Bölüm 16: 6:17 Sonrası: Sessiz Çatlaklar
Güneş, tenine dokunarak uyandırdı onu. Önce göz kapaklarının içi turuncuya çaldı, sanki biri ince bir tülü yüzüne germişti. Nefesi göğsünde ağır ağır dolaştı; kaburgaları kalktı, indi. Yan tarafına dönmeyi deneyince sırtındaki yanık deri gerildi, omurgasına doğru ince, keskin bir sızı yürüdü. Kolunu uzatıp telefonunu aramadı. Alarm çalmamıştı. Etrafta siren sesi yoktu. Kulaklarında, 6:17’nin o metalik boşluğu uğuldamıyordu.
Başını yastıktan kaldırdı bu kez. Oda, alıştığı kül rengi sabah ışığında değil, öğleye yaklaşan güneşin sert, beyaza çalan parıltısıyla doluydu. Perdeler gece tam kapanmamıştı; aralıktan içeri süzülen ışık, duvardaki çatlakları tek tek ortaya çıkarıyordu. Çatlaklar, birbirine değmeyen ince yollar gibi tavandan aşağı doğru uzuyor, boyaya gölgeli damarlar çiziyordu. Boğazından kısık, çatallı bir ses çıktı.
"Yine bitti mi?" diye fısıldadı.
Ses, odanın duvarlarına çarpmadı bile; havaya bırakılmış, ağır bir not gibi ortada kaldı. Kendi sesine yabancı kulak kesildi; döngünün içinde hiç bu kadar boş bir tonda konuşmamıştı. Ne panik vardı içinde, ne de taşkın bir öfke. Sadece kemiklere çöken, uykusuz geceleri hatırlatan bir yorgun merak.
Yine de yatağın kenarına süzüldü. Ayak tabanları yere değdiğinde soğuk parke, bedenindeki yanık sıcaklığıyla çarpıştı; teninde ince bir ürperti gezdi. Dizlerini kırarken bileğindeki eski kesi yerleri bıçak sırtıyla okşanıyormuş gibi sızladı. Sol bileğinin üstündeki yanık, güneş ışığında kabartmalı, kızarmış bir harita gibi kabardı. Elini ister istemez yanığa götürdü. Parmak uçlarıyla çizgilerin etrafını yokladı. Cildinin bazı yerleri sert, nasır gibi; bazı yerleri hâlâ ince, dokununca yırtılacakmış kadar kırılgandı. Elinin titrediğini fark edince parmaklarını çekmedi. Titremesine bakıp dudaklarını kıpırdattı, belli belirsiz bir gülümseme geçti yüzünden.
İlk kez 6:17 değildi burası. İlk kez, sokaktan gelen sesler ona ait bir günün sesleriydi. Camın arkasında martı çığlıkları birbirini kovalıyor, aşağıdan bir kahve makinesinin fokurdama sesi yükseliyordu. Birileri uzakta kapıya sertçe vuruyor, ardından kahkaha patlıyordu. Sesler dağınık, üst üste biniyor, hiçbir düzene uymuyordu; o yüzden gerçek geliyordu.
Perdeye uzanıp parmak uçlarıyla kenarını itti, cama yaklaştı. Galata’nın dar sokağı aşağıda uzanıyordu. Güneşte parlayan taşlar, köşede plastik sandalyeye yayılmış adam, sigarasını yakarken yüzünü buruşturuyor; duman, ince gri bir çizgi halinde yukarı tırmanıyordu. Dün gördüğüne yemin ettiği o ceset yoktu. İçeride kan izi yoktu. Her şeyi mahveden o metal parıltı görünmüyordu.
Alnını cama yasladı. Soğuk yüzey, alın çizgilerine yapışan teri silip aldı. Gözlerini kısarak gökyüzüne baktı. Bulutlar artık ağır bir kapağın altında birikmiş beton kütleler gibi değildi; ince, hafif çizgiler halinde sürükleniyor, mavinin üzerinde oyalanıyordu. Göğsünün içi, fırtınadan sonra sessizleşmiş bir odanın havasına benziyordu; kulaklarında hâlâ bir uğultu vardı ama baskı kaybolmuştu.
"Döngü yok," dedi kendi kendine.
Sözlerinin içine, fark edilir bir rahatlama sızmadı. Orada bir sevinç de yoktu. Uzun bir koridorun sonundaki kapının aralık kaldığı, ama içeri adım atmaya çekindiği bir boşluk yalnızca.
Yatakla pencere arasındaki mesafeyi adımlarken ayağının altındaki taşlardan, döngü günlerinden kalma o ekşi, ıslak çorap kokusu yükselmedi. Yerine deterjanlı, yeni yıkanmış çarşafların hafif kokusu sinmişti odaya. Yanık kokusu, en azından burada yoktu. Yine de burnunun içinde, o gecenin dumanını hatırlatan kuru bir kaşıntı dolaştı.
Karyolanın başucundaki komodine uzandı, çekmeceyi açtı. İçinde neredeyse aynı hayat artıkları duruyordu: kırık uçlu bir kalem, boş bir sigara paketi, iki bozuk para, solmuş renklerde ince bir kurdele. Ve bir de temizlenmeyen, yerinden alınmayan tek şey: paslı anahtar. Zaman geçtikçe anahtar, diğer eşyaların arasında daha ağır, daha koyu, daha inatçı görünüyordu.
Elini uzatıp aldı. Metal, avucuna değdiği anda soğukluğunu yalnız derisine değil, bileğinin içine kadar gönderdi. Çiziklerle dolu yüzeyi, avucunun teriyle hemen ıslandı. Parmaklarının arasında sıkarken pasın kokusu keskinleşti; durgun suya, nemli bodrumlara, beklemiş havaya karışmış demir çürümesi gibi, boğazının gerisine yerleşen bir koku. Burnunun ucuna, hiç beklemediği anda sararmış pamuklu bir örtünün sabun kokusu karıştı. Çocukken balkonda üzerine sarılan o örtünün kokusuydu bu.
Gözlerini kapattı.
"Ardından bu anahtar sadece kapıyı açmaz…" diyen o fısıltı, kafasının içinde yankılandı. Ses, yıllara meydan okumuştu; ne döngü, ne yangın, ne Cihan’ın varlığı, ne de bıçak sesi silebilmişti onu. Hiçbiri oraya ulaşamamıştı.
"Neden ben?" dedi, bakışını bir yere sabitlemeden.
Soru, bir yanıt aramaktan çok, eski bir alışkanlığı tekrarlar gibi çıktı dudaklarından. Havada kısa bir süre asılı kaldı, sonra yutkunuşuyla birlikte göğsünün içine geri düştü. İçeride bir yer, bu sözü tanıdı; eskiden daha sık sorulan, sonra utançla boğazda düğümlenip yutulan bir soruydu bu.
