Chapter 13: Gölgenin Yerine Geçmek
Bıçağı sol eliyle kavradığında, yüzünün derisi gerildi, sanki alttan biri ipleri çekmiş gibi. Sap, avucuna yapıştı; gün boyu terlemiş, kurumaya fırsat bulamamış tahta gibi pütürlüydü. Mutfak tezgâhının karşısındaki küçük aynaya baktı. Kendini görmeyi bekledi. Camın içinde, onun yüzü yoktu. Çatlak aynada beliren yüz, elmacık kemikleri daha keskin, göz çukurları daha karanlık birine aitti. Cihan’ın yüzüne.
Çenesinin kenarından ince bir yara izi geçiyordu; Elif’in hiç sahip olmadığı bir izdi bu, ateş değil, keskin bir metal açmış gibiydi. Soluk, ince, inatçı. Gözbebekleri, dar bir kuyunun dibinde sıkışmış iki kıvılcıma dönüşmüştü. Elif nefesini tuttu, ciğeri bir anda daraldı. Göğsü çatının altında sıkışmış gibiydi, eski kaburga kırığı, sanki içerden biri parmağıyla yokluyormuş gibi sızladı. Bıçağın ağzı, içeriye sızan sabah ışığını yakaladı; metalde kırılan ışık, aynadaki yabancı yüzün üzerine kaydı, gözlerini yaktı. Parlaklık camı süt beyaza boyadığı anda görüntü silindi. Yüzü yeniden kendi yüzüydü.
Omzuna asılı, çıkmayan bir koku gibi yanık kokusu duruyordu; dün geceki alevlerin bedenden çıkmayı reddeden artığı. Her nefes alışında, sanki derisinin altında yavaş yavaş yükselen sıcak bir hava hapsoluyor, göğsünün içinde duman dönüyordu. Mutfak penceresinden içeri sızan hava, Galata sokaklarının hiç değişmeyen kokusunu getirdi: Boğaz’ın tuzu, yağmur görmüş taşların nemi, uzaktaki bir fırından gelen yanığa dönük hamur kokusu.
Tezgâhın üzerindeki plastik saat yine 6:17’yi gösteriyordu. Akrep, yelkovan kıpırdamamıştı. Kahverengi plastik çerçeve, çatlamış camın altındaki donmuş rakamlar, sanki zamanın kendisi inadına durmuştu. Bıçağın ağırlığı parmaklarına iyice otururken, dirseğini tezgâhın kenarına dayadı, dizlerinin titremesini sakladı.
"Tamam," diye fısıldadı, sesi paslı bir kapı gibi zorlandı." Tamam Zeyno. Halüsinasyon. Döngünün yeni numarası da bu."
Dilinin ucunda metal tadı dolaşıyordu; gece boyunca dişlerini sıkmış, dili yan tarafta ince bir yerden kesilmiş, orası şimdiden kabuk bağlamaya yüz tutmuştu. Bıçağı nihayet tezgâha bıraktı. Metalin taşla çarpışan tok sesi, küçük mutfağın duvarlarına çarptı, birkaç kez geri döndü. Camın ardından sokaktan, sabahın o değişmeyen sesi yükseldi: Yerlerden çekilen çöp konteynerlerinin gıcırtısı, demir-demire sürtünüyor gibi.
Her döngü böyle başlıyordu.
***
Harabe eve giderken, merdivenlerden inerken ayaklarının altındaki taş hafifçe kıpırdanıyor sandı. Basamak, sanki aniden karar değiştirecek, onu aşağı değil, yukarı itecekti. Bacak kasları, kaçmaya hazır bir hayvanın kasları gibi ince titremelerle doldu; geri dönmekle koşmak arasında gerilmiş bir ipte asılı kaldılar. Son basamakta durdu, duvara hafifçe dokundu.
"Bir daha gitme," demişti dün gece, göz kapakları ağırlaşırken yastığa gömülmüş sesiyle.
Kendi kendine verdiği söz, sabah olana kadar buhar olmuştu. Sokağa adımını attığında, Boğaz’dan gelen rüzgâr yüzüne çarptı. Soğuktan çok tuzu ve sertliği vardı; yanık deriye değdiği yerde ucuz dikişleri zorlayan iğneler gibi batıyordu. Uzakta sabah ezanının son kırıntıları, taş duvarlardan geri sekerek uzadı; ses içini değil, kaburga boşluklarını, kemiğin içini titretti.
Galata’daki eski apartmana yaklaşırken, yangının kokusu önden karşıladı onu. Kül, ıslanmış ahşap, is. Dün gece duvarı tırnaklarıyla kazırken çıkardığı parçaların tozu hâlâ sol elinin tırnak diplerindeydi; ince gri çizgiler halinde avuç içini kirletiyordu. Apartmanın cephesine baktığında, camları boşalmış pencereler, yüzü oyulmuş bir kafatasının deliklerini andırıyordu.
"İşte yine buradayız," dedi, bu kez duyulur bir sesle. Kime hitap ettiğini bilmeden; binaya mı, döngüye mi, kendi bedenine mi.
Kapı, dün geceki gibi yarı aralık durmuyordu. Yere yığılmış, yan yatmış, menteşeleri kopmuştu. Yanığın izleri, ahşabın damarlarında siyah çatlak yollar gibi kıvrılarak ilerliyordu. Elif, ayağıyla kapıyı itti, içeri adımını attı.
