4 / 16
Reading
"Koş."
Dünkü gece, kulağımın dibine dayanan o boğuk, tanıdık ses böyle demişti. Bu sefer komut, rüyadan çıkıp kasıklarıma kadar indi. Yatakta doğrulmak yerine, resmen fırladım. Çarşaf bileklerime dolandı, dizime takıldı, sendeledim.
"Lanet olsun," diye homurdandım, ayağımı silkerek kumaşı parçalıyor gibi kurtardım.
O anda fark ettim havayı. Pencerenin ince tülünden sızan soluk gündüz ışığı yine aynı yerden vuruyordu. Sokaktan ilk kahve makinesi uğultusu tırmanıyordu. Uzakta, simitçinin sesi boğuk bir boru gibi. Alt kattan kızarmış yağ kokusu ağır ağır yükseliyordu. Saat daha bakmadan midem, altı on yediye kilitlendi. Sol omzumun altından hafif bir zonklama yokladı beni. Elim refleksle gitti. Tişörtü kaydırınca morluk açığa çıktı. Dün bıçağın girip çıktığı yer.
Tenin altında mavi-siyah bir halka, çevresi sararmaya dönmüş. Parmağımla hafif bastırdım. Nefesim dişlerimin arasından sızdı, havayla beraber bir tıslama çıktı.
"Demek ölmek yetmiyor," diye söylenir gibi mırıldandım, banyoya yürürken. "Beden log tutuyor."
Dar banyodaki küçük dikdörtgen ayna, paslı çerçevesiyle tüm yüzümü ve omzumu alacak kadar yer açtı bana. Sol omzumdaki morluk, sanki aynanın içinde daha da koyulaşmış görünüyordu. Göz altlarımdaki gölgeler, gece boyunca kafasının içinde dönen bir bantla boğuşmuş birinin izleri gibiydi. Dirseklerimi aynanın altındaki rafa dayadım, başımı öne eğip bir süre kendi nefesimi dinledim.
"Hızlı," dedim kendi kendime. "Hızla bir. İki. Üç."
İçime hava doldururken göğsüm hafif hafif yükseldi, indimce omzumun ağrısı kıpırdandı. Nefesin en üst noktasında, ince bir kelime kafamın içinde çizik atar gibi geçti.
Çatı.
Bu sefer o kelimeyi kenara itmedim. Lavabonun altındaki dolabı açtım. Eski deterjan kutusunun arkasına körlemesine elimi soktum. Parmaklarım soğuğa değdi. Metal, parmak aralarımda sert bir nokta gibi belirdi. Çıkardığımda, paslı bir anahtar geldi avucuma. Üzerindeki turuncu lekeler, kabuğu kalkmış yara gibi kalkıp kalkıp iniyordu. Sivri kısmın bir tarafında yarım kalmış bir kazıma vardı: s—
Dün aynı anahtarı cebimde taşımıştım. Nereye götürdüğünü bilmeden. Şimdi, bugün, nereye götürdüğünü bilmeye mecburdum. Anahtarı avcuma aldım, elim tamamen kapanınca metalin soğuğu kemiğe kadar ilerledi. Parmaklarımı gevşetmemeye özellikle direndim. Bırakırsam kaçardım; bunu biliyordum. Elim, içeri fırlamak üzere bekleyen bir asker gibi kasıldı.
"Çatı katı," dedim sessizce. Kelime ağzımda tuhaf bir tat bıraktı. "Bu sefer oraya çıkıyorum."
Yine de, önce odadan çıktım. Kapının sürgüsünü sessizce açıp dar koridora adım attım. Eski ahşap zeminin kokusu, nemle karışmış eski bir anı gibi duvarlardan sızıyordu. Her sabah aynı. Her sabah yeniden.
Çıplak ayaklarım parkede neredeyse iz bırakmadan kaydı. Dairenin kapısına gelince durdum, kulpu tuttum. Hafifçe çevirip açtım. Apartman boşluğunun soğuğu yüzüme vurdu. Merdiven kovasından yükselen sabah ayazı, dudaklarımı uyuşturdu. Aşağıdan televizyonun uğultusu geliyordu; haber spikerinin monoton tonu, cümlelerin sonunu ezberlemiş gibiydi zihnim. Artık spikerin dudaklarını görmesem de sıradaki kelimeyi biliyordum.
Başımı kaldırdım. Yukarı, çatıya giden merdivene. Son katta gri demir bir kapıyla bitiyordu bu merdiven. Karanlığın içine gömülmüş, sanki orada değilmiş gibi davranan bir kapı. Küçükken oraya kadar çıkmama izin verilmemişti.
"Orada fare var," demişlerdi. Aptal bir bahane olduğunu şimdi hissedebiliyordum. Bugün farelerle işim vardı.
İçeri geri dönüp giyindim. Kot pantolon, siyah tişört, üzerine ince bir kapüşonlu. Ayakkabılarımı bağlarken bileğimde hafif bir sızı yokladı, dünkü düşüşün imzası. Dizimde de sararmaya başlayan bir halka… Vücudum yavaş yavaş bir haritaya dönüyordu, her gün bir nokta daha işaretleniyordu. Cebime anahtarı attım, diğerine telefonu. Telefona artık sadece saat için bakıyordum. Hafıza yok, fotoğraf yok, kayıt yok. Döngü her şeyi sabah sıfırlıyordu. Her şeyi, benden başka.
Kapıyı sessizce çektim, kilidi çevirmedim. Gerek yoktu; bu apartmana artık kimse, beni istemeden girmiyordu.