Elini gevşetti. Anahtar avucunun içinde dönüp durdu. Sanki çoktan açılmış bir kapının gereksiz parçasına dönüşmüştü, ama metalin ağırlığı değişmemişti. Bileğindeki yanık, bu anahtarla aynı hizada taşınan sızılı bir damga gibi kalbini hatırlatıyordu.
Koridora çıktı. Duvar boyası bazı yerlerde kabarmış, alttan eski, daha koyu renkler ortaya çıkmıştı; zaman kat kat soyulmuş gibiydi. Merdiven boşluğundan aşağıya kavrulmuş ekmek kokusu yükseliyordu. Her sabah aynı anda patlayan o küçük, dakik olaylar dizisi yoktu artık: belirli saatte yükselen kahkaha, her gün aynı anda çalan telefon, aynı isimle bağırılan çağrı… Sesler şimdi karmakarışıktı, hiçbir plana uymuyordu.
Alt kattaki dairelerden birinin kapısı aralandı. Koridorun loşluğunda, çınlayan ince bir ses yükseldi:
"Kızım…"
Elif basamağın ortasında durdu. Kasıklarında kaslar bir an kilitlenmiş gibi gerildi. Avucunda hâlâ anahtarı sıkıyordu; metal, ıslanan derisine yapışmıştı. Yavaşça o sese döndü.
Fatma Hanım kapısının önünde, biri onu rüzgârdan saklamak istermiş gibi durmuştu. Omuzlarına atılmış ince şal, güneşten rengini yitirmişti. Gözlerinin altında mor halkalar vardı; buna rağmen bakışları canlı, tetikteydi. İnce kırışıklı elleri kapının kenarına yapışmış, sanki o kapı çekilip elinden alınacakmış gibi sıkı tutuyordu.
"Hayatta kaldın…" dedi, sesi titreyerek.
Başka kelime eklemedi. Bu iki sözcüğün içine kaybolmuş yıllar, yanmış apartmanlar, duyulmamış çığlıklar, açılmamış dosyalar sızdı. Cümle kesildiğinde dudakları titredi; dişleri birbirine değip kısa bir ses çıkardı.
Elif basamakta bir nefes daha bekledi. Omuzları, görünmeyen bir yükün ağırlığıyla aşağı çökmüştü; sanki sırtına aynı anda onlarca sabah bindirilmişti. Yine de geri adım atmadı. Damarlarının içinde buz geziniyormuş gibi ince bir ürperti dizlerine kadar indi ama bacaklarını geriye çekmeye zorlamadı.
"Sanırım öyle," dedi kısık bir sesle.
Sözlerinde ironi yoktu. Kendine acımanın o yapışkan tonundan da eser yoktu. Bir raporu yüksek sesle okur gibi konuşmuştu; kendisinin değil, bir başkasının dosyasını inceler gibi. Cümle havada dağıldı, dudaklarının kenarı kıpırdamadı.
Fatma Hanım nihayet kapıdan dışarı adım attı. Küçük ama kararlı adımlarla yaklaştı, Elif’in yanında durdu, başını hafifçe iki yana salladı. Bir süre sadece baktı. Gözleri doldu, ama yaşlar kirpiklerinden taşmadı. Elini Elif’in omzuna uzatmak için havaya kaldırdı; parmakları boşlukta asılı kaldı.
"Dokunma," demek istedi Elif ama ses telleri o kelimeyi hatırlamıyordu. Bunun yerine omuzları içgüdüsel bir refleksle gerildi. Sırtındaki yanık, sanki birazdan değecek bir elin habercisiymiş gibi önceden yanmaya başladı. Nefesini frenledi; tutmayı aklına bile getirmediği bir nefesti bu.
Fatma Hanım, havada kalan elinin tereddüdünü fark etti. Omuzuna uzanmak yerine Elif’in bileğine yöneldi. Bileğini kapatan ince kumaşın üzerinden, sanki nabız ölçer gibi çok hafif bastırdı.
"Kızım," dedi, bu kez daha yumuşak bir tonla. "Yüzünü göreyim."
Elif, başını azıcık kaldırdı. Göz göze geldiler. Fatma Hanım’ın bakışında merak yoktu; zaten cevabı bildiğini gösteren bir kabulleniş vardı. Yalnızca görmek istemişti; karşısında bir hayalet değil, etli kemikli biri olduğunu. Elif’in yanaklarına baktı; göz altındaki çizgiler eskisinden daha derindi. Yine de yüz tanıdıktı, hâlâ oradaydı.
"Bir şey lazım mı?" diye mırıldandı, gözlerini kaçırmadan.
"Nefes," dedi Elif, dudaklarının arasında yarım bir gülümsemeyle.
Fatma Hanım bu cevabı çözmeye uğraşmadı. Sadece başını salladı. Bileğindeki tutuşunu gevşetti, elini geri çekti. Nane ve sabun kokusu Elif’in burnuna doldu; çocukluğunda apartman girişinde oynarken, içeriden taşan mutfak kokularıyla merdiven boşluğuna sızan taze çamaşır kokusunun birbirine karıştığı günleri anımsatan bir koku.
"Kapım açıktır kızım," dedi, bir adım geri çekilirken. "Çay demlerim. Sohbet ederiz istersen."
Elif’in ağzı açılsa da kelimeler çıkmadı. Kısa bir "olur" bile dökülmedi dudaklarından. Sadece basamaktan ikinciye, ikinci basamaktan üçüncüye adım attı. Merdivenin paslı demirine uzanmadı; eli destek aramadı. Ayak sesleri, taşın üzerinde kuru bir ritimle yankılandı; bu kez ritmi kendi belirliyordu.
Fatma Hanım arkasından baktı. Kapının eşiğinde biraz daha oyalanıp durdu. Duvara vuran gölgesi uzamış, kapının çerçevesini aşmış, koridorun içine taşmıştı. Sonra içeri girdi, kapıyı tamamen kapatmadı.
Sokak kapısına vardığında, içerideki serinlikten sonra yüzüne çarpan sıcak hava, Elif’in dengesini hafifçe bozdu. Galata’nın taş zemini güneş altında ısınmış, havaya ağır bir lastik kokusu karışmıştı. Uzaktan kızarmış yağ kokusu geliyordu. Ceketinin fermuarını açtı; kumaş, yaralarının üzerinde kurumuş bir yara bandı gibi yapışmıştı, ayırırken hafif bir cızırdama hissetti. Sırtının alt kısmında, her adımda kendini hatırlatan sıcak bir çizgi dolaştı.
Mahalle, döngüdeki gibi değildi. Her şey gözle bakınca aynı görünüyordu ama ritim bozulmuştu. Kahvehaneden çıkan sesler başka bir zamana aitti. Çöpçü arabası, alıştığı köşeden değil bir sokak geriden dönüyordu. Galata Kulesi, göğün altında yerinden kımıldamamıştı ama gölgesi başka türlü düşüyordu.