***
Holde attığı her adım boşlukta çoğaldı, duvarlara vurup geri dönen sesler, sanki başka ayak sesleriymiş gibi yanıldı kulakları. Tavan sıvasının çatlaklarında birikmiş eski yağmur suları, tamamen kurumamıştı; duvarlarda koyu izler halinde aşağı süzülmüş, bazı yerlerde yarım kalmış damlalar gibi asılı kalmıştı. Diz kapağına değen hava bile yaşlı, ağır ve nemliydi; küf kokusu, ciğerine ince bir perde çekti.
Üst katlardan kısık bir ses geldi. Kısa, kesik. Yerinden oynayan yanmış bir tahtanın, ağırlık altında inlemesi gibi. Elif başını hızla kaldırdı, ama merdiven boşluğunda sadece kırılmış küpeşte parçaları, karanlık boşluğun önünü kesiyordu.
"Ne istiyorsun benden?" diye mırıldandı, sesi boğazında yankılanarak. Binaya mı, döngüye mi, orada saklanan birine mi sorduğunu ayırt edemedi.
Sağdaki dairenin kapısı, dün ateşe verdiği yerdi. Kapı tamamen yanmamış, ortasında kalın bir is halkası kalmıştı; ortası karararak çerçeve gibi duran bir leke. Elif, kapının yanındaki duvara dokundu; sıva parmaklarının altında ufalandı, elini kapkara etti. Parmaklarının arasından dökülen toz, boğazında keskin bir yanmış kireç tadı bıraktı, yüzünü buruşturdu.
İçeri girdi. Odanın ortasına ilerlerken zemindeki ton farkını fark etti. Kömürleşmiş parkelerin arasında, daha açık renkte, kahverengiye çalan bir kare duruyordu; sanki yıllarca altı saklanmış bir mobilyanın izi gibi. Dizlerini büküp eğildi, elleriyle kenarları yokladı. Tahta, hafifçe oynadı.
Bir an olduğu yerde kaldı, sadece kalp atışlarını dinledi. Nabzı, kulak zarına vurup sesi büyüttü; her atımda odadaki ince kül tabakası, neredeyse fark edilmeyecek kadar titriyormuş gibi geldi. İki parmağıyla tahtayı kaldırdı. Altından, dörde katlanmış bir kâğıt çıktı. Köşesinde koyu renkli bir leke vardı. Kurumuş kahverengi. Kan mı, çay mı, kir mi ayıramadı; rengi yaşını saklıyordu.
Kâğıdı burnuna yaklaştırdı. Demli çay kokusunun sıcaklığı yoktu; kuru bir metal kokusu geldi, pas ve eski demir karışımı. Dilinin kasılması, tiksintisini ele verdi. Kâğıdı hızla açtı.
"Keşke olmasaydı," diye fısıldadı, daha yazıyı görmeden.
İç tarafta, kalın ve aceleyle yazılmış harflerle sadece dört kelime duruyordu:
"Sen de annen gibisin."
Kâğıt elinde titremeye başladı. Titreme bileğine sıçradı, oradan yukarı doğru tırmanıp omuzuna yayıldı. Omzundaki yanık izleri içten içe kaşınmaya, görünmez tırnaklarla kazınıyormuş gibi yanmaya başladı. Geriye doğru, duvara doğru bir adım attı. Sırtını çatlak sıvaya yasladı. Sıvanın altındaki nem, tişörtünün ince kumaşından geçip derisine bulaştı; soğuk, kirli parmakların ense kökünden aşağı yürüyüşünü andırıyordu.
"Öyle bile olsa, ben sen değilim," dedi, bu kez sesi ince ama keskin.
Dilinin ucunda "anne" kelimesi dolaştı; boğazına geldi, orada asılı kaldı. Çenesinin kenarı kasıldı, çenesi kilitlenmiş gibi, dişler birbirine bastı; kelimeyi dışarı itmek için açılmayı reddettiler.
Kâğıdı yüzüne yaklaştırdığı anda, başka bir görüntü araya sızdı. Ona ait olmayan, ama ona aitmiş gibi gelen bir anı. Aynı cümle, aynı el yazısı, başka bir duvarın üzerinde. Burada is kokusu değil, deterjan ve sabun kokusu. Merdiven boşluğunda yankılanan çocuk kahkahaları. On iki yaşını doldurmamış bir kız çocuğu, belki de kendisi, o notu okurken sırtını duvara yaslamış.
Hangisi gerçekti? Hangi not önce yazılmıştı? Hangisi döngünün derisine iğneyle işlediği bir kopyaydı?
Parmaklarıyla cümlenin üzerinden geçti. Mürekkebin hafif kabarmış yüzeyi, parmak uçlarını yaktı; sanki harflerin üzerinden geçerken deri, ince çiziklerle açılıyormuş gibi.
"Ben sen değilim," dedi yeniden, bu kez sanki kâğıttaki küçük kıza seslenir gibi, daha net.
Notu yeniden katladı, cebine koydu. Döngü her şeyi sıfırlıyordu, bunu biliyordu; ama bazı kelimeler, bazı kokular inadına geri dönüyordu. Belki de sıfırlanmayan kağıt değildi, kendi bedeni, kendi sinirleri, kendi izi silinmeyen hafızasıydı.