Merdivenlerden yukarı çıkmaya başladım. Adımlarımı saymaya doğal olarak başladım, zihnim sayıların ritmine tutundu. Birinci katın üstü, ikinci kat. Sonra üçüncü. Tahta basamakların altında verdiği hafif oynama sesi, metal korkulukların avuç içlerime bıraktığı soğuk. Dördüncü kata geldiğimde nefesim hızlanmıştı, sol omzum her inişte sızlıyordu.
Çatı katına giden son sahanlığın önüne geldiğimde, gözüm bir gölge kıpırtısı yakaladı. İnsan gölgesi değildi. Çamaşır ipine asılmış eski bir kilim, rüzgârla hafifçe sallanıyordu. Pencereden içeri sızan soluk ışık, kilimin desenlerini duvarda bozuk, kararsız şekillere dönüştürüyordu.
Son merdivenin ilk basamağına ayağımı koymak üzereydim ki alttan bir ses geldi:
"Elif kızım? Bu saatte nereye böyle?"
Ses, topuğumu basamaktan söküp olduğum yere çiviledi. Boğazımdan istemsiz bir "Tch" çıktı. Geriye döndüm. İkinci katın kapısı yarı aralıktı. Kapının aralığından ince, kısa boylu bir kadın sızıp boşluğa çıkmıştı. Saçları sertçe yapılmış bir topuzla ensesine çekilmiş, üstünde çiçekli bir ev sabahlığı, ayağında terlik. Elinde ince belli bardakta naneli çay; buharı havaya ince ince kıvrılıyordu. Nane kokusu buraya kadar gelmişti, ferah ve keskin. Bileğindeki kalın metal pazubent, kolunu her oynatışında hafifçe tıngırdadı.
"Yukarı," dedim. Sesim kuru, fazladan bir kelimeye yer bırakmıyordu. "Çatıya bakacağım."
Kadın kaşının birini yukarı kaldırdı. Adımlarını ağırdan alarak biraz yaklaştı.
"Çatı mı?" Bardaktaki çayı, bileğini çevirdiği bir hareketle hafifçe döndürdü. Pazubent bir kez daha çınladı. "Orası yıllardır kapalı kızım. Neyine bakacaksın?"
"Eski şeylerim olabilir," dedim. Omzumu dikleştirip gözlerini karşılamaya çalıştım. "Evime bakıyorum."
"Evine…" Kelimeyi ağzında yuvarladı. Gözleri yüzümde gezindi. Bir an, sanki bir şey hatırlamış gibi bakışı havada asılı kaldı. "Sen Demirlerin kızı mısın?"
Kaslarım istemsizce gerildi. Çatı katına çıkarken bu soru için bir cümle hazırlamamıştım. Morluğun altından nabız hızlandı, tişörtün kumaşı hafif hafif oynadı.
"Soyadım Demir," dedim. Çenem sıkıydı. "Niye?"
Kadının bakışı yumuşadı. Çay bardağını boşlukta biraz yukarı kaldırdı, sanki görünmez birine kadeh kaldırıyormuş gibi.
"Eskiden burada bir Demir ailesi otururdu da..." dedi. "Sen küçüktün o zaman. Annen sarı bir örtüyle gezerdi, hep balkona sererdi onu. Hatırlamazsın tabii, kızım."
Sarı örtü. Kelime boğazıma takıldı. Balkon, yıldızlar… Banyodaki yansımam yerine, sigara dumanıyla bulanmış karanlık bir salonun içinde parlayan başka gözler belirdi zihnimde. Midemde çatıdan uzaklaşma isteği kıvrıldı. Basamağın kenarında duran ayağımı daha sıkı bastım, kaslarımı gevşetmedim.
"Benim acelem var," dedim. Sesimin tonu keskinleşti. "Çatıyla işim bitince uğrarım."
Kadın hafifçe gülümsedi. Çaydan bir yudum alıp nefes verdi; nane kokusu merdiven boşluğuna yayıldı.
"Çatıyla iş," diye yineledi. "Orada bir şey yanmıştı zamanında. Senin yaşlarında bir çocuğun… Neyse, Allah beterinden saklasın kızım."
Söylediği cümle içime ağır bir mermi gibi indi. Bir şey yanmıştı. Çocuk. Çatı.
"Kimdi?" dedim. Kendi sesim beni şaşırttı; normalde olduğundan daha keskin, daha ince bir cam gibi çıktı.
Kadın başını hafifçe yana eğdi.
"Boş ver şimdi," dedi. "Eski defterler açılınca toz kalkar, göz yakar kızım. Hem orası kilitli zaten. Yıl oldu kimse çıkmadı."
Cebimdeki anahtar, avuç içimi çizdi. Parmaklarım istemsizce yumruk oldu.
"Kilidi ben açarım," dedim. "Merak etmeyin."
"Ben niye merak edeceğim yahu," dedi, bir an alınmış gibi. Sonra omuzları düştü, tonu yumuşadı. "Sen dikkat et yeter. Orada… bir şey kaldıysa, ellemeyiver."
Bir kelime daha duyarsam vazgeçeceğimi fark ettim. Kadının bakışı da bunu sezmiş gibiydi. Konuyu değiştirmedi ama daha da zorlamadı.
"Çayın soğuyor," dedim, saçma sapan bir kaçış cümlesine tutunarak. "İçin, üşümeyin."
Dudak kenarları kıvrıldı.