Eski apartmana doğru yürümeye başladı. Bu kez, daha önce defalarca koşarak kat ettiği, içinde saklandığı, can verdiği, dirildiği taşları saymadı. Sadece yürüdü. Adımları saymayı bıraktığında, kalbinin atışını duydu; yavaş, düzenli, uzun bir nöbetten yeni çıkmış asker temposunda.
Sokak daraldı. Yangından sonra boşaltılan binanın olduğu köşe, uzaktan bile kendini belli ediyordu. Bir zamanlar "Demir" yazan, sonra kazınan, en son tamamen sökülüp yerinde iz bile bırakmayan tabela çoktan yok olmuştu. Yerini alan boş, pütürlü beton yüzey, renk tutmamış bir yara gibi duruyordu.
Yaklaştıkça havadaki koku değişti. Yıllar geçse de kül, kokusunu saklıyor, toprağa, duvarlara sızmış halde kalıyordu. Yanmış tahta parçaları, eski kumaşlar, plastik boruların eriyip donmuş kalıntıları, havaya hafif, kuru bir is kokusu bırakıyordu. Dilinin ucunda metalik bir tat belirdi; dudaklarını yaladığında ağzında kuru, tozlu bir lezzet kaldı.
Enkazın önünde durdu. Yer, düzensiz taş ve kül yığınlarıyla kaplıydı. Bazı yerlerden paslı demir çubuklar dışarı fırlamış, güneş altında kızarıp sanki yeniden alev alıyormuş gibi parlıyordu. Bir duvar köşesi hâlâ direniyordu; yıllar içinde üzerine yeni grafitiler eklenmişti. Eski harfler tanınmaz hale gelmiş, yerini anlamsız çizgiler, soluk renkli boyalar almıştı.
Elif, yığının üzerine dikkatle çıktı. Ayaklarının altındaki taşlar kıpırdadı, yer yer kaydı; küçük, tok sesler yükseldi. Dizlerini hafif kırarak dengesini buldu. Sırtındaki yanık, sanki bu duvarla bir kez daha sürtüşmüş gibi omurgasına ince bir acı gönderdi.
Olduğu yere çömeldi. Küller dizlerinin üstünden aşağı süzüldü. Elini ileri uzatıp parmaklarını gri toza daldırdı. Kül yumuşaktı; elini her oynattığında un gibi dağılıyor, aradan yanmış tahta kıymıkları, erimiş cam parçacıkları, kararmış bez döküntüleri çıkıyordu. Parmaklarının arasından ufalanan her parça tenine yapışarak ince gri bir tabaka bıraktı. Tırnak dipleri karardı, avuç içleri gerildi, kurudu. Burnuna dolan ağır koku boğazını yaktı. Bir an öksürük gelmedi, hava boğazında takılı kaldı. Nefes alabilmek için başını kaldırdı, göğsüyle açık hava arasında yol aradı.
Uzaklardan Galata Kulesi’nin eski, tanıdık çanı duyuldu; melankolik bir zil, rüzgârla taşların arasından süzülerek geldi, havayı kesti.
Elini külün içinde biraz daha derine itti. Parmak uçları sert, düzgün kenarlı bir şeye takıldı. Külleri yana itip çekmeye çalıştı; nesne altta sıkışmıştı. Hafifçe asıldı, kol kasları gerildi. Sonunda çekip çıkarabildi.
Bir fotoğraf çerçevesiydi. Camı çatlamış, kenarları is içinde kalmıştı. Arka tarafındaki karton yanmış, bazı yerleri içe doğru büzüşmüş, kıvrılmıştı. Yine de içindeki fotoğraf tamamen yok olmamıştı. Yüzeyinde, yanmış ve sağlam kalmış bölgeler bir araya yama gibi tutunmuştu.
Elif başparmağıyla cam kırıntılarını ayıklamaya çalıştı. Parmağı, görünmez bir kenara takılıp ince bir kesik açıldı. Kan hemen derinin yüzüne çıktı; parlak, taze, temkinli. Bir damla, fotoğrafın köşesine düştü. Kırmızının canlılığı, kül grisine fazla ağır geldi.
Kan damlası fotoğrafın yüzeyinde ağırlaşırken bileğindeki eski kesikler hafifçe zonkladı. Fotoğrafa baktı.
İki kişi vardı orada. Kendisinin küçüklüğü, sarı bir örtüye sarılmış, gözleri fotoğrafın dışına bakar halde. Yanında, omzuna uzanan aynı sarı örtüyü parmaklarının arasından kavrayan bir kadın figürü. Kadının vücudunun çizgileri, saçlarının dalgası, parmaklarının ince kıvrımı seçilebiliyordu.
Yüzüne gelince görüntü bir anda yanığın içine gömülüyordu. Yüz yoktu. Sanki biri orayı özellikle kazımış, ardından ateşe teslim etmişti. Kadının yüzü olması gereken yer tamamen yanmıştı; ortasında simsiyah, düzensiz şekilli bir boşluk, etrafında küflenmiş sarılar, solmuş beyazlar dönüyordu. Zaman silmemişti bu boşluğu. Biri, silmeyi seçmişti.
Elif’in parmakları çerçevenin kenarını sıkı sıkı kavradı. Tırnakları ahşaba geçti, kırılgan köşeleri biraz daha ufaladı. Fotoğraf titredi, eğik bir açıya kaydı; güneş, yanık boşluğun içine vurdu, orayı da aydınlatamadı. Gözleri, o karanlık noktanın içine çekildi. Bakarken nefes almayı unuttu.
"Seni gördüler mi hiç?" diye fısıldadı, rüzgârın yönüne doğru.
Kime sorduğunu çok iyi biliyordu. Cevap beklemiyordu. Çatlamış dudakları hareket ederken hafifçe sızladı. Dilinin ucunda kül tadı ağırdı; sözcükler, ağzının içindeki bu kurulukla birlikte daha sert yuvarlandı.
Fotoğrafı göğsüne bastırdı. Küllü cam, tişörtünün üzerinden kaburgalarına bastı. Kırık kenarlar derisine hafifçe batıyordu; o ise baskıyı bilerek artırdı. Çerçeve ile kaburgaları arasında, döngü günlerinde aldığı bıçak darbelerinin izleri vardı; her nefeste o eski çizikler de kabarıp iniyordu.
Sırtüstü uzanmayı düşündü, yapamadı. Sırtındaki yanığın her santimi, yere sürtünmekten kaçınır gibi gerildi. Onun yerine dizlerini toplayıp, enkazın üstünde yanlamasına oturur halde buldu kendini. Omuzlarını hafifçe öne eğdi, başını aşağı düşürdü. Güneş ensesine vuruyordu; saç diplerinden aşağıya ter damlaları süzülüyor, yanık izlerinin yanından geçerken cildini yakıyor, acıyı ince, süreğen bir çizgi halinde yayılıyordu. Her damla, geçmişteki bir sabaha, bir ölüme işaret veriyormuş gibi.