***
Koridorun sonundaki küçük oda, vaktiyle oyuncakları sakladıkları yer olmalıydı. Duvarların yarısı yanmış, kalan sıva parçaları tavandan yere yatak gibi dökülmüştü; oda, üstü açılmış bir kutu gibi görünüyordu. Köşede, metal ayakları eriyip bükülmüş eski bir komodin kalmıştı. Ayağı kırık, devrilmeden kalmaya çalışan inatçı bir mobilya.
Elif, komodine doğru yürüdü. Ayağının altında kırık camlar çıtırdadı; her adımda tabanının altından ince bir kırılma sesi yükseldi, cam parçaları spor ayakkabısının lastiğine girip çıkıyormuş gibi gıcırdadı. Çekmecenin kulpunu tuttu. Çekmece açılırken, yıllarca yerinden kıpırdamamış bir tahtanın çatırdayan sesi sardı odayı.
İçinde tek bir şey vardı.
Bir fotoğraf. Kağıdı sararmış, kenarları kıvrılmış, bir köşesi aynı koyu lekeyle lekenmiş. Elif fotoğrafı iki parmağı arasında havaya kaldırdı. Ön yüzde, apartmanın eski taş merdivenlerinde yan yana oturan iki kız çocuğu görünüyordu. Biri kendisiydi; bunu, omuzlarına atılmış çiçek desenli sarı örtüyü görür görmez anladı. Kenarları püsküllü, rengi solmamış, kumaşın dokusu tenine kazınmış sarı örtü.
Dünyada hiçbir şey, o örtünün ipliklerini unutturmamıştı ona.
Yanındaki kız ise…
Başını biraz yana eğdi. Yüz, kendi yüzüne benzemiyordu. Çene çizgisi daha sivri, kaşlarının başlangıç noktası daha içeri çekilmiş, iki gözünün arasında küçük bir ben vardı. Yine de fotoğrafa bakarken, sanki aynada kaymış, hafifçe yamulmuş bir yansımasını seyrediyormuş gibi kaldı. Göğsünde, aniden fener ışığına yakalanmış bir hayvanın kalışını andıran bir donma oldu, kalbi oldukları yerde kilitlendi.
Nefes almak için ağzını açtı, boğazına görünmez kuru bir bez dolanmış gibi kasıldı.
"Yoktun," dedi, neredeyse sessiz." Hiç olmadın."
Başparmağı, fotoğraftaki ikinci kızın yüzü üzerinde gezindi. Kağıdın pütürlü yüzeyi, parmağının altında kılcal yollar gibi uzandı; dudaklarının olduğu yerde küçük bir yırtık fark etti. Tırnağıyla o yırtığı yokladı, aralığı biraz daha açma niyetiyle bastırdı. Fotoğrafı ikiye bölmek, bu yüzü ortadan kaldırmak istedi. İki eliyle köşeleri tutup sertçe çekmek, kağıdı nefes alamadan yırtmak.
Kasları gerildi, omuzları harekete hazır bir yay gibi. Ama kağıt, parmaklarının arasında ince, sıcak bir deri parçasıymış gibi titredi. Çekmedi. Başparmağını, bu kez kızın yüzünde yavaşça gezdirdi; okşar gibi. Sanki dondurulmuş bir yanakmış, az önce ağlamayı kesmiş birinin sıcak tenine dokunuyormuş gibi dikkatli ve yumuşak.
Gözleri yanmaya başladı; duman değil, iki göz çukurunda ağırlaşan, bastırılmış bir sıvı doldu sanki.
"Kim olduğunu biliyorsan…" dedi, dudakları sıyrılmış sesle." …neden göstermiyorsun?"
Soruyu fotoğraftaki kıza mı, Cihan’a mı, döngüye mi yönelttiğini ayırt edemedi. Belki de hepsine birden.
Fotoğrafı çevirdi. Arkasında, beklediği gibi yine yazı vardı. Bu kez tek kelime.
"SİL"
Harflerin hepsi büyük, baskı harfi gibi, sanki damgalanmış.
Kelimeyi görür görmez bileğindeki yanık izleri sızladı. Sanki birileri, aynı kelimeyi oraya tırnakla kazımış, sonra deri kabuk bağlamıştı.
"Sil," diye tekrarladı, dudaklarına alaycı bir bükülme gelirken." Neyi? Kimi? Beni mi, onu mu?"
Fotoğrafı yavaşça katlayıp ceketinin iç cebine yerleştirdi. Kâğıdın kenarı göğsüne değdi, ince bir çizgi gibi bastı. Yırtamadı. Döngü her seferinde her şeyi sıfırlıyor, sahneyi yeniden kuruyordu; ama bu fotoğraf, sanki hep oradaydı. Belki de tekrar eden, kağıtlar değil, yüzlerdi.
***
Eve döndüğünde, Galata’nın taş merdivenlerinden hâlâ kesif bir duman kokusu yükseliyordu. Güneş yükselmiş, sokak aralarındaki sert gölgeler kısalmıştı; yine de ışığın rengi tam ısınamamış, içine kül karışmış soluk bir sarıya dönmüştü. Kapısını açıp içeri girer girmez, doğrudan mutfağa yöneldi. Lavabonun üstündeki küçük pencere, karşı duvardaki rutubet lekesinin kenarlarını griyle yeşil arasında bir renge boyuyordu.