"Bu çocuk hâlâ ‘siz’ der bana," diye kendi kendine söylendi, sonra bana baktı. "Yükseğe çıkarken başın dönmesin kızım. Basamakları sayma. Hep gençler sayar, düşer sonra."
Yine de saydım. Kapısı kapanıp nane kokusu ardımda kalınca, yukarı doğru hızlandım. Şimdi geri inersem, yarın yine aynı merdivenleri çıkacaktım. Aynı soruları, aynı kokuları, aynı "yanmış bir şey" lafını dinleyecektim.
İstemiyordum.
Son sahanlığa çıktım. Çatı kapısı karşımdaydı. Gri boyası yer yer çatlamış, altındaki eski metal paslı çizgiler halinde görünüyordu. Kilidin çevresinde eski çizik izleri vardı; sanki birileri yıllar önce başka anahtarlar denemiş ya da çilingir çağırıp zorlamış gibiydi. Kapının altından hafif bir is kokusu sızıyordu. Belki sadece hayal gücüm, ama burnumun içinde yanan o tat başka yerden gelmiyordu.
Elimi cebime attım, anahtarı çıkardım. Metalin soğuğu avucumdaki terle inatla çatıştı. Anahtarı deliğe yönlendirirken elimdeki titremeyi fark ettim. Kaslarımı bilerek sertleştirdim.
"Dümdüz. Çevir. Aç," diye fısıldadım.
Anahtar kilide garip bir uyumla oturdu. Ne gevşek, ne fazla sıkı. Yerine on yıl sonra kavuşmuş parça gibi. Çevirdim. İçeriden boğuk bir "tak" sesi yükseldi. Kapıyı hafifçe ittim. Menteşeler inledi ve kapı açıldı.
İçeriden gelen hava yüzüme çarptı. Toz, nem, eski kâğıt kokusu ve daha dipten gelen hafif bir yanık kokusu. Gırtlağıma kadar yükseldi. İçeri ilk adımı attığımda, ayakkabımın altındaki tahta ince bir gıcırtıyla karşılık verdi. Ses çatı katının boşluğunda büyüdü, tavana vurup geri geldi. Arkadan biri aynı gıcırtıyı taklit ediyor gibiydi.
Gözlerim karanlığa uyum sağlamak için birkaç saniye direndi. Sonra küçük pencereden süzülen solgun ışık kendini belli etti. O ışık, odanın ortasında duran büyük ahşap sandığın üzerine vuruyordu. Kenarları demirle güçlendirilmiş, üstünde eski bir askeri depodan çıkma numaralar gibi görünen siyah rakamlar. Çevresinde, duvarlara dayalı metal dolaplar, yarı açık karton kutular. Tavan kirişlerinden sarkan örümcek ağları, havada asılı duran ince tül parçaları gibi.
Nefes aldım. Toz boğazımı tıkadı. Öksürük, göğsümü sarsılttı. Bir an için çocukken buraya tıkıldığımı, aynı karanlıkta aynı toz kokusunu ciğerlerime çektiğimi düşündüm. Aklım oyun oynuyor olmalıydı ama beden buna aldırmadı; dizlerim hafifçe çözüldü.
"Bitti o," dedim kısık sesle. Boğazımın içi kurudu, her kelimede yanıyordu. "Şimdi ben geldim."
Sandığa doğru yürüdüm. Her adımda tahta gıcırdadı. Yakın duvardan küçük bir sıva parçası düşüp sessizce yere çarptı. Pencereden gelen ışık, duvarda koyu bir lekenin altını çiziyordu. Yaklaştıkça rengini seçebildim: koyu kahverengi. Eskimiş kan. Lekesi düzensizdi. Tavana yakın bir noktadan başlamış, aşağı doğru ince bir çizgi halinde akmış, sonra yerde yok olmuştu. Tam oralarda, ahşap zeminin rengi diğer yerlerden daha koyuydu; sanki uzun süre ıslak kalmış gibi.
Dizlerim titredi. Zihnimde daha önce fotoğraflarda gördüğüm sahneler parladı: tavandan sarkan ip, altındaki devrilmiş sandalye. Ama burada ip yoktu. Sadece o leke vardı.
"Bu intihar değil," dedim. Sesim, odanın içinde yankılandı, sanki başka birinin ağzından çıkmış gibi.
Sandığın yanına çömeldim. Kapak, iki yanda metal halkalarla tutturulmuştu. Parmaklarımı ilk halkaya geçirdim. Tahtaya değdiğim anda, soğuğundan çok pürüzlülüğü dikkatimi çekti. Eski cila tamamen kalkmış, yerini çıplak, lif lif olmuş yüzeye bırakmıştı. Çektim. Kapak ağırdı. Altından süzülen hava, yüzüme bir dalga gibi çarptı. İçeriden daha yoğun bir kâğıt ve rutubet kokusu yükseldi, burnumun içini çizerek geçti.
Sandığın içinde dosyalar vardı. Numara verilmiş klasörler, kalın karton kapaklar, kahverengiye dönmüş zarfların içinde sıkışmış fotoğraflar. En üstte sararmış bir fotoğraf albümü. Albümü hafifçe kenara ittim. Altında kalın, gri bir dosya gözüme çarptı. Üzerinde kalın siyah harflerle yazılmıştı:
"1980 ÖZEL DOSYA – GİZLİ"
Kalbim göğüs kafesime yumruk gibi çarptı. Dosyaya uzandım. Çekmek üzereyken metalin direncini hissettim. Dosyanın altından ince bir zincir çıkıyordu; sandığın tabanına sabitlenmiş bir halkaya bağlıydı. Dosyanın omurgasında da küçük bir kilit duruyordu.