Dizlerinin üstündeki fotoğraf ağırlaştı.
"Şimdi kim olacağım?" diye sordu, çok usulca.
Rüzgâr almadan önce, bu soruyu kendi kulağı duydu. İçinde bu defa alışmaya benzeyen bir şey vardı; hiçbir cevabın, hiçbir yeni kimliğin onu tamamen kurtaramayacağını bilmenin katı bir alışması.
Göğsü kalktı, indi. Cevap gelmedi. Soru havada asılı kalmadı; taşların arasına gömüldü sanki.
Arkasından ayak sesleri duydu. Taşların üzerinde yavaş, temkinli adımlar. Başını kaldırmadan bekledi. Adımlar yaklaştı, hemen yanı başında durdu. Gölge, güneşle arasına girip dizlerinin üzerine düştü; fotoğrafın üzerindeki ışık azaldı.
"Ya," dedi tanıdık bir ses, hafif bir nefes darlığıyla. "Yine geldin buraya."
Deniz, enkazın kenarında dikiliyordu. Pantolon paçaları kül tozuna bulanmıştı. Üstündeki tişört terden sırtına yapışmış, göğüs kafesi hızlı hızlı inip kalkıyordu. Saçları rüzgârla dağılmış, alnına yapışmıştı. Yüzündeki çizgiler, bu mahallede geçirilen günlerin yorgunluğunu taşıyordu ama bakışları şaşırtıcı şekilde berraktı.
Elif karşılık vermedi. Deniz ellerini beline koydu, sonra ne yapacağını bilemeyip birini saçlarının arasına daldırdı, parmaklarıyla karıştırdı.
"Bu sefer," dedi, sesi hem alaycı hem kırık bir tonda. "Ben mi çok geç kaldım, sen mi çok erken geldin, karar veremedim."
Elif, fotoğrafı göğsüne biraz daha yasladı.
"Artık saat yok," dedi, kısa bir nefesle. "Bozuldu."
Deniz’in ağzının kenarı yukarı kıvrıldı.
"İyi," dedi, yanına çömelirken. "Saatle hep aram bozuktu zaten. Ya erken gelirim, ya hiç."
Çömelirken dizlerinin altındaki taşlar yer değiştirdi, küçük bir toz bulutu havalandı. Toz, aralarındaki havayı doldurdu; Elif’in burnu hafifçe yandı ama hapşırmadı. Deniz başını çevirip onun yüzüne baktı, dikkatle süzdü.
"Yaraların…" diye başladı, devamı dudaklarının arasında takıldı.
Elif gözlerini onun gözlerine çevirdi.
"Beden güncelleme almıyor ya," dedi; dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrılırken. "Sistem eskisi gibi çalışmıyor."
Deniz kısa bir kahkaha bıraktı, boğazında yarım kaldı.
"Ya sen," dedi, başını iki yana sallayarak. "En sonunda şaka yapmayı öğrendin ha."
"Şaka değil," dedi Elif, refleks gibi. "Veri."
Deniz gözlerini devirdi.
"Bilmiyorum," dedi, yerden küçük bir taş alıp parmaklarının arasında evirip çevirirken. "Döngü yok, tamam. Saat kafayı yemiyor. Cesetler kaybolmuyor. Bıçak ortalarda gezmiyor. Ama…"
Sesi yavaşladı. Kelimeler arasında bir şüphe kıvrılıp yer aradı. Elif, taşın Deniz’in parmakları arasında dönmesini izledi. Taş her dönüşte parmak uçlarına farklı bir açıyla değiyordu.
"Ama ne?" dedi, bakışını fotoğraftan ayırmadan.
"Ya," dedi Deniz, dudaklarını ısırarak. "Sen… aynı görünmüyorsun."
Elif, parmaklarının çerçevede bıraktığı kül izlerine baktı.
"Kötü mü?" diye sordu.
"Kötü değil," dedi Deniz hemen, hızlıca. "Sadece… nasıl desem…"
Cümle boğazında düğümlendi. Gözlerini çevirdi, kısa bir süre için Galata Kulesi’ne baktı, sonra yeniden Elif’e döndü. Avuçlarını birbirine sürttü; taş tozu havalanıp rüzgârla dağıldı.
"Eskiden," dedi, kelimeleri tartarak. "Aynı sabahı bir daha yaşamayalım diye çırpınıyordun ya… Şimdi yeni sabah var. Ama yüzün sanki hâlâ orada kalmış gibi."
Elif çenesini hafifçe kaldırdı.
"Kalabilir," dedi. "Problem değil."
Deniz kaşlarını çattı.
"Nasıl problem değil ya?" diye çıkıştı. "Yaraların da duruyor. Omzunda, bileğinde… Sırtında ne hale geldiğini gördüm ben. Bunlar…"
"Kanıt," diye kesti Elif sözünü.
Kelime, iki taşın birbirine sürtünmesi kadar kuru ve sert çıktı ağzından. Deniz susup ona baktı. Elif fotoğrafı ters çevirdi; arkasındaki yanmış kartonun kenarlarına parmak uçlarıyla dokundu.
"Ne?" diye sordu Deniz, sesi alçalarak.
"Yaşadığımı," dedi Elif. "Tekrar tekrar öldüğümü. Ama hâlâ burada olduğumu."
Deniz’in omuzları bir parça çözüldü.
"İyi de," dedi, dudaklarının ucunda zorlanan bir gülümsemeyle. "Normal insanlar yaşadığını kanla değil, nefesle falan kanıtlar."
"Ben normal değilim," dedi Elif, sözcüklerin altını çizme ihtiyacı duymadan.
Sessizlik aralarına oturdu. Rüzgâr enkazın üzerinde dolaşırken kül tabakaları yer değiştirdi, küçük gri girdaplar oluştu. Kuleden gelen çınlama bu kez daha net duyuldu; sanki özellikle onlar için çalıyormuş gibiydi.
Deniz derin bir nefes aldı, sonra ağır ağır verdi.
"Ya," dedi yeniden, kendine ait klasik girişine sığınarak. "Şeyi düşündüm… Bu anahtar var ya…"
Elif’in avcundaki metal, sanki bu sözü duymuş gibi bir anda daha soğuk geldi tenine.
"Hangi anahtar?" dedi, avucundaki ağırlığı saklama ihtiyacı duymadan.
Deniz çenesini Elif’in eline doğru eğdi.
"O küçük, paslı olan," dedi. "Hani… senin hep kalbine yakın taşıdığın."