Tezgâhta bıraktığı bıçak, olduğu yerde duruyordu. Sanki yerinden hiç kıpırdamamış, o sabah yaşanan her şey sadece başının içinde akıp gitmiş gibi. Elif içeri adım attı, topuğuyla kapıyı itti. Kapı çerçevesi hafifçe sallandı, tavanla duvarın birleştiği yerden ince bir toz çizgisi aşağı süzüldü. Burnuna, eski yemek kokularına karışmış deterjan kokusu doldu; yağ, sabun, zaman.
Lavabonun başına geçti. Ellerini açıp avuç içlerine baktı. Parmaklarının arası siyah tozla doluydu. Çatlamış sıvanın, yanmış kağıtların, küflenmiş ahşabın minik parçaları. Tırnak diplerinde, hafifçe kırmızıya çalan birikintiler fark etti. Taze kan değildi, ama gözleri orayı öyle görmek istercesine odaklandı.
Musluğu açtı. İnce, metalik bir şırıltı sesi doldu mutfağa. İlk gelen su buz gibiydi; bileklerine çarptığı yerde ufacık iğneler batıyormuş gibi ürpertti. Ellerini suyun altına soktu, kıpırdatmadan bekletti.
Deterjan şişesine uzandı. Üzerinde limon resmi. Şişeyi sıktı; avucuna yayılan jel, kokusuyla havanın ağırlığını değiştirdi. Limonun parlak, yapay ferahlığı, yangının küf kokusuyla boğuştu; iki koku, mutfağın ortasında birbirine üstün gelmeye çalışan iki dalga gibi çarpıştı.
Avuç içlerini birbirine sürttü. Tırnaklarının altını, sanki orada bir şeyler saklanıyormuş gibi inatla kazıdı, deri yanana kadar bastırdı. Kan çıkmadı. Sabunun ince köpüğü, kirleri alıp götürdü; suyla birlikte lavaboda kirli gri bir halka çizerken döndü, kayboldu. Elif yıkamayı bırakmadı. Ellerini geri çekmedi, suyun altında tutmaya devam etti. Parmakların ucu buruşup hissizleşene, teni suyun içinde kendine yabancı gelene kadar.
Kapının orada bir hareket belirdi.
"Elif kızım?"
Ses, mutfak eşiğinden geldi. Fatma Hanım çerçevenin içinde duruyordu; başörtüsü hafif yana kaymış, elinde buruşuk naylon bir poşet. Gözleri, lavaboya eğilmiş genç kadının sırtında takılı kaldı, bir süre çözülmedi.
Elif suyu kesmedi. Akan su sesi, ikisinin arasına açılmış bir perde gibi durdu; araya giren soğuk, kesintisiz üçüncü bir nefes.
Pencereden süzülen güneş, Elif’in omuzlarına vurdu; suyun soğukluğuyla kavga eden ılık bir dokunuş. Tişörtünün ince kumaşından içeri sızan sıcaklıkla, bileğindeki buz gibi su çatıştı.
"Kızım," dedi Fatma Hanım, bir adım atıp eşikten içeri yanaşırken." Sabahtan beri çalıyorum kapını. Uyuyorsun sandım."
Elif başını çevirmedi. Suyun altındaki ellerine baktı. Derisi, eski taş yüzeyleri andıran ince çiziklerle kaplanmış gibiydi; oluk oluk boyunca sabun köpüğü akıyordu. Bir süre sessiz kaldı.
"Uyandım," dedi ardından." Hep uyanıyorum."
Fatma Hanım poşeti masaya bıraktı. Naylonun hışırtısının arasından taze ekmek kokusu çıktı; sıcak hamurun buharı havaya karıştı. Beyaz peynirin keskin tuzu da eklenince, mutfak kısa süreliğine başka birinin kahvaltısına dönüştü.
"Çayın yoktur diye getirdim, kızım," dedi, sesi yumuşarken." Bu saatte insan aç olur."
"Aç değilim," dedi Elif, refleksle. Ellerini hâlâ suyun altında tutuyordu. Bileklerinden aşağı sızan su, tişörtünün kollarını ıslatmış, kumaş yanık izlerinin üzerine yapışmıştı; o temasın soğukluğu, etini büzdürdü. Çenesini sıktı, titremeyi baskıladı.
Fatma Hanım yaklaşmadı; eşikteki boşluğa, eşiğin hemen içine çöktü, oraya tutunur gibi.
"Ne haltlar karıştırıyorsun sen, ha?" dedi, sözlerinin arasına gizli bir iç çekiş yerleştirerek." Yüzün bembeyaz, elin titriyor… Göz altların çökmüş, kızım."
Elif nihayet musluğu kapattı. Suyun sesi kesildiğinde, mutfak bir anda olduğundan daha dar ve sessiz hissettirdi; dışarıdan gelen araba gürültüsü, çocuk sesleri bile sanki geri çekildi.
Tezgâhtan eski bir havlu aldı, ellerini sertçe ovalayarak kuruttu. Havlunun lifleri, tenine değdikçe kızarmış deriyi daha da yakar gibi oldu.
"Hiçbir şey," dedi, kısa, kesik." Artık hiçbir şey yapmıyorum."
Bu cevabı duyunca Fatma Hanım’ın başı yana eğildi. Dudaklarının kenarı aşağı indi, yüzündeki ince çizgiler daha belirginleşti.