"Tabii," dedim, dişlerimi sıkıp. "Tabii ki kilitli."
Cebimdeki anahtarı çıkarıp kilide tuttum. Kilidin deliği daha küçüktü; anahtarın dişleri fazla büyüktü, ucunu bile sokamadım. Değişik açılar denedim. Hiçbiri tutmadı.
"İnanılır gibi değil," diye hırladım dişlerimin arasından. "Beni buraya kadar getiren anahtar, tam bu noktada takılıyor ha."
Dosyanın kapağını zincirin izin verdiği kadar araladım. İçinden bir-iki sayfa çekip bakmayı denedim. Zincir neredeyse hiç esnemedi. Sanki görünmez biri diğer ucundan tutup geri çekiyordu.
"İnatçı," dedim. "Benden bile."
Ellerim titrerken, sandığın yan tarafında hafif bir hareket hissettim. Ahşapta kısa, tok bir tıkırtı. Başımı çevirdim. Tam o anda sandığın köşesine sıkıştırılmış bir fotoğraf gözüme çarptı. Yarı dışarı çıkmış, üstüne kimsenin dokunmadığı belli. Parmaklarımı uzattım, dikkatle çektim. Kenarı çatlamış, yüzeyi kabarmıştı. Üzerindeki tozu hafifçe üfledim. Nefesim fotoğrafın üzerinden geçerken, gri tabaka yavaşça kaldırıldı. Görüntü netleşti.
Genç bir kadın. Omuzlarına kadar inen koyu saç, yanaklarında küçük çukurlar, gözlerinde bildiğimi söylediğim ama seslendirmekten kaçındığım bir yorgun parıltı. Arkadaki sandalyenin üzerine serilmiş sarı bir örtü. Onun yanında, askeri üniforma içinde bir adam. Kravat nizami, apoletler parlıyor. Adamın gülüşü kontrollü, kadınınki dikkatli.
Fotoğraftaki kadın annemdi.
"Yok artık," dedim. Sesim çatladı. "Hadi oradan."
Baş parmağım fotoğrafın kenarını kazırken tırnağım ince bir çıtırtıyla kâğıdı çizdi. Parmaklarımı geri çektim. Fotoğrafı içgüdüyle ikiye katladım, arka cebime sakladım. Sanki saniyeler içinde biri gelip elimden alacaktı.
Tam o sırada kapının metal sesi odanın içinde büyüdü. Menteşeler inlerken kafamı bir anda kapıya çevirdim. O kapıyı ardıma kadar kapatmamıştım; en fazla yarı aralık bırakmıştım. Ama şimdi yavaş, çok yavaş açılıyordu. Koridordan gelen solgun ışık, odanın içine ince bir çizgi halinde aktı. Işığın içinde asılı kalan toz zerrecikleri, havada yüzen minik şekiller gibi sallandı.
Nefesimi tuttum. Sokak gürültüsü aniden kesilmişti. Ne araba, ne martı, ne simitçi bağırtısı. Sanki biri şehrin fişini çekmişti.
"Kim var?" dedim. Kendi kulaklarımda yabancı bir ses gibi tınladı.
Cevap gelmedi. Kapı tamamen açılınca yerinde durdu. Aralıkta kimse görünmüyordu. Yine de odanın içindeki hava değişmişti. Sanki biri içeri girmiş, yer değiştirip bir köşeye yerleşmişti ama gözle görünmez kalmayı başarmıştı. Tişörtün altında tüylerim tek tek dikildi.
Boğazımda ikinci bir ses kabardı. Tanıdık fısıltı. Gün çizgisi. Oraya gitme…
"Bunu da mı sen yapıyorsun?" dedim havaya, boğuk bir öfkeyle. "Kuralların mı değişti?"
Sessizlik. Cevap yok. Sadece tenimde gezen soğuk.
Uzun adımla kapıyla sandık arasındaki mesafeyi tarttım. Kaçmam gerekirse dosyayı zinciriyle sürükleyebilecek miydim? İmkânsızdı. Zincir, tıpkı buranın kendisi gibi inatçıydı. Şu anda cebimde sadece bir fotoğraf vardı. Dosyaya ulaşmıştım ama okuyamıyordum. Döngü, bana her seferinde eksik bir cümle veriyordu.
Ayağa kalktım. Dizlerimde boşluk hissi. Sandığın kenarına tutunarak destek aldım. Parmaklarım ahşaba bastırdıkça, sanki tahtada iz bırakıyordum. Zincire son bir kez asıldım. Metal gerildi, tatsız bir ses çıkardı ama kopmadı. Bir anlık titremenin ardından yeniden eski, sert haline döndü.
"Tamam," dedim. "Bu round sendeydi."
Kapıya doğru yürüdüm. Çıkarken gözüm yine kan lekesine takıldı. Duvara eğilip yakından baktım. Parmak uçlarım lekeden birkaç santim uzakta durdu, dokunmadım. Sadece şekline odaklandım. Yukarıdan aşağıya inen çizgi, ortalarda hafifçe yana kaymış, sonra tekrar dikine devam etmişti. Sanki biri düşerken son anda duvara tutunmaya çalışmış, eli kaymış…
"Kardeşim," dedim dudaklarımı zor kıpırdatarak. "Buradaydın, değil mi?"
Göğsümün içine soğuk bir sis çöktü. Nefes içeri girip ciğerin yarısında takıldı, gerisini geri döndü. Başım hafifçe döndü. Bir an için kapı bana daha da yakınmış, odanın duvarları hafifçe eğilmiş gibi göründü.