Elif avucunu açtı. Anahtar, terden ıslanmış, kenarlarına kül bulaşmış halde daha koyu görünüyordu. Deniz ona bakarken yüzünü buruşturdu.
"Bu," dedi. "Hep bir yerlere sokmaya çalıştın. Bodrum kapısına, antikacının çekmecesine, bilmem nereye. Belki de o yüzden…"
"Söküp attım kapıları," diye mırıldandı Elif, bir itiraf düşüklüğünde.
Deniz sustu, bu cümleyi bir süre çevirdi içinde.
"Belki de," dedi sonra, dikkatle. "Kapı için değildi o. Hani anahtar gibi görünüp başka bir işe yarayan şeyler olur ya. Şifre gibi. Hatırlatma gibi."
Elif, metalin üzerindeki çizikleri parmağıyla yokladı.
"Başından beri," dedi, kısık ama net bir sesle. "Benim kafamın kilidi içindi."
Deniz hafifçe güldü.
"Ben de romantik bir şey söyleyeceksin sandım," dedi. "Kalbinin kapısı falan. İyi ki demedin. Yakışmazdı sana."
"Kalp yok," dedi Elif otomatik, sonra duraksayıp düzeltti. "Var da…"
Sözcükler boğazında takıldı. Göğsünün altında bir şey kıpırdadı sanki; çok uzun süre kasılı durup sonra yavaş yavaş gevşemeye çalışan bir kas gibi. Bu hareketle birlikte döngü boyunca bastırdığı görüntüler gözünün önüne üşüştü: merdiven boşluğunun karanlığı, antikacının bodrumundaki rutubet, Memo’nun susan gözleri, Leyla’nın ateşli elleri, Emre’nin titrek nefesi.
"Sen," dedi Deniz, araya girip düşüncelerini yararak. "Döngü bitti, değil mi?"
"Evet," dedi Elif, beklenmedik bir kesinlikle.
"Kesin misin?" Deniz’in sesinde, tehlike bölgesini gösteren ince bir ibrenin titremesi vardı.
"Beni öldürecek kimse kalmadı," dedi Elif. "Ben hariç."
Sözü havaya bıraktı. Deniz başını yavaşça salladı.
"Ben seni öldürmem ya," dedi, alışılmadık bir ciddiyetle.
"Biliyorum," dedi Elif.
"Onu bil de," diye ekledi Deniz, bakışlarını hiç kaçırmadan. "Şey… yani… artık cinayet çözmek falan yok. Değil mi?"
"Cinayet bitti," dedi Elif. "Döngü bitti."
"Peki senin işin ne şimdi?" dedi Deniz.
Elif cevap vermeden önce bir süre Galata Kulesi’ne baktı. Kule, gökyüzüne saplanmış, üst üste dizilmiş taş halkalardan örülü ağır bir gövde gibi duruyordu. Her taşı bir zaman damgasına, eskimiş bir isme benziyordu.
"Taşımak," dedi sonunda.
Deniz kaşlarını kaldırdı.
"Neyi?" diye sordu.
"Her şeyi," dedi Elif. "Yaraları. Onu. Beni."
Deniz’in gözleri fotoğrafa kaydı. Kadının yüzü olması gereken o boşluğa bakarken çenesini sıktı. "O"nun kim olduğunu anlamıştı; Elif’in ağzından adını duymaya ihtiyaç duymuyordu. Yine de sessiz anlaştıkları gibi o ismi kullanmadı. Bazı kelimeler, ağızdan çıktıkları anda havada erirdi çünkü.
"Ya," dedi, tereddütle. "Ben hep sana şeyi sordum ya… Bu işten sonra ne olacaksın, nereye gideceksin diye. Hani… belki sormam lazımdı da sormadım. Şimdi sorayım. Ne yapacaksın?"
Elif, parmaklarının arasındaki fotoğrafı biraz havaya kaldırdı. Güneş, yanık boşluğun etrafında dolaşıp içeri girmeyi başaramadı. Küllü camda ince, kırık bir ışık halkası oluştu. Fotoğrafın alt köşesinde, yazının yarısı yanmış bir kelime kalıntısı göze çarpıyordu. Sadece birkaç harf kalmıştı: "…mir".
Elif’in boğazı kasıldı.
"Evi bulacağım," dedi.
Deniz şaşkınlıkla yüzüne baktı.
"Ev?" diye tekrar etti. "Bu… yanmış olan değil yani."
Elif başını salladı.
"Benim evim yok," dedi. "Ama onun vardı. Onu, içimde bir yere yerleştirmem lazım."
Deniz bu cümleyi hafifçe çiğneyip yuttu.
"İçinde ev kurmak ha," dedi. "Zor iş."
"Kolayını denedim," dedi Elif. "Unutmayı."
Deniz yerden küçük bir taş parçası koparıp enkazın öbür ucuna fırlattı. Taş, kül tabakasına saplanıp kayboldu.
"Olmadı," dedi.
"Her gün öldüm," dedi Elif, sesi düz, pürüzsüz. "Her gün geri geldim. Unutulmuyor."
Rüzgâr bir an durdu. Mahalle kısa bir süreliğine suskun kaldı. Uzakta bir kapı çarptı, sonra sesler yeniden çoğaldı. İnsanların düzensiz hayat melodisi, döngüde alıştığı mekanik ritmin yerini dolduruyordu.
Deniz ayağa kalktı.
"Ya," dedi, elini bacağına silerken. "Ben aşağıda beklerim. Çay falan alırım. İstersen… sonra konuşuruz."
"Neden?" dedi Elif.
Deniz bir süre boşluğa baktı.
"Bilmem," dedi. "Belki ben de bir şey taşımam lazım artık. Kendi… dosyamı. Kardeş meselesini. Hep sustum ya. Birine anlatmak lazım. Belki o biri sensindir."
Elif’in dudaklarının kenarı belirgin şekilde kıvrıldı ilk kez.
"Güvenmiyorsun kimseye," dedi. "Devlete, polis’e…"
"Sana güveniyorum," diye araya girdi Deniz, hızla.
Cümleyi süslemeden, sakınarak ama net söyledi. Sonra pantolonundaki tozu elinin tersiyle silmeye çalıştı, pek başaramadı. Omuz silkti, belli belirsiz bir gülümseme dokundu yüzüne.
"Aşağıdayım," dedi, dönüp yavaşça inerken. "Kaybolma. Artık kaybolmaya tahammülüm yok."
Elif yine cevap vermedi. Onun taş sokaktaki adımlarının uzaklaşıp karışan sesler içinde eriyişini dinledi. Sonra dikkatini tekrar elindeki fotoğrafa çevirdi. Çerçevenin arkasındaki yanık kartona parmağını uzattı. Kalan harflere baktı.