"Hiçbir şey yapmayan insan," dedi, gözlerini Elif’in sırtından ayırmadan, "bazen en büyük şeyi yapmış olur, kızım."
Elif karşılık vermedi. Bakışı, masanın üzerindeki bıçağa kaydı. Metal, pencerenin bıraktığı dar bir ışık çizgisinde parladı; ince bir çizgi, sanki bıçağın ucu zamanı kesiyormuş gibi. Fatma Hanım da fark etti bakışını, gözleri bıçağı takip etti. Kısa bir duraklama yaşadı.
"Yemek bıçağı işte," dedi, ağzından istemsizce dökülen bir sözle." Annen de yıllarca aynı bıçaklardan kullanırdı."
Elif’in boğazı kasıldı, hava geçişini bir anlığına kesildi. Göz kapakları hızla titredi.
"Onun adını anma," demek istedi, cümle dişlerinin arasına kadar geldi; yuttu. Havluyu tezgâha bıraktı, gereğinden sert bir hareketle.
"Teşekkürler," dedi, Fatma Hanım’a dönmeden." Ekmeği bırak. Gitsen iyi olur."
Fatma Hanım sustu. Bir süre Elif’in sırtına baktı. Genç kadının omuzlarında, görünmeyen ama ağır bir şey taşıdığını görebilecek kadar uzun bakışını orada tuttu. Elleri önünde birleşti, parmaklarını birbirine kenetledi.
"Ben giderim kızım," dedi sonunda, yorgun ama kırmadan konuşarak." Sen… kendini fazla yıpratma. Bir ihtiyacın olursa… kapı orada. Ben de oradayım."
Mutfaktan çıkarken bastığı tahta döşeme gıcırdadı. Koridordan uzaklaşan adımları hafifçe topallıyordu; sesleri evin içinde küçük, ritmik sarsıntılar yarattı. Kapının kapanışını duydu Elif. Metal tok bir sesle yerine oturdu.
Yalnız kaldı.
***
Güneş, pencerenin önündeki eski tül perdenin deliklerinden çizgiler halinde içeri süzülüyordu. Işık, tezgâhın üzerinde küçük, solgun bir kare oluşturdu; o kare, yıkama kabının hemen önüne, fayansların üzerine düşüyordu. Dizlerinin bağı boşalıyormuş gibi hissetti ve kendini yavaşça yere bıraktı. Dizlerini yıkama kabının önünde, soğuk fayanslara dayadı. Ellerini bacaklarının üzerine bıraktı; parmakları hâlâ bıçak tutuyormuş gibi içe kıvrık, avuç içleri kapalı, kurtulmaya çalışan bir kasılmayla doluydu.
Güneş, omuzlarının üzerinden ağır ama yumuşak bir el gibi geçti. Yanık izlerinin üzerinden geçerken, sızının içine hafif bir sıcaklık karıştı; buzların üzerinde gezinen nefes gibi, kısa süreli bir rahatlama bıraktı. Sol omzundaki dikişlerin olduğu yer hafif hafif kaşındı; bedenin kendi kendini onarmaya çalışmasının, yeni kabuğun altında çekiştiren histen ibaret uyarısı.
Gözlerini kapattı. Sırtını duvara yasladı. Mutfakta, insan sesi yoktu. Suyun şırıltısı kesilmiş, kapı gıcırtısı umutla beklenen bir misafir gibi gelmemişti. Yalnızca buzdolabının arada bir titreyen motoru, duvarların içinden geçen boruların kısıtlı homurtusu. Evin kendi nefes sesi.
Güneşin dokunuşu, insan eli gibi teselli eden değildi. Daha dürüst, daha kayıtsızdı. Yine de bu günün içinde ilk kez, göğsünün içinde hava için yer açılmış gibi hissetti, kaburgalarının altında.
Bu his uzun sürmedi. Zihninin kenarından, Cihan’ın sesi sızdı içeri. O melodik, hiçbir şey söylerken bile sanki bir şarkının nakaratını okur gibi konuşan tını.
"Şeytan," demişti bir keresinde, döngünün tam ortasında karşısına ilk çıktığında, "sadece kötülük teklif etmez Elif. Çıkış da teklif eder."
Elif gözlerini açtı. Kendini yerden itti. Tezgâhtaki bıçağa bir kez daha baktı. Artık orada, rastgele bırakılmış bir mutfak aleti gibi durmuyordu. Tezgâha gömülü, metal bir kilit dili gibi, çevrildiği anda bir şeyin yerini değiştirecekmiş hissi veriyordu.
Elini uzattı. Sapı kavradı. Bu kadar tanıdık bir dokunuşun rahatsızlığını hemen tanıdı. Oyma desenler, parmaklarının altında boşlukları dolduruyor, tıpkı çocukken mutfak çekmecesini karıştırdığında o bıçağı eline alıp incelediği zamanki gibi. Annesinin—adını boğazından geçirmediği kadının—yıllarca kullandığı bıçak.
Nefesi göğsünde takıldı. Sanki biri boğazına ince bir ip dolamış, aniden çekmişti. Mutfağın içi bir anlığına kararır gibi oldu; gözlerinin önünde ufak siyah benekler uçuştu. Bıçağı bırakmadı. Dirsekten itibaren kolu ağırlaştı, kasları bu ağırlığı taşıyıp taşımama arasında kararsız kaldı.
