraz kırılmıştı. Şekeri dilinin ucuna koydu. Nane tadı bir anda ağzının içini doldurdu. Serinlik boğazından mideye kadar inip içerdeki yanmayı kısa süreliğine bastırdı.
"O gün…" dedi tekrar, bu kez daha yumuşak bir sesle. "Hangi gündü? Tarih?"
Kadın başını iki yana salladı. Pencereden içeri doğru bir adım çekildi. Bir eliyle kanadı tutarken, diğer eliyle yüzündeki ince tüyleri okşar gibi geçti.
"Takvimler," dedi, sesi yarı alaycı, yarı kırık. "Bazı günleri yazmaz kızım. Yazsa da kimse o rakamlara bakmaz. Sen… burada olduğunu bil yeter."
"Ben…" diye başlamıştı Elif. Kadın hareketle sözünü kesti. Pencere koluna uzanıp kanadı kapatmaya başladı. Cam kapanırken sadece bir cümle sığacak kadar bir zaman kaldı.
"Sen o gün de buradaydın. Bu da yeter, kızım."
Pencere kapandı. İnci yüzük, camın arkasında kısa bir parıltı olarak göründü, sonra o da kayboldu. Elif, sokağın ortasında, ağzında yavaşça eriyen naneli balık şekeriyle bir an dengesini yitirdi. Dilinin altında eriyen serinlik ile bileğindeki çizginin sızısı birbirine karıştı. Derin bir nefes aldı; sisli havanın ekşi nemi ciğerlerine doldu. Yaşlı kadının yüzündeki acı, kendi yüzüne yapışmış gibi hissettirdi.
***
Galata Kulesi’nin eteklerine yaklaştığında, gün sisin içinden zar zor seçilebilen donuk bir aydınlığa dönmüştü. Kuleyi çevreleyen küçük parkta birkaç bank diziliydi; hepsi ıslaktı. Taş zeminde ince bir su tabakası vardı, bastığı yerde ayakkabısının altı hafif kaydı. Islak taşın ağır kokusu burnuna doldu; yağmur saatler önce dinmiş ama kokusunu hâlâ çekmemişti.
Boş bir banka oturdu. Metal, pantolonunun ince kumağından sızıp kalçasından omurgasına kadar soğuk bir çizgi çekti. Ellerini dizlerinin üzerine koydu. Parmaklarını açıp kapadı; damarlarının üzerinde dolaşan yanma hâlâ ince ince sürüyordu.
İç cebine uzandı. Mektup, sanki kendi çıkmak ister gibi dışarı doğru, göğüs cebinin astarını germişti. Parmakları kâğıdın köşesine değince, bu kez yanma daha hafif ama daha derin, kemikte yankılanan bir sızıya dönüştü. Kâğıdı çıkarıp dizlerinin üzerine serdi. Gökyüzünden süzülen solgun ışık harflerin üzerinden geçti. Solmuş mürekkep, kimi yerde siyaha yakın, kimi yerde neredeyse yok olmuş griye dönmüştü.
Satırları yeniden okumaya başladı. Ağrının nereye saplanacağını bile bile yürüyen biri gibi, cümlelere yaklaştı.
"…o akşam geldiğinde, ben çok yorgundum. Sen yukarıdaydın. O ise bodrumda bekliyordu. Biz anlaşma yapmıştık. Onu koruyacaktım. Dosyaları verecektik. Onu alıp götüreceklerdi. Bizim kapımız çalınmayacaktı. Ama sen, kızım… sen o gün aşağı indin."
Bazı yerlerde cümleler kesilmişti. Kelimeler suya düşmüş kâğıtlar gibi dağılmış, yerlerinde mavi lekeler kalmıştı. Elif’in gözleri "sen o gün aşağı indin" cümlesinde takıldı. Dilinin ucundaki nane tadı çoktan bitmiş, yerini bayat demir tadı almıştı.
Devamını okudu.
"Merdiven seslerini duydum. İki çift adım. Bir ağır, bir hafif. O sana bakınca… gözlerindeki şeyi görmemem gerekirdi. Gördüm. Seni alacaklardı. Onu değil. Ben de…"
Sonrasındaki satır, tamamen dağılmıştı. Kâğıdın üzerinde yalnızca belirsiz mavi gölgeler kalmıştı. Elif, parmak ucuyla o lekelerin üzerinden geçti. Kaybolmuş cümlelerin altındakini zihninden çekip çıkarmaya zorlamak istedi. Başının içindeki ağrı bir anda şiddetlendi. Sanki kafatasının içinde biri, küçük bir bıçakla harf kazıyordu.
Alt satırda yeniden netleşen tek bir cümle belirdi:
"Onu korumak için onu öldürdüm."
"Onu…" diye fısıldadı Elif, dudakları zor hareket ederek. "Hanginizi, ha?"
Gözlerinin önünde merdivenler belirdi. Eski bir apartmanın beton merdivenleri. Rutubetten kararmış duvarlar, yanmayan bir ampul, tavanın köşelerinde siyah lekeler. Bir çocuk merdivenlerde. Sonra biri daha. Birinin elinde bir şey. Bıçak değil. Başka bir ağırlık. Sesler. Tam bağırış değil, daha çok sıkışmış fısıltılar. Bir kapı. Soğuk metal. İçeriden gelen boğuk bir çığlık.
Görüntü bir anda kesildi. Başının içinde kısa bir uğultu patladı. Kulaklarının içinde, uzaklardan fren yapan bir trenin tiz sesi duyuldu. Gözleri karardı. Mektubu sıkıca kavradı; kâğıt avuçlarının içinde kırıştı. Nefesi hızlandı, göğsü daraldı. Göz kapaklarını sık sık kırpıştırdı.