"…mir"
Bir zamanlar kapılarına asılı duran soyadının son harfleri. Binadan kazınmıştı. Dosyalardan silinmişti. Resmî kayıtlardan yok edilmişti. Ama fotoğraf, külün altından sıyrılıp çıkmayı becermişti.
"Geri geldim," diye fısıldadı fotoğrafa.
Bu kez, kimse duymasa da cümlenin kime gittiğini çok iyi biliyordu. Boşluktaki yüzün yerini tutan kararmış deliğe baktı. Orada bir çift göz hayal etti; uykusuz ama direngen. Dumanın içinde, balkonda sarı örtüyü omuzlarına seren elleri.
Anahtarı yeniden avucuna aldı. Metal, külle karışmış terin altında daha pürüzlü hissediliyordu. Avucunun içine gömüldü, tersiyle bastırdı. Parmak kemikleri, anahtarın şekline uyacak şekilde yer değiştiriyormuş gibi sızladı. Sıktıkça elindeki kesiklerden yeni bir yanma yayıldı.
Bu anahtar, artık hiçbir kilide sokulmayacaktı. Bunu kemiklerinde hissediyordu. Kapı bulmaya çalışmanın saçmalığını, yıllar sonra bütün ağırlığıyla kavradı; aradığı kilit, hep kafatasının içinde, hafızasının en derin katmanındaydı. Orayı yoklayıp açtığında nelerin dolacağını biliyordu: yangın gecesinin ışıkları, çığlıklar, gölgesine karışan Cihan, pas kokan dosyalar, babası hanesinin boşluğu.
Yine de elini bırakmadı. Avucunu gevşetmedi. Metalin ağırlığını taşımaya devam etti. Avuçları yanıyordu; tıpkı ilk gün, annesinin o anahtarı anlatırken gözlerini kaçırdığı anki gibi. O zaman anlamadığı cümleler, şimdi döngünün dışındaki bu kırık öğlenin ortasına çakılıyordu.
Döngü kırılmıştı. Ama kesikler, yanıklar, çatlamış kaburgalar, kesilmiş nefesler ondan kopmamıştı. Her adımında, her nefesinde o sabahların yankısı da yürüyecekti. Zaman artık ileri akıyor gibi görünse de beden, ileri geri sallanmış bir sarkaç gibi yorgundu.
Elif enkazın üzerinde doğruldu. Fotoğrafı tişörtünün içine, kalp hizasına yerleştirdi. Çerçevenin köşesi, yanık izlerine dayandı; acı, tanıdık ince bir çizgi halinde göğsüne yayıldı. Anahtarı boynuna asacak bir ip yoktu; yine avucuna aldı. Ceplerine saklamak istemedi.
Yığından aşağı indi. Enkazın üzerinden atladığında bileği hafifçe burkuldu. Toprağın altında bir şeyler daha olduğunu hissetti; başka fotoğraflar, başka eşyalar, başka isim kırıntıları. Ama bugün kazmayacaktı. Bugün bulduğu tek şeyi taşıyacaktı.
Sokağın başında küçük bir çocuk top oynuyordu. Top duvara çarpıyor, geri geliyor, çocuk aynı ayağıyla tekrar vuruyordu. Kahkahası, enkazın yanından keskin bir çizgi gibi geçip göğe çıktı. Elif kısa bir süre durup onu izledi. Çocuğun ayakkabı bağcıkları çözülmüş, yerde sürükleniyordu; umrunda değildi.
Köşeden Fatma Hanım belirdi. Elinde küçük bir tepsi; üzerinde iki ince belli bardak, içlerinden buhar yükselen çay. Elif’i görüp adımlarını hızlandırdı, tepsi sallanınca yeniden yavaşladı; camların birbirine çarpmasını istemiyordu.
"Kızım," dedi yanına geldiğinde. "Çay yaptım. İçmezsen darılırım."
Elif, çay bardaklarına baktı. Buhar, havada ince bir çizgi halinde yükseliyor, kül kokusuyla karşılaşıp dağılıyordu. Çayın kokusu, ağzındaki yanık tadının üzerine sıcak, tanıdık bir yorgan gibi serildi. Boğazı bu kokuyu tanıdı; mutfak masasında oturup annesiyle içtikleri eski çayların sıcaklığını.
"Sağ ol," dedi, tepsiden bir bardağı alırken.
Parmakları ince camla buluştu; sıcaklık hızla derisine yürüdü. Elini çekmedi. Çay dudaklarına değdiğinde, dilinin ucundaki kül tadını biraz geriye itti. İçtikçe boğazı yandı; ama bu yanma, yangının bıraktığı değil, canlı bir iç ısıydı.
Fatma Hanım diğer bardağı eline aldı.
"Benim oğlan şimdi olsa," dedi, uzağa bakarak. "Senin yaşında olurdu. Belki senden bile büyük. Ama… neyse. Boş laf işte kızım."
Elif ona baktı. Fatma Hanım’ın gözlerinde, öğretilmiş suskunlukla çevrelenen cümleler yüzüyordu. Siyasete dokunmadan, kayıpların nasıl yok sayıldığını anlatmaya alışmış bir dilin çizgileri vardı dudaklarının kenarında.
"Siz," dedi Elif, yavaşça, "unutmadınız."
Fatma Hanım hafifçe güldü.
"Unutmak kolay mı kızım," dedi. "Unutan çok. Unutamayan da var. Bizim yük biraz ağır."
"Bende de var," dedi Elif, yarı itiraf, yarı tespit gibi.
"Taşırsın," dedi Fatma Hanım, çayından küçük bir yudum alıp. "İnsan taşıya taşıya kambur olur ama ayakta kalır. Yeter ki sen, kendi gölgende kaybolma kızım."
Elif, çay bardağını tuttuğu elini hiç kıpırdatmadan, diğer avucundaki anahtarı sıkmaya devam etti. Çayın sıcaklığıyla metalin soğuğu aynı elde buluştu. Bir an, hayatının bundan sonra bu iki karşıt his arasında gidip gelmekten ibaret olacağını düşündü: yanma ve sönme, hatırlama ve unutmaya çalışıp başaramama.
"Ben kayboldum," dedi, düz bir tonda. "Defalarca."
"Bulmuşsun ya kendini," dedi Fatma Hanım. "Yeter o."
Bu cümleyi havaya bıraktı. Elif çayını bitirdi. Bardak boşaldı; dibinde ince, kahverengi bir çay halkası kaldı. Tepsiyi Fatma Hanım’a geri uzattı. Kadın, bardağı alırken eline hafifçe dokundu. Bu sefer Elif elini geri çekmedi.
"Ben aşağıdayım," diye seslendi Deniz, biraz öteden.
Kahvehanenin önünde durmuş, elinde plastik bardakta su tutuyordu. Elif ona döndü. Aralarındaki mesafe, döngü boyunca koşarak kat ettiği o bitmek bilmez mesafeden daha kısaydı şimdi. Yine de, bir adım atmadan önce içinden derin bir nefes çekti.