"Çık," dedim kendime. "Hemen."
Kapı eşiğinden adımımı atarken ayağım bir şeye takıldı. Sandığın yanına bırakılmış yarı açık karton kutunun kenarı. Bileğim döndü. Denge kayboldu. Merdiven sahanlığının ilk basamağını gözüm bile görmeden duvarla dizim arasına sıkıştım. Sonra dizim basamağın sivri köşesine çarptı. Keskin bir acı bacağımın içinden yukarı fırladı. Nefesim göğsümde kesildi. Duvarın soğuğu avuçlarıma yayıldı, tırnaklarım sıvayı çizdi. Ağzımdan kendiliğinden bir küfür döküldü.
"Siktir…"
Sahanlıkta modern sanat heykeli gibi, dizimi tutarak çömelmiş halde kaldım. Pantolonun diz kısmı anında ıslandı, sıcaklık yayılıp kumaşın rengini koyultmaya başladı. Diz kapağımın hemen altında kesik olduğunu hissediyordum. Demir kokusu, tozlu havaya karışıp burnuma geldi.
"Çık ayağa," dedim kendi kendime. Dişlerim birbirine sürttü. "Şımarma."
Elimi merdiven korkuluğuna dayadım, tüm ağırlığımı oraya vererek ayağa kalktım. Dizim titredi ama taşıdı. Merdivenlerden inerken her adımda bir sızı, her sızıda geçmişten bir görüntü kıpırdandı. Kardeşimin "kaza" diye paketlenmiş ölüm haberi. Balkon kapısının önünde, uzaklara bakan babamın taşlaşmış yüzü. Annemin elindeki sarı örtüyü sigara dumanıyla delik deşik edişi.
Belki de hiç kaza olmamıştı. Belki de çatı katına "kendi isteğiyle" çıkmamıştı. Belki de…
Düşüncelerimi hızlandırıp merdiven inişimi de hızlandırdım. Dizime rağmen. Aşağıdan yükselen nane kokusuna karışan kızarmış simit kokusu burnuma yol gösterdi. Apartman kapısını itip açınca sabahın soğuk havası yüzüme çarptı. Galata sokakları, nemli taş, mazot ve eski duvarlardan gelen koku karışımıyla kendini tanıttı. Birkaç adım ilerideki fırının önünde insanlar toplanmaya başlamıştı. Sıra demek zor; herkes kendi düzenini kurmuş gibi. Fırının camı buğulanmış, içerden çıkan sıcak hava, camdaki buğu tabakasını dalgalandırıyordu.
Dizim zangırdayınca planım iki dakika için değişti. Zincirli dosya çatıda beni bekleyebilirdi. Bedenim, bu döngünün tek kalıcı arşiviydi. Onu ayakta tutmazsam, hiçbir şeyin anlamı kalmayacaktı.
Fırının kapısına yöneldim. İçeri adım atar atmaz sıcak hava yüzümü yalayıp geçti. Fırının içindeki hamur kokusu, kavrulmuş susamın ağır kokusuyla karışıp ciğerlerime doldu. Dizimdeki acı birkaç saniyeliğine geri çekildi. Tezgâhın arkasında, yüzü sıcaklıktan kızarmış bir adam tepsi taşıyordu.
"Bir simit," dedim. Sesim yorgun, bolca gece taşıyordu. "Bir de çay."
Adam başını kısa bir hareketle salladı, gözlerini benden kaçırmadı ama konuşmadı. Sanki bu sahneyi defalarca oynamışız gibi, el hareketleri otomatikti. Aynı sözler, aynı sipariş. O da, ben de bunu söylemeyecektik.
Tezgâhın kenarına yaslandım, ağırlığımı sağ bacağıma verdim. Sol dizim havada titredi, pantolonun altında kaslar kasıldı. Bir dakika sonra elime sıcak, taze çıkmış bir simit tutuşturuldu. Çay ince belli bardakta, metalin ince tınısıyla tezgâha bırakıldı.
Simidi alınca ellerimi buharın üstünde tuttum. Soğuğun parmaklarımdan yavaş yavaş çekilişini hissettim. Hamurun kabuğu pütürlüydü, avuç içime küçük baskılar yaptı. Cebimdeki fotoğrafın varlığı, sert bir dikdörtgen gibi kalçama dayanıyordu; orada olduğunu unutmam mümkün değildi. Simitten büyük bir ısırık aldım. Susamın hafif yanık tadı ağzıma yayıldı. Çaydan bir yudum aldım, dilimin üstünde ince bir yanma dolaştı.
Kısa bir süre boyunca hiçbir şey düşünmedim. Ne çatı, ne 1980, ne zincir. Sadece sıcak, kırıntılı simit ve boğazımdan aşağı süzülen çayın izi.
Fırından çıktığımda sokak biraz daha kalabalıklaşmıştı. Dizim hâlâ sızlıyordu ama vücudum hareket etmeyi kabul ediyordu. Fotoğraf, dosya, zincir… Kafamda birbirine dolanmış kablolar gibi. Bir ucunu çekince diğerleri de beraber sürükleniyordu.
Sokağın köşesini döndüğümde duvara yaslanmış bir siluet gördüm. Kapüşonlu, elleri cebinde, başı hafif eğik. Bir an için kalbim fırladı; Cihan sandım. Adam kafasını kaldırınca kalbim yerde sekerek durdu. Deniz’di.