Gözlerinin köşesinde biriken ıslaklığı şimdiye kadar hep geri itmişti. Bu sefer bırakmadı. Gözyaşları önce kirpiklerine asılı kaldı, sonra ağır ağır yanaklarından aşağı süzüldü. Soğuk havada kaygan taşlara düşen su damlaları gibi, sessiz ve inatçı.
Şehrin uğultusu geride derin bir fon sesine dönüştü. Uzakta bir korna çaldı. Yakında bir çaycının tepsisinden metal bardakların çınlaması geçti. Elif, kuleye bakan bankta yalnız oturuyordu ama etrafında, yılların birikmiş sessizliği vardı; yüzü olmayan bir kalabalık, nefesini tutup onu izliyordu.
Gözyaşı dudaklarına ulaştığında tuzlu tadı hissetti. Dilini çıkarıp dudaklarını yaladı; tuzun altından hafif bir kâğıt posası tadı geldi. Sanki mektubun lifleri, gözyaşına karışıp ağzına sızmıştı.
"Eğer…" diye mırıldandı, sesi çizgi halinde. "Eğer onu korumak için onu öldürdüyse… ben… kimi ihanet ettim?"
Göğsünde yeni bir sızı dolaştı. Mektubu dizlerinin üzerinde düzeltti. Yırtılmış yeri parmaklarıyla yan yana getirdi. Bu kez kaybolan cümleleri tamamlamaya kalkmadı. Tahmin, her seferinde baş ağrısını ince bir çizikten keskin bıçağa çeviriyordu.
Mektubun alt kısmında silik bir ek fark etti. Farklı bir el yazısıydı bu. Daha küçük, aceleyle atılmış. Sanki biri mektubu katlayıp saklamadan hemen önce bir iki kelime daha sıkıştırmaya çalışmıştı.
"Merdivenle su arasında kaldın. Birini ittin, birini çektin. Seçtin. Ben senin yerine ödedim."
Elif’in göz bebekleri büyüdü. Kalbinin atışı bir an tökezledi. Merdivenle su. Bodrum ve dışarısı. Birini itmek, birini çekmek. Bedeninde, aynı anda iki farklı ağırlık yankılandı. Biri koluna asılan ince bir bilek; diğeri omzuna yüklenen ağır bir beden. Hangisini tuttuğunu, hangisini bıraktığını hatırlamıyordu. Ama kaslarının hafızası, yıllar boyunca susmuştu; şimdi, kollarında boşlukla doluluk arasındaki farkı yeniden hatırlıyordu.
"Ben oradaydım," diye fısıldadı, nefesi sis gibi havaya karışırken. "Ama hatırlamıyorum."
Sözcükler dudaklarının şekliyle birlikte yüzünde yeni bir hakikate dönüştü. Unutmanın artık onu korumadığını, tam tersine en keskin yerden kestiğini fark etti.
Mektubu katlamadan dizinde bekletti. Rüzgâr hafifçe kâğıdın köşelerini kaldırdı; soğuk hava, bacaklarına, bileklerine, yüzüne değdi. Saçlarının ıslak uçları rüzgârla yüzüne çarptı, yanaklarındaki kurumuş gözyaşıyla karıştı. Omzundaki bıçak yarası, kaburgalarındaki eski kırık, bileğindeki taze çizik aynı anda sızladı. Sanki içlerinde ince bir ateşin ucu dolaşıyormuş gibiydi. Geçmiş artık sadece zihninde değildi; derisine yazılmıştı.
"Paslı anahtar," diye düşündü, gözleri mektubun üzerinde. "Kapıyı açmak için değil… beni geri döndürmek için dedin."
Cebindeki anahtarın ağırlığını hissetti. Elini mektuptan çekip cebine götürdü. Metal, parmaklarının arasında sert ve soğuktu. Dişlerini yokladı; her çıkıntı, yeni bir hatırlamanın eşiğinde bekliyordu.
Eğer merdivenle su arasında kalmışsa, eğer birini itip birini çekmişse, eğer babası "Onu korumak için onu öldürdüm" demişse… o zaman kardeşinin intiharı yalnızca bir intihar değildi. Bir seçim, bir anlaşma, belki de bir takas gibi duruyordu şimdi önünde. Kimin yerine kim bedel ödemişti?
Göğsünde, cevapsız bir soru ağır bir taş gibi yerleşti. Zaman döngüsünün sabah 6:17’si artık sadece takvimde sıkışmış bir an değil, yirmi yıl önceki merdiven başına, kapı sesine, suyun karanlığına bağlanan bir düğümdü.
Rüzgâr mektubun köşesini biraz daha kaldırdı. Elif, kâğıdın uçmasını engellemek için parmaklarını üzerine bastırdı. Gözyaşları durmuştu ama yanaklarında bıraktığı tuzlu çizgi, soğuktan hafif hafif yanıyordu.
Arkasından gelen sesi önce rüzgâr sandı. Yumuşak, neredeyse bir şarkının ilk notası gibi.
"Seçtiğin günü hatırlamaya hazır mısın, Elif?"
Cihan’ın sesiydi. Elif, dönmedi. Anahtarı avucunun içinde daha sıkı kavradı. Metal tenine gömüldü. Avucunun ortasında küçük bir ateş, tekrar tekrar çakıp sönüyor gibiydi.
Mektubun ortasındaki cümle, gözlerinin önünde bir kez daha netleşti: "Onu korumak için onu öldürdüm."
Artık asıl soru yalnızca "o"nun kim olduğu değildi.
"Ben kimi hayatta bıraktım, Cihan?" dedi, sesi ince ama keskin, bir cam parçası gibi. "Ve bundan sonra kimi öldürmem gerekecek?"