Fatma Hanım, tepsiyi kolunun içine sıkıştırırken gülümsedi.
"İkiniz de yürüyün kızım," dedi. "Yürüyün ki kan dolaşsın. Kanda ne varsa, taşınsın."
Elif, anahtarı avucunda, fotoğrafı göğsünün altında, yanık izleri derisinin üzerinde, Deniz’e doğru yürüdü. Sokaktan aşağı inerken güneş usul usul batıya kayıyordu. Gölgeler uzuyor, duvarlara daha ince, daha uzun çizgiler düşüyordu. Gün, kendini sözde normale bırakırken Elif’in içinde hiçbir şey normal hissettirmiyordu. Huzur yoktu. Panik de sökülüp alınmıştı. Geçmiş, artık yalnız gecede değil, gündüzün ortasında da görünen bir yara haline gelmişti.
"Ya," dedi Deniz, yan yana yürürlerken. "Yarın ne yapacaksın?"
Elif başını çok hafif sağa çevirdi.
"Kalkacağım," dedi. "Saat kaç olursa olsun."
"Peki sonra?" diye üsteledi Deniz.
"Sokağa çıkacağım," dedi. "Belki yine buraya geleceğim. Belki başka yere. Ama… aynı gün değil."
Deniz güldü.
"Aynı gün değil ha," dedi. "Bak, bu bile iyi haber."
Adımlarını kuleye giden yokuşa çevirdiler. Galata Kulesi’ne yaklaştıkça taş duvarların gölgesi üzerlerine düştü. Kule, her zamanki gibi yerindeydi; Elif içinse artık döngünün merkezi değil, ağır bir taş yapısından ibaretti. İçindeki tarih, onun ailesinin çürüyen mirasıyla karışmıştı.
Tam kulenin dibine geldiklerinde Elif durdu. Başını kaldırıp yukarı baktı. Yıllar önce balkonda sarı örtüye sarılmış haldeyken duyduğu cümle, dilinin ucunda kıpırdadı; söylemedi.
Yıldızlar henüz görünmemişti. Güneş, göğün kenarında yavaşça çekiliyordu.
Deniz, onun bakışını takip etti.
"Yukarı çıkmak ister misin?" diye sordu.
"Hayır," dedi Elif.
"Niye?"
"Yukarıda ne varsa," dedi. "Aşağıda da var. Ben artık aşağıdayım."
Deniz başını salladı.
"İyi," dedi. "Aşağıdan da bakarız o zaman."
Kulenin etrafında bir tur attılar. Taşlara dokunmadılar. Sadece yürüdüler. Her dönüşte Elif’in parmakları anahtarı daha sıkı kavradı. Bedenindeki her iz, bu taşlarla, bu sokaklarla, bu havayla bağlantılıydı. Galata, onun için döngü hapishanesinden çok yavaş yavaş bir mezarlığa, aynı zamanda bir arşiv odasına dönüşüyordu.
Gökyüzü, mor ve turuncu çizgilerle boyandı. İlk yıldızlar usulca belirdi. Elif başını herhangi bir işaret aramak için değil, sadece alışkın olduğu için kaldırdı. Yıldızlar onu beklemiyormuş gibi sakindi, uzaktaydı.
Deniz biraz daha yaklaştı.
"Ya," dedi. "Korkuyor musun hâlâ?"
Elif düşünmeden cevap verdi.
"Hayır," dedi. "Yorgunum."
Deniz başını öne arkaya salladı.
"Ben de," dedi. "Ama… iyi."
Elif ona baktı.
"İyi mi?" diye sordu.
"Ya," dedi Deniz omuz silkerek. "En azından aynı kabusu değil, farklı kabusları göreceğiz. Değişiklik iyidir."
Elif istemeden güldü. Gülüşü uzun sürmedi ama gerçekte bir anlığına yüzüne yerleşti. Yanık izlerinin çekiştirdiği yüz kasları, alışık olmadıkları bu hareketle hafifçe sızladı. O sızı, içerde bir şeyin kıpırdaması gibiydi.
"Belki bir gün," dedi Elif. "Rüya bile görmem."
"İmkânsız," dedi Deniz. "Senin kafayla."
Sessizlik, şehrin sesleriyle doldu. Kaldırımlarda gölgeler uzuyor, dükkanlar kepenk indiriyor, barlar ışıklarını yakıyordu. Hava, gündüzün sıcaklığını bırakıp yavaş yavaş serinledi. Elif derin bir nefes aldı. Akciğerlerine dolan hava, döngü sabahlarındaki o ağır, metalik kokuyu taşımıyordu artık. Yine nemliydi, yine şehre aitti; içinde yanık değil, taze ekmek, sigara, baharat, deniz kokusu dolaşıyordu.
"Yarın," dedi Deniz sakinleşmiş bir sesle. "Gideyim Emre’ye. Leyla’ya da haber veririm. Herkes kendi dosyasını açsın artık."
Elif, bu insanların yüzlerini zihninde birer birer belirdi: Leyla’nın telefon ekranına sinmiş öfkeli parmak izleri, Emre’nin bakkal tezgâhına yaslanan yorgun elleri, Memo’nun konuşmayı reddeden dudakları. Döngüde hepsi birer gölge gibi dolaşmış, şimdi gerçek zamanın içine salınmışlardı.
"Tamam," dedi.
Deniz bunu duyunca gülümsedi.
"Bak," dedi. "İlk defa benden bir şey ister gibi konuştun."
"İstemiyorum," dedi Elif. "Sadece… engellemiyorum."
Deniz güldü.
"Başlangıç için fena değil," dedi.
Kulenin gölgesi içlerinden geçerken Elif içgüdüsel olarak nefesini tuttu. Bir an için her şeyin yeniden başlayabileceği hissi gelip geçti; gözlerini kapatırsa açtığında yine taş sokakta, bir cesedin yanında, 6:17’nin o rahatsız edici sessizliğinde uyanacakmış gibi. Boynunun arkasında ince bir ürperti dolaştı. Anahtarı daha sıkı kavradı. Metal avucuna gömüldü, kesik yerleri yokladı, yeni çizikler açtı. Fotoğraf göğsünün altında terle ıslandı. Güneşin gün boyu dokunduğu yerlerde yanık izleri sızlıyor, kıyafetin altında azar azar kıpırdanıyordu.
"Eve döneyim," dedi birden, kendi şaştığı bir kararla.
Deniz ona baktı.
"Ben de bırakayım," dedi. "Sonra… yarın buluşuruz."
"Emin misin?" diye sordu Elif.
"Neden?" dedi Deniz. "Yarın gelmemden mi korktun, yoksa gelmememden mi?"