Bıçağın ucunu havaya kaldırdı, yatay bir çizgi halinde. Sabah ışığı, metalin yüzeyinde bir anlık patlamayla kırıldı; gözlerine vuran o keskin çizgi, onu yeniden kısık bakışlara mahkum etti. Göz kapaklarını daralttı. Bıçağı, lavabonun üstündeki küçük aynaya çevirdi.
Bu defa camda sadece kendini gördü. Saçları is kokusuyla dolanmış, birkaç tutamı yanık uçlarla kabarmıştı. Yanaklarında kül lekeleri, boynunda ince gri çizgiler. Göz altları mor halkalarla gölgelenmiş bir kadın. Yirmi sekiz yaşında, ama daha yorgun, daha eski görünen.
Bıçağı tutan eliyle birlikte, diğer elini de aynaya yaklaştırdı. Ucu, camın ortasında durdu. Nefesini tuttu; göğsü, sığ nefeslerle dar bir kafesin içinde titredi. Döngüyü kırmak için cinayeti çözmesi gerektiğine inanmıştı. Bunu kendine defalarca tekrarlamış, her sabah aynı cümleyle kalkmıştı yataktan. Oysa cinayeti çözmek, sabahı değiştirmemişti.
Belki de…
Belki de mesele onlarca kez düşündüğü o kelime değildi.
Belki de affetmek değil, yerine geçmek gerekiyordu.
Kelime, zihninde yankılandı. Yerine geçmek. Annesinin yaptığı seçimin. Cihan’ın üstlendiği rolün. O harabe evde kimliği kazınıp atılmış kızın.
Bıçağı göğsünün önünde dik tuttu. Ucu kendi bedenine dönük değildi; havada, sanki görünmeyen bir boğaza dayanmış gibi duruyordu. İlk kez zihninde tam şekillenen, kaçmadığı bir düşünce belirdi. Döngüyü kırmak için birinin ölmesi gerekiyorsa…
Belki bu sefer, yerde yatan değil, cesedi oraya bırakan olması gerekendi. Kendisi.
Bileğindeki yanık izi zonkladı. Başka bir döngüde kendini öldürdüğünü biliyordu; bedeninde taşıdığı o iz, buna tanıklık ediyordu. Ölmüş, sabaha yine uyanmış, geriye sadece yara kalmıştı.
"Ölen hep ben olursam," diye fısıldadı, yansımasına bakarak, "bu hiçbir zaman bitmez."
Bıçağı tutan eli titredi. Titremenin kökü korku mu, yoksa yeni doğmuş bir kararı mı taşıyordu, ayıramadı. Göğsünün içi, yerinden oynatılmaya çalışılan ağır bir taşla doluymuş gibi baskıladı nefesini.
***
Öğleye doğru dışarı çıktığında, gökyüzü basık bir griye dönmüştü. Güneş, bulutların ardında bir siluet gibi kalıyor, sadece ışığın geliş yönünü belli ediyordu. Galata sokaklarında yürürken, bıçağı ceketinin iç cebine sıkıştırmıştı; her adımda sapın ucu kaburgasına hafif bir vuruş yapıyordu. Ritmik, inatçı. "Buradayım," diyen küçük darbe.
Sokaklardan biri, istemeden onu yangın yerinin yanından geçirdi. Eski apartmanın önünde, iki görevli kırılmış camları kürekle çuvallara dolduruyordu. Birinin üzerinde mavi mont, kolunda reflektörlü şerit vardı; zabıta ya da belediyeden biri olmalıydı. Elif adımlarını hızlandırdı, başını hafif öne eğdi. Kimlik saklamak için değil, gözlerini o kapıdan kaçırmak için.
İçeride bıraktığı not, fotoğraf, kül… Hepsi aslında cebinde taşıdığı yüklerdi.
Başını çevirdiği anda, karşı kaldırımda Deniz’i gördü. Deniz Arslan, eski bir telefon kulübesinin yanında durmuş, açtığı sigara paketini eliyle çevirip duruyordu. Bir dal çıkarmaya niyeti var gibi, ama kararsızlığı yüzünden parmakları paketle oyalanıyordu.
Elif’i görünce başını kaldırdı. Yüzünde önce kısa bir şaşkınlık parladı, sonra anlık bir rahatlama. İkisi de çabucak dağıldı.
"Ya," dedi, yanına doğru birkaç adım atarken." Sen… iyisin, ha?"
Elif yürümeyi bırakmadı. Yönünü, kaçmayı seçse bile Deniz’in yanına varacak şekilde ayarladığını fark etti; sanki ayakları onun adına karar vermişti. Cebindeki bıçak, bu sefer daha sert vurdu kaburgasına.
"İyiyim," dedi, gereğinden hızlı." Senin ne işin var burada?"
Deniz sigara paketini geri cebine koydu; parmakları, paketle vedalaşmak istemiyormuş gibi yavaşladı.
"Dosyayı bıraktım Emre’ye," dedi, bakışını kısa bir an yere indirip tekrar kaldırırken." Hani… o baksın istedim. Memur değil, biliyorum. Ama… işte."
Elif’in kaşlarının arası gerildi.
"Emre’ye hâlâ güvenmiyorsun," dedi, noktayı koyar gibi.
"Devlete güvenmem," dedi Deniz, omuz silkerek." Emre başka. Ya… başka işte."