"Kusura bakma ya," dedi beni görünce. Sesindeki hafif Karadeniz melodisi, sabahın keskin havayla çatışıyordu. "Senin evin tam karşıda beklerken, biraz şey… garip hissettim."
Yanına yürüdüm. Omzumdaki ve dizimdeki acıyı saklamaya çalıştım ama adımımdaki aksaklık kendini ele verdi. Deniz kaşlarını çatıp aşağı kaydırdı bakışlarını.
"Ne oldu dizine?"
"Merdivenle dalaştım," dedim. "Kaybettim."
Gözlerinde "yalancı" diye bağıran bir ifade belirdi ama sesli söylemedi. Başını hafif yana eğdi.
"Çatıya çıktın," dedi. Soru sormadı. Tespit. "Gözlerin öyle bakıyor çünkü."
"Ne, tozlu mu?" dedim.
"Yok ya," dedi, dudaklarının kenarında kısa bir gülümseme belirdi. "Sanki bir şey görmüşsün de hâlâ emin değilsin gibisin."
Cebime gitmedim. Fotoğrafı ona göstermek için erken olduğunu biliyordum. Ben daha kendim bakmamıştım arkasına. Kartın arkası hâlâ karanlık bir raf gibi duruyordu zihnimde.
"Orada bir sandık var," dedim. "Askerî dosyalarla dolu. Bir tanesinin üstünde '1980 Özel Dosya' yazıyor. Zincirle kilitli."
Deniz dudaklarını içe kıvırdı, başını yavaşça salladı.
"Tabii," dedi sakin. "Niye olmasın. Ya, bu şehirde en masum şey bile zincirle kilitli zaten."
"Daha güzeli," dedim. "Sandığın içinde annemin fotoğrafını buldum. Üniformalı bir adamla. Sence kim o?"
Deniz duvara yaslandı. Cebinden bir sigara çıkardı, yakmadan parmaklarının arasında çevirmeye başladı. Devlet lafı açıldığında eli sigaraya gidiyordu; yakmasa bile.
"Resmî biri," dedi. "Belli. Ama senin şu an duyman gereken soru o değil, ya."
"Ne peki?" diye bastırdım. Sabırsızlık sesime sertlik olarak yansıdı. "Bu fotoğraf niye çatı katında saklı?"
Sigarayı ters çevirip filtresini çenesine vurdu.
"Niye salonda albümde değil?" diye karşılık verdi.
Cevap kendini belli ediyordu ama yüksek sesle söylemek, onu taş gibi masanın ortasına bırakmak gibiydi.
"Çünkü biri istemedi," dedim, gözlerimi kısarak. "Görmemi."
"Ya da," dedi Deniz, bakışlarını daraltıp, "biri görmemi istedi. Ama zamanı gelince."
Yutkundum. Boğazımdan aşağı inerken, sıcak çay, toz, susam ve kan kokusu birbirine karışıp mideye indi. Mide bu karışımı sevmedi, hafifçe kasıldı.
"Zaman geldi işte," dedim. "Ben geldim. Dosya da orada. Zincirle bağlı. Ulaşamıyorum."
Deniz başını salladı.
"Bir zincir görürsem," dedi, "ilk sorum şu olur: Hangi taraftasın? Zincire sen mi bağlısın, yoksa zincir sana mı?"
"O kadar felsefeye vaktim yok," dedim. "Zinciri kırmam lazım. Bugün. Yarın yine başa saracak çünkü."
Döngünün adını söylemedim. O zaten anlamsızlıkla, saatle, tekrarlarla ilgili bir şeyler olduğunu sezmişti. Kelimeleri ağızdan çıkarmak onu da bu halkanın içine çekecekmiş gibi geliyordu.
"Döngü muhabbete girmeden," dedi, benim tereddüdümü bir bakışta çözer gibi, "beni de çatının oraya götürsen? Bir bakarım. Belki… başka bir yol vardır. Zincirin bağlandığı halka falan."
"Bugün önce başka bir şey yapmam lazım," dedim. "Fotoğrafın arkasına bakacağım. Sonra çatıya geri döneceğim. Sen o sırada Emre Yılmaz’la konuş."
Deniz durakladı. Gözlerinin içine kısa bir gölge düştü.
"Emre’ye hâlâ pek… şey yapamıyorum ya," dedi. "Güvenemiyorum."
"Ben de," dedim. "Ama 1980 deyince dili çözülen tek adam o. Eski istihbaratçı. Bu dosya eline değmiştir. Değmediyse bile, değenleri tanıyordur."
Deniz sigarayı cebine geri koydu.
"Tamam," dedi. "Bakkala giderim. 'Ya, bana bir ekmek ver, bir de darbe dönemi casusluk dosyası lazım,' derim. Ne olabilir ki."
İstemsizce güldüm. Gülmek dizimdeki acıyı bir anlığına hafifletti.
"Sana güveniyorum," dedim. Cümle ağzımdan çıkınca kendime şaşırdım. Deniz de şaşırdı; gözleri kısa bir an büyüdü, sonra ciddileşti.
"Ben de," dedi. "Kendime değil. Sana."
Bu cümle, sokağın başındaki çöp yığınının, duvar yazılarının, birbirine dolanmış kabloların üstünden atlayıp geldi. İçimde bir yere, tam adını bilmediğim bir boşluğa yerleşti.
"Öğlene kadar hallet," dedim. "Sonra çatıya çıkıyoruz."
