Lecture

Bölüm 6: Pasın Altındaki İsim

Alarm çalmadı. Saat 06:17, odanın içinden sessizce geçti. Hava yine aynı soluk gri; perde aralığından sızan zayıf ışık, duvara yorgun bir çizgi çekiyordu. Uzakta bir vapur düdüğü patladı, ardından martı çığlığı; sesler, her sabah aynı sırayı tutturmuş eski bir şarkı gibi üst üste bindi. Zeyno, gözlerini açmadan önce nefesini tuttu. Göğsü sertleşti; kaburgalarının ortasına görünmez bir yumruk bastırılmış gibi. Birkaç saniye, ciğerleri yanana kadar öyle kaldı. Sonra diliyle dişlerine vurdu, ağzındaki küçük, tok sesi duyunca kısık bir nefesle konuştu. "Öyle bile olsa hayattasın," diye fısıldadı, sesi kuru, çatlak. "Şimdilik." Yana dönerken sol omzu çarşafa sürtündü. Pamuk yumuşaktı, ama omzunun altındaki doku, sanki içerden dikenle döşenmiş gibiydi. Sızlama, ince bir çizgi halinde omzundan boynuna tırmandı. Elini, yorganı fazla kıpırdatmamaya çalışarak, yavaşça kumaşın altına soktu. Derisinin üzerinde gezdirdi parmaklarını. Dikiş izini bulduğu anda, bir kası istemsizce seğirdi. Orada. Bıçak yarasının kabuğu, derinin altında gömülü bir çakıl taşı gibi sert duruyordu. Parmak uçlarıyla üzerine hafifçe bastırdı. Acı, keskin bir bıçak darbesi gibi yukarı sıçradı. Gözleri yanmaya başladı; kirpiklerinin dibinde ıslaklık birikti. Yine de elini geri çekmedi. "İzler kalıyor," dedi, sesi alçalıp kalınlaştı. "Sonunda döngü değil, ben birikiyorum." Yatağın kenarına otururken başının içi hafifçe boşaldı. Odanın tavanı, sanki ağırlığını fark etmiş de biraz daha aşağı inmiş gibi gözünün üzerinde asılı durdu. Ayaklarını aşağı sarkıttı. Topukları soğuk zemine değince irkildi. Parke, gece boyu beklemiş soğuk bir taş plak gibi, tenini anında çekti. Telefon, komodinde onu bekliyordu. Ekran, karanlığın ortasında mat bir yüz gibi yatıyordu. Elini uzatıp aldı. 06:19. Başparmağı alışkanlıkla bildirim çubuğuna kaydı; ekranda kayacak bir şey yoktu. Mesaj yok. Arama yok. Boş bir ekranın beyazlığı, yüzüne yansıyıp ifadesini daha da soluk gösterdi. Notlar ikonuna dokundu. Uykunun kenarında yazdığını hatırladığı cümleler aklına geldi. Uygulama açıldı, sayfa bomboş karşısına dikildi. Hiçbir şey yoktu. Ne cümle, ne kelime. Sanki biri gece, telefonun içinden girip tüm harfleri söküp almış, yerlerine tertemiz bir yüzey bırakmıştı. Alt dudağı yukarı doğru kıvrıldı; ağzı ince bir çizgiye sıkıştı. Telefonu avucunda bir süre daha çevirdi. Sonra bileğini hafifçe kırıp cihazı yatağın üzerine savurdu. Telefon, yorganın üstünde boğuk bir sesle sekti, durdu. "Tamam," dedi dişlerinin arasından. "Sessizce tamam, teknoloji yok. Kâğıt var." Komodinin alt çekmecesini açtı. Tırnakları ince suntaya sürtündü. İçeride, köşeleri kıvrılmış küçük yeşil kapaklı defter duruyordu; ortasındaki eski çay lekesi, sanki yıllar önce dökülmüş bir anının kurumuş izi gibiydi. Yanında ince mavi bir tükenmez kalem yatıyordu, kapağı çoktan kaybolmuş. İkisini de alıp masanın kenarına sürükledi. Sonra yerdeki çantayı bulmak için eğildi; fermuarı çekince metal, boğuk bir iniltiyle açıldı. Defteri çantanın en alt gözüne itti, kalemi hemen yanına sıkıştırdı. Parmakları çekmecenin arka tarafında başka bir şeye çarptı. Soğuk ve sert. Orada olduğunu biliyordu. Yine de her seferinde bulmak, içinden bir engeli aşmak gibi geliyordu. Nesne, sanki kendini isteyerek gizliyordu. Parmaklarının arasına aldı. Paslı anahtar, avucuna oturduğunda metalin soğuğu derisine inatla yapıştı. Kabarmış pas, küçük kabuklar halinde yüzeyine dağılmıştı; parmaklarının içini minik dikenler gibi yokladı. Anahtarın ağzından yükselen demir kokusu, burnuna tırmanıp orada ağırlaştı. Dilinin ucuna metalimsi bir tat yayıldı; sanki az önce para yalamış gibi. "Aniden anne," dedi, nefesle fısıltı arasına sıkışmış, kararsız bir sesle. "Ne bok bıraktın bana?" Sibel Demir’in sesi, odanın hiçbir yerinden gelmeden, kulaklarının içinden yükseldi. Eski, tanıdık bir fısıltı. Havanın yönü bir anlığına değişmiş gibi oldu. "Bu anahtar sadece kapıyı açmaz, seni geri de döndürebilir." Kelime, göğsünün içinde hafifçe yankılandı; derisinin altında, ince bir yanık izi bırakarak dolaştı. Zeyno, anahtarı çantaya atmadı. Montunu aldı; iç cebin fermuarını açtı. Anahtarı oraya yerleştirdi. Montun iç kumaşı, metali kucakladı; anahtar, göğsünün altına dikilmiş küçük paslı bir kalp gibi orada sabitlendi. Ayağa kalktı. Dizlerinin içi bir an boşaldı, sanki kemiklerinin içinden su çekilmişti. Yutkundu, bedenini zorla toparladı. Yine de banyoya dönmedi. Kapının yanı başındaki aynanın varlığı, sırtında görünmeyen bir baskıydı. Bu sabah o yüzü görmek istemiyordu. Geceden kalan kabuslar, muhtemelen gözaltlarını koyultmuş, çenesinin hatlarını keskinleştirmişti. O yüz, morgdaki cesedin kartında asılı duran fotoğraftaki yüzle aynıydı artık. Aynı kemikler, aynı keskinlik. Kapıya yönelirken kendi sesini duymaya ihtiyaç duydu. En azından kelimeler, dağılmayan bir çizgi verebilirdi. "Yavaşça oyalama yok," diye mırıldandı, ayakkabılarını giyerken. "Önce ev. Önce bodrum. Şimdiye kadar, sonra ceset." Cümleler ağzından çıkarken, sesi istemsizce sertleşti; emir tonuna yakın bir kararlılık kazandı. Göğsündeki baskı bir parmak genişliği gevşedi. Böylece, bu sabah karanlığa bir sırayla iniyordu. Sıraya tutunmak, boşluğa düşmekten iyiydi. Sokağa çıktığında hava, deniz tuzuyla çöp suyunun inatçı karışımıydı. Gece boyunca konteynerde beklemiş soğan kabukları, kahve telvesi, bayat ekmek kokusu; Boğaz’dan esen serin, tuzlu rüzgârla buluşmuştu. Nefes aldıkça burnunun içi ağırlaştı; koku, genzine yapışan ince bir tabaka gibi çöktü. Kaldırım taşlarının arasındaki su birikintilerine bastı. Her adımda ayakkabısının altı suyu yukarı doğru itti; dar sokakta, ince bir "şap" sesi yankılandı. Sokak henüz tam uyanmamıştı. Esnaf kepenkleri yarıya kadar kaldırmış, içeride floresanlar yanmış, vitrinlere hasta beyazı bir ışık dökülmüştü. Omzundaki yara, montun iç dikişine her sürtünüşte ince bir yanma gönderdi sırtına. Her adımda, kaslarının içine batıp çıkan küçük iğne uçları. Hızlanmak istedi. Bacakları onu ileri itmek için gerildi. Ama vücudu, görünmez bir yere bağlanmış gibi geriye asıldı. Kaburgasındaki eski kırık, merdiven inişlerindeki ani sızısını hatırlattı; göğsünün içinden yukarı, keskin bir baskı fırladı. Nefesini kısıp kısa nefesler almaya zorladı onu. "Daha yolun başı," diye hırladı, dudakları birbirine değecek kadar sıkılmışken. "Tam o anda dayan." Sahile paralel uzanan dar sokaktan yürüdü. Vapur düdüğü, uzaktan boğuk bir inilti gibi gerindi; üzerine martıların keskin çığlığı bindi. 6:30 civarının ezberlenmiş gürültüsü; sesler, sokağın duvarlarından sekip ona doğru geldi. Sokağın başındaki bakkal, her zamanki yerindeydi. Önceki döngüde de aynı kapının önünde durmuş, muhtemelen aynı markayı yakmış olmalıydı. Adam, sigarasının dumanını yana üflerken başını kaldırdı; gözleri, kapıdan çıkan bir yabancıyı tartan sıradan bir merakla parladı. "Günaydın kızım, ilk defa görüyorum seni buralarda." Sesindeki normallik, Zeyno’nun yüzüne sert bir şaplak gibi çarptı. Adımları hafifçe tökezler gibi oldu; sonra başıyla belirsiz bir selam verip yürümeye devam etti. "Her gün ilk defa," diye mırıldandı dişlerinin arasından. "Bu sırada ben eskim, siz yenisiniz." Parmakları montunun iç cebine kaydı. Anahtarı yokladı; metal, tenine ince bir soğuk çizgi çekti. Adımlarını Galata’nın içlerine, taş basamakların ve eski apartmanların arasına yönlendirdi. Eski aile apartmanı, zihninin arka sokaklarında çürük bir diş gibi yerini koruyordu; yok saydıkça daha belirgin sızlayan bir nokta. Bina görünür hale geldiğinde durdu. Kapının önüne vardığında, mermer eşikteki çukura gözleri takıldı. Çocukken, ayağı bu çukura takılmış; yere diz üstü kapaklanmış, sol dizini açmıştı. Dizinde o günkü yanmanın hayaleti, kısa bir karıncalanmayla dolaştı. O anın görüntüleri, zihninde bir an parlayıp hemen karanlığın içine geri gömüldü. Yere bakmayı bıraktı. Başını kaldırdı. Dört katlı, yorgun bir bina. Cephede solgun bir sarı; yer yer dökülmüş, duvarlar başka renkte alttan görünmüş. Pencerelerde çamaşır ipleri, bazı odalarda solmuş perdeler. Giriş kapısının camı, içeriyi sarımtırak, buzlu bir leke halinde gösteriyordu. Kapının koluna uzandı. Krom, sabahın soğuğuyla buz kesmişti. İçeriden hafif bir rutubet kokusu sızıyordu; apartmanın nefesi ağır, eski. Sürgüyü yavaşça itti. Kapı ince bir gıcırtıyla açıldı