Elif cevap aramadı. Adımlarını evine doğru çevirdi. Deniz, yarım adım geride yürüdü; ne tam yanında, ne ondan kopacak kadar uzakta. Aralarındaki mesafe, hem güvenlik hem nefes payıydı.
Apartmanın önüne geldiklerinde yukarıdan kısa bir cam tıkırtısı duyuldu. Belki biri perdeyi çekiyordu. Belki rüzgâr pencereyi oynatmıştı. Belki yıllardır aynı saatte aynı şeyi yapan biri, artık şaşan saat yüzünden elini ayağını karıştırıyordu. Ses kısa sürdü, sonra kesildi.
Deniz durdu.
"Yukarı çıkmıyorum," dedi. "Sınır var."
"Ne sınırı?" diye sordu Elif.
"Kendi kendime çizdiğim," dedi Deniz. "Senin alanın. Ben sokakta iyiyim."
Elif itiraz etmedi.
"Kendine dikkat et," dedi sadece.
"Sen de," dedi Deniz. "Bak… şey… Yarın, aynı saatte buluşmayalım. Farklı bir saatte buluşalım. Tamam mı?"
Elif başını salladı.
"Saat söyleme," dedi. "Geleceğim."
Deniz, iki parmağıyla havada selam verip gülümsedi.
"Tamam," dedi. "Sürpriz yaparım."
Sokağın köşesine doğru yürüdü. Bir süre sonra adımları, sesi, varlığı taşların arasında eridi.
Elif, onun gidişine dönüp bakmadı. Kapının önünde, elinde anahtar, birkaç saniye daha dikildi. İçeri girdiğinde koridorun serinliği yüzüne vurdu. Merdivenleri ağır, ölçülü adımlarla çıktı. Her basamakta geçmişten bir gölge, yanından yukarı doğru sıyrılıp gidiyormuş gibi hissetti; aynı basamaklarda defalarca koşan, düşen, sürüklenen bacakların yankıları.
Kapısının önünde durdu. Bu kilidi açmak için anahtara ihtiyacı yoktu. Yine de avucundaki metali kapının yüzeyine değdirdi. Paslı uç, kilidin ağzında gezindi, sonra geri çekildi. Elif, dudaklarını büzüp hafifçe gülümsedi; kapıyı alışkanlıkla, hafif bir itmeyle açtı.
İçeri girdi. Oda, gündüzden kalma sıcaklığıyla onu karşıladı. Perdeler yarıya kadar çekilmişti. Masanın üzerinde, dün bırakılmış ince cam bardak duruyordu; içinde yarım kalmış, ılıklaşmış su. Döngüde hiçbir eşya bu kadar uzun süre yerinde duramamıştı.
Yatağın kenarına oturdu. Fotoğrafı tişörtünün altından çıkarıp eline aldı. Çerçevenin kırık kenarlarını parmak uçlarıyla yokladı. Kadının yüzünün olmadığı boşluğa bir kez daha baktı. Parmaklarıyla, sanki oradaymış gibi hayali bir yüzün hatlarını çizdi; alın çizgisi, yanak kemikleri, dudak kenarı.
"Anahtar sendeydi," dedi, tavana gözünü dikip.
Sesinin kime gittiğini biliyordu. Odada başka nefes yoktu. Yanıt beklemiyordu artık; cevapların çoğunun ya çoktan söylendiğini ya da hiç gelmeyeceğini anlamıştı.
Anahtarı alıp fotoğrafın arkasına, yanmış kartonun altına sıkıştırdı. Metal kartona değdiğinde hafif bir sürtünme sesi duyuldu. Sanki fotoğraf, kayıp parçasına kavuşmuş gibi, azıcık hafifledi.
Çerçeveyi başucuna, komodinin üstüne koydu; kırık camların keskin uçlarını duvara dönük yerleştirdi. Yatağa uzandı. Sırtını yastıklara, yanık izlerini en az acıtacak şekilde yerleştirdi. Tavana baktı. Çatlak çizgiler, son ışık kırıntılarıyla daha belirgin hale gelmişti. Bir noktadan diğerine uzanan ince yollar, bir haritanın damarlı resmine benziyordu.
Gözlerini kapattı. Nefesi yavaşladı. Göğsü ritmik bir şekilde kalkıp indi. Bedenindeki her iz, kasların içine gömülü işaretler gibi duruyordu; her biri bir sabahın, bir ölümün, bir yeniden uyanışın kaydıydı.
Uyku ile uyanıklık arasındaki o dar çizgide asılı kalırken kulaklarının içinde tanıdık bir ses dolaşmaya başladı. Uzaklardan gelen bozuk bir alarm çınlaması. 6:17’nin ince, tırmalayan zili değildi bu. Ne telefon melodisiydi, ne de gerçek bir zil. Daha çok hafızanın içinden süzülen bir yankı; bir zamanlar her sabah aynı anda çalan, şimdi bozulmuş ama hayaleti hâlâ beyninin içinde dolaşan bir ses.
Gözlerini açtı. Oda yerli yerindeydi. Güneş, pencerenin kenarına çakılı altın renkli ince bir çizgi bırakmıştı. Komodindeki fotoğraf hareket etmemişti. Anahtar, çerçevenin arkasında sessizce duruyordu.
Nefes aldı. Saymadı. Bir. İki. Üç. Dışarıdan gelen seslere kulak verdi. Çarpılan bir kapı, yükselen bir kahkaha, uzakta bir arabaya bağıran adamın sesi, martı çığlığı. Hiçbiri mekanik değildi. Yine de beyninin bir köşesinde görünmez bir ibre, sanki hâlâ kırmızı bölgeyi gösteriyormuş gibi titremeye devam ediyordu.
"Yarın uyanırsam," diye fısıldadı, kendi kendine. "Saat kaç olacak?"
Cümle havaya asılı kalıp geri inmedi. Belki hiçbir zaman 6:17 olmayacaktı artık. Belki her sabah başka bir saatte, başka bir ışık çizgisinde uyanacaktı. Ya da döngü, başka bir biçim almıştı; saati, cesedi, bıçağı değişmiş, yerine yaralarla, fotoğraflarla, paslı anahtarla işleyen yeni bir döngü kurulmuştu.
Gözlerini yeniden kapattı. Uykuya doğru kayarken avuç içi, hâlâ anahtarı tutuyormuş gibi kendiliğinden kapandı. Parmakları boş havayı yokladı; metal yoktu ama kas hafızası onu taşıyordu. Yarın gözlerini yeniden açtığında vakit belki öğle olacaktı, belki akşamüstü. Değişmeyen tek şey, bedenindeki yanık çizgilerle komodinin üzerinde bekleyen, yüzü silinmiş fotoğraf olabilirdi.
Zaman ileri giderken, içinde bir yer hep aynı noktaya geri dönmeyi sürdürecekti. O anda, çok kısa bir süre için, hâlâ 6:17’de uyanıy