Deniz başını salladı. Sokağın aşağısına doğru yürüdü. Omzunun üzerinden son bir kez bana baktı, sonra kalabalığın içine karıştı. Kalabalık dediysem, sabah telaşıyla yarı uyanık gezen, telefonuna bakan, simidini çayına banan insanlar. Onlar için bu sadece başka bir gündü. Benim için kaçıncı tekrar olduğunu sayamıyordum.
Eve döndüm. Dizim her merdiven çıkışında itiraz etti. Kapıyı kapatıp arkamı dayadığımda evin içindeki sessizlik kulaklarımda uğuldadı. Sanki bu daire, şehrin gürültüsünden kesilmiş bir kapsüldü.
Salondaki masaya yürüdüm. Fotoğrafı arka cebimden çıkarıp masanın üzerine bıraktım. Üstünde annem ve o üniformalı adam. Yüzlerine bakmamaya çalışıp kartın arkasına odaklandım. Parmaklarım fotoğrafı çevirirken titredi. Çatıdaki toz hâlâ parmak uçlarımda, tırnak aralarımda kirli beyaz çizgiler bırakıyordu.
Arka yüzü hafif sararmıştı, yılların baskısı kartı inceltmişti. Siyah tükenmez kalemle, ince, düzgün bir yazı vardı:
"Onlar seni unuttu, ama ben unutmadım."
Altında tarih yoktu. İmza yoktu. Sadece bu cümle. Harfler ne süslüydü ne de umursamaz; düz, kararlı bir satır. Yazanın kadın mı erkek mi olduğunu ele vermiyordu. Kelimeler ise bambaşka bir şey söylüyordu.
"Onlar." Aile mi? Devlet mi? Mahalle mi?
"Ben." Kim?
Dizimdeki ağrı, sanki içerden bir dile dönüşmüş gibi kıpırdandı. Bu bir tuzak olabilirdi.
"Bu, tuzak olabilir," dedim masaya doğru konuşarak. Kartı yeniden çevirip annemin yüzüne baktım. Genç, neredeyse benim yaşımdaki hali. Gülümsüyor ama göz kenarlarında tek bir kırışık yok. Gülüş dudaklarına hapsolmuş.
"Sen yazmadın," dedim fısıltıyla. "Yazsaydın, beni 'kızım' diye çağırırdın."
Masadan uzaklaşıp odanın içinde bir tur attım. Pencerenin yanına gelip aşağı baktım. Sokağın ritmi hızlanmıştı. Emre’nin bakkalının önü köşeden seçilebiliyordu; Deniz’in birazdan o kapıdan içeri gireceğini biliyordum. Gözümün önünde Emre belirdi; floresan ışığının altında, düzgün tıraşlı yüzü, çizgili gömleği, tezgâhın kenarında duran sessiz hesap makinesi. Gözlerinde söylemek isteyip de boğazında biriktirdiği cümleler.
Onun da zincirleri vardı. Üniformasız, apoletsiz ama ağır.
"Emre’yi sıkıştır," diye mesaj atmak için elime telefonu aldım. Ekrana baktım. Saat 08:02’yi gösteriyordu. Dün bu saatte… Dün 08:02’de ne olduğunu seçemiyordum. Zaten telefon dünün hiçbir şeyini hatırlamıyordu.
Mesaj ekranını kapattım. Teknoloji, döngüde bana ilk ihanet eden şey olmuştu. Ona güvenmek, bile bile lades demekti.
Fotoğrafı tekrar elime aldım. Arka yüzündeki cümlenin üzerinden parmağımı hafifçe gezdirdim.
"Unutmayan kim?" diye sordum havaya. "Katil mi, yoksa kurtarıcı mı?"
Cevap beklemiyordum. Oda bir an sessiz kaldı. Sessizliğin içinden, bitişik daireden gelen hafif bir tıkırtı duyuldu. Komşu mu, yoksa başka bir şey mi, seçemedim. Dizimdeki ağrı, yerinden kalkmam gerektiğini hatırlatıyordu. Saat ilerliyordu. Döngü akşamı önemsemese de, insanlar güneş batarken değişiyordu. Karanlık başka tür yaratıkları dışarı çıkarıyordu; bazıları insan kılığındaydı.
Fotoğrafı yeniden cebime soktum. Kapüşonumu başıma geçirdim. Evden çıktım. Merdivenlerden inerken bu kez Fatma Hanım’ın kapısı açılmadı. Nane kokusu yerini kızarmış soğan kokusuna bırakmıştı. Dünya kendi ritminde dönüyordu; benim ritmim, kırık plak gibi aynı yeri kazıyordu.
Sokağa çıktığımda Deniz bakkalın önündeydi. İçeri girmek üzere kapının kulpuna dokunmuştu. Beni görünce elini kaldırdı.
"Geliyor musun?" diye seslendi.
Başımı iki yana salladım.
"Sen git," dedim, sesimi yükselterek. "Emre’yi konuştur. Ben çatı işini düşünmeye devam edeceğim."
"Tamam," dedi. "Ya bak, kendini fazla zorlama ha. Dizine de baktır."
Omuz silktim.
"Dizim alışacak," dedim. "Bedenim de. Asıl beynim için bir doktor lazım."
Deniz gülümsedi. Bakkalın kapısını itip içeri girdi. Kapının üstündeki çıngırak çaldı, sesi dar sokakta yankılandı. İçeride floresan ışığı altında başlayan konuşmayı göremiyordum ama kelimeleri kafamda canlandırabiliyordum.