Sokağın ucundan bir korna sesi duyuldu. Egzozdan çıkan duman, rüzgârla birlikte onların olduğu yere sürüklendi, gri ve kalın. Elif’in genzini yaktı, gözlerinin kenarına acı bir yaş getirdi; rüzgâr yaşları yanağına dağıttı.
Deniz başını biraz yana eğdi, dikkatle baktı Elif’e.
"Senin yüzün… yine yanık kokuyor," dedi, kelimeleri seçerken takılarak." Dün gece de… orada mıydın?"
Elif cevap vermedi. Ceketin iç cebindeki bıçağın sapını yokladı; oyma desenler, tırnaklarının altına takıldı, sanki parmaklarını bırakmıyordu.
"Zeyno," dedi Deniz, bu kez daha ağır bir tonla." Bak, sen neye bulaştın? Bana anlatmıyorsun. Emre’ye yarısını söylüyorsun. Leyla’nın kafasını karıştırıyorsun… Sonra tek başına yangınların ortasına giriyorsun."
Elif onun sesini duyuyordu ama cümleler, kafasında tam yerlerine oturmuyordu. Bir yandan, kulağının bir köşesinde Cihan’ın fısıltısı dönüyordu: "Seçim senindir." Her kelimenin etrafında karanlık kıpırdanıyordu.
"Deniz," dedi, onu yarıda keserek." Kimseyi korumak zorunda değilsin."
Deniz başını kaldırdı, dudaklarının kenarını zorlayan kısa bir gülüşle.
"Ya, ben kimseyi korumuyorum," dedi." Sadece… yalnız ölme, istiyorum. Ölme derken, yani… mecazi falan."
Elif’in boğazına sert bir yumru oturdu. "Ölmek" kelimesi zihninde yankılandı. Döngüde defalarca ölmüş, sabah aynı saatte tekrar uyanmış, bedeninde her seferinden bir iz kalmış halini düşündü.
"Ölmeyeceğim," dedi, beklenenden sert bir tonda." Yani… en azından, bu sefer değil."
Deniz’in yüzü, bu cevapla birlikte hafifçe karardı. Çenesinin kasları kıpırdadı.
"Bu sefer mi?" diye yineledi." Zeyno, böyle konuşunca… insanın içi ürperiyor, ya."
Elif, onun gözlerinin içine bakamadı. Bir an için ağzını açsa, "Döngüyü kırmak için katil olmayı düşünmeye başladım," cümlesinin dışarı fırlamasından korktu.
"Sonra konuşuruz," dedi, kısa ve kesik." Dosyaya bak. Emre’yle. Leyla’yla. Benim… halletmem gereken başka bir şey var."
Deniz, cevap vermeden önce dişlerinin arasından hırıltılı bir nefes verdi.
"Ya hep böyle diyorsun," dedi." Sonra gün bitiyor. Sanki hiç konuşmamışız gibi oluyor. Benim de hafızamla mı oynuyorsun, anlamıyorum ki."
Elif’in omuzları sertleşti. Döngünün sadece kendisine değil, çevresindekilere de nasıl dokunduğunu bedeninin her yerinde hissetti. Deniz’in yüzünde, aynı cümleleri defalarca kurmuş birinin yorgunluğu okunuyordu, ama kendi bunu hatırladığını bilmiyordu.
"Gidiyorum," dedi Elif, daha fazlasını kaldıramayıp." Bu sefer… farklı olacak."
Bu cümleyi neden kurduğunu bilmiyordu. Farklı olacak olanın ne olduğu da net değildi. Ama ceketinin içindeki bıçağın kaburgasına vurma ritmi, bu kez daha kararlı, daha sertti.
Arkasını dönüp uzaklaştı. Deniz, onun gidişini uzaktan seyretti. "Zeyno!" diye seslenmek için soluklandı, adını yükseltmeye hazırlandı; son anda yutkundu, dudaklarını ısırdı.
***
Akşamüstüne doğru hava iyice ağırlaştı. Gökyüzüyle binalar arasındaki ince boşluk, mat bir griyle kaplandı. Elif, adımlarının sayısını unutmuş halde yürüdü; sokaklar birbirine benziyordu. Her köşede aynı çöp konteynerleri, aynı duvar yazıları, aynı sarkan kablolar. Sonunda kendini, Galata’daki küçük evinin kapısının önünde buldu.
Merdivenleri çıkarken nefesi kesildi. Eski kaburga kırığı, her basamakta yeniden çatlıyormuş gibi derin bir sancıyla kendini hatırlattı. Kapıyı açıp içeri girdiğinde, güneş çoktan çekilmişti. Ev, gri-mavi bir gölgeyle dolmuştu. Işığı açmadı. Mutfak, koridordan sızan loşlukla idare ediyordu.
Bıçağı ceketinin cebinden çıkardı. Avuç içine aldı, parmaklarını sapın oyuklarına yerleştirdi. Etrafında kimse yoktu; odanın içinde dolaşan tek ses, kendi nefesinin kısa iniş çıkışlarıydı. Döngü, onu yalnız bıraktığında daha gürültülü oluyordu. Düşünceleri duvarlara çarpıp çoğalıyor, her seferinde daha kalabalık dönüyordu.
Bıçağı masanın üzerine yan dönük bıraktı. Sonra, gardırobun yanındaki büyük aynanın önüne yürüdü. Bu ayna, sabah Cihan’ın yüzünü gösteren küçük, çatlak ayna değildi; çerçevesi yer yer soyulmuş, kenarları kararmış, boyu neredeyse insana yeten eski bir aynaydı.
Bir süre kendine baktı. Gözbebekleri, loş ışıkta büyümüş, yüzünde iki koyu gölge gibi duruyordu. Yanaklarındaki kül izleri, gri çizgiler halinde; sanki birileri, yüzünü boyalı parmaklarla işaretlemiş gibi. Annesinin yüzü, bir an için gözlerinin önünde belirdi. Hafızası, döngüden bile daha inatçıydı. Balkonda sarı örtü, limon kokulu eller, mırıldanan bir ninni.
"Yapma," diye fısıldadı içinde bir ses; Sibel Demir’in yorgun ama yumuşak sesi. İstemeden rica eder gibi." Yaparsan geri dönemezsin."
"Zaten dönmüyorum," dedi Elif, bu kez sesini dışarı çıkararak." Her sabah, başka bir mezardan kalkıyorum."
Aynaya daha da yaklaştı. Yansıması camın içinde büyüdü, derinleşti. Sanki camın ardında, onunkinden ayrı bir beden daha nefes alıyordu. Masaya dönüp bıçağı yeniden aldı. Bu kez aynaya bakmayı sürdürerek, bıçağı omzundan aşağı, göğsüne doğru indirdi; boğazına dayamadı, sadece metalin varlığını kendi yansımasına taşıdı. Camın içindeki Elif, bıçağı kendine doğrultmuş biri gibi görünüyordu.
O anda yansımada ufacık bir hareket yakaladı. Gözler, çok hafif sağa kaydı; oysa kendi bakışı sabitti. Bıçağı aynadaki elde tutuş biçimi, daha sakindi, daha alışkın bir el gibi. Cihan’ın bakışını tanıdı. Gözlerinin altında, ondan başkasına ait olmayan o donuk, sabırlı sakinlik gezindi; sanki yıllardır aynı işi yapan biri, yine aynı noktaya gelmiş gibi.
"Sen de annen gibisin," diye fısıldayan sesi duydu, bu kez kulaklarından çok kafatasının içinden, boşluğa çarpıp yayılan bir uğultu gibi." Seçimini yaptın, Elif."
Parmakları sapın etrafında kilitlendi. Metal, avucunda soğuk bir çizgi olarak duruyordu. Bıçağın ucu, aynaya yaklaştıkça yaklaştı; arada sadece bir nefeslik mesafe kalana kadar. Nefesini tuttu, göğsü daha da sıkıştı. Bu anı uzatmak istese uzatabilirdi, ama döngünün içinde zaman tuhaftı; geceyi beklerken bile saatler yerinden kayıyormuş gibi gelirdi.
Kendini Cihan’ın yerine, annesinin yerine, o fotoğraftaki ikinci kızın yerine koyma fikri, zihninde hızlı bir daire çizdi. Başını döndüren bir çember.
"Ya şimdi birini öldürürsem," diye düşündü, dudakları kıpırdamadan." Ya gerçekten katil olursam… döngü kırılır mı?"
Bunu sesli söyleyemedi. İtiraf, düşünce halinde bile içini oyuyordu. Aynadaki yüz, bir anlığına ona gülümsedi. Çok hafif, dudak kenarında beliren kısa bir hareket. Gülümsemenin içinde ne sevinç ne teselli vardı; yalnızca tanıma, "evet, nihayet" diyen bir kabulleniş.
Elif’in boğazı kupkuru kaldı. Dili, damağına yapıştı; ağzında tükürük kalmamış gibi. Sol omzundaki dikiş yerleri, yeniden dikiliyormuş, her iğne dikişi yeniden atılıyormuş gibi sızladı.
Bıçağın ucunu camın tam ortasına bastırdı. Cam çatlamadı. Sadece ince, zar zor duyulan bir tınlama yayıldı; metalin camla buluşurken çıkardığı o ince ses, odanın sessizliğinde genişledi. Elif’in kulaklarında büyüdü, dışarıdaki uzak gürültüleri, içindeki çığlığın sesini bastırdı.
"Belki," dedi, sonunda kelimeleri havaya bırakırken,
"Belki de bu sefer… ben katil olursam, sabah değişir."
Aynadaki Cihan, bu sözleri duymuş gibi başını hafifçe yana eğdi. Gözlerinde, ilk kez, belli belirsiz bir insanlık parıltısı çaktı; suçluluk mu, anlaşılmışlık mı, kabul mü, ayırt etmek zordu. Dudakları çok küçük bir hareketle açıldı.
"Öyle mi sanıyorsun?" diye fısıldayan sesi, duvarlara çarpmadı; Elif’in içinden geçip omurgasına işledi.
Elif bıçağı geri çekti, sapı daha sıkı kavradı. Tavanın köşesindeki gölge uzadı; duvarların içinden sızıp odanın ortasına doğru kayan koyu bir leke gibi. Gecenin, sabaha kadar neler fırlatacağı belirsizleşti.
Elif, camdaki yüze bakmaktan kendini alamadı. İçinde bir yerde, artık seçmek zorunda olduğunu biliyordu:
Kurban mı kalacaktı, yoksa kurbanı kendi eliyle mi yaratacaktı?
Ve camdaki Cihan’ın bakışı, cevabını bekliyor gibiydi.