"Emre abi, bir şey soracağım ya. Şöyle… 1980’le ilgili ufak bir şey…"
Galata’nın dar sokağında gölgeler uzamaya başlamasa da binalar yüksek, sokak dardı. Güneş, daha sabah sayılabilecek bir saatte bile kendini geri çekiyordu. Duvar dipleri, merdiven boşlukları, simitçinin arabasının altı… hepsi daha koyu görünür oldu. Gölgeler, su gibi yavaş yavaş sokağın zeminini kaplıyordu.
Binamın kapısının önünde, dizim sızlayan, cebimde annemin fotoğrafını taşıyan biri gibi dikildim. Çatıdaki zincirli dosya kafamın arkasında diretiyordu. Bakkalın içinden gelebilecek bir cümleyi bekliyordum. Belki Emre ağzından bir isim kaçıracaktı. Belki Deniz istemeden yanlış bir düğmeye basacaktı.
Cebimdeki telefon hafifçe titredi. Elim istemsizce cebime gitti ama çıkarıp bakmadım. Ne yazarsa yazsın, teknoloji sabah her şeyi inkâr edecekti. Gözlerimi kapattım. Balkondaki sarı örtüyü, annemin parmak uçlarındaki sigara izlerini, kardeşimin kahkahasını ve çatıdaki kan lekesini aynı anda taşımaya çalıştım. Ağırlık omzumdaki morluktan göğsüme indi.
"Onlar seni unuttu, ama ben unutmadım," cümlesini içimden tekrar ettim. Her kelimede dizimdeki sızı biraz daha belirginleşti. Hatıralar, bedene yapışıyordu; kurtulacak bir yer bırakmıyordu.
Kısa bir an için etraf garip biçimde sessizleşti. Sokağın gürültüsü suyun altından duyuluyormuş gibi boğuklaştı. Kulağımın dibinde, o boğuk kadın sesi yeniden belirdi.
"Yanlış kapıyı açtın," dedi. Fısıltısı, duvarların içindeki kablolara karışan elektrik uğultusu gibiydi. "Yine yanlışı seçtin."
Gözlerim hızla açıldı. Sesler eski haline döndü. Martı çığlıkları, fren sesleri, metal tezgâh tıkırtısı. Bakkalın kapısındaki çıngırak bir kez daha çaldı. Deniz dışarı çıktı. Yüzü normalden daha soluktu. Yanıma doğru hızlı adımlarla geldi. Dizim protesto etti ama yerimden kıpırdamadım.
"Ne oldu?" dedim. Sesim hazırdı, vücudum değil.
"Emre…" diye başladı. Boğazını temizledi. Gözleri omzumdaki morluğa kaçtı, sonra zorla yüzüme döndü. "Emre bazı şeyler söyledi ya. Dosyayla ilgili. Ama asıl…"
Şüphe ciğerime kadar indi.
"Yine ama asıl ne?" dedim.
Deniz elini cebine soktu. Açtığında avucunun içinde ince, paslı bir halka vardı. Zincir halkası. Çatıdaki dosyanın zincirine ikizi kadar benzeyen bir parça.
"Bunu bakkalın arka odasındaki rafın altından buldum," dedi. "Emre saklamıyordu. Sanki… biri özellikle gözüme sokmuş gibi, ya."
Halka, Deniz’in avucunda mat, neredeyse ışık yansıtmadan duruyordu. Sanki karanlığa ait bir metal parçasıydı. Ona bakarken, çatıdaki zincirin çıkardığı metal sesi kulaklarımda yeniden çınladı.
"Emre ne dedi tam olarak?" dedim. Sesimi zorla sakin tuttum.
Deniz dudaklarını ıslattı. Bakışları kısa bir süre benden kaçtı, tekrar geri geldi.
"Şunu," dedi. "‘Casusluk dosyasıysa… Demirlerin çatı katına hiç çıkma,’ dedi. ‘Çünkü asıl dosya orada değil. Asıl dosya, senin bedeninde.’"
Kelime kelime böyle söylemiş olamazdı, Emre nadiren bu kadar açık konuşurdu. Ama Deniz’in ağzından dökülen cümle kanımı çekmeye yetti. Çatıdaki zincir, cebimdeki fotoğraf, dizimdeki yara, omzumdaki morluk… Hepsi birer dosya sayfası gibi üst üste dizildi. Döngü, sanki tam şakağımdan vuruyordu.
Belki de yanlış kapı, çatının kapısı değildi.
"Çatıya yine çıkmamız gerekecek," dedim, gözlerim Deniz’in avcundaki halkaya mıhlanmışken. "Ama önce…"
Cümlenin sonu gırtlağımda takıldı. Sokak bir an için karardı. Güneşin bulutun arkasına girdiğini söylemek yetersiz kalır; sanki bina üstüme eğildi. Başım dönmeye başladı. Göğsüme çöken soğuk sis nefesi kesti. Deniz’in sesi uzaktan gelir gibi oldu.
"Elif? İyi misin ya?"
Cevap veremedim. Kulağımın dibindeki fısıltı yeniden yükseldi. Bu kez daha netti.
"Gerçek dosyayı açmaya hazır mısın?" dedi. "Yoksa yine mi kaçacaksın?"
Dizimden yukarı doğru, damarlarımın içinde buz kabarıyormuş gibi bir his yürüdü. Galata’nın dar sokağı, üzerime doğru bükülüyormuş gibi geldi. Deniz’in avcundaki paslı halka gözümde büyüdü; neredeyse tüm görüş alanımı kapladı.
Nefes alamadım. Cevap veremedim. Orada, kaldırımda, sadece o halkaya bakmaya devam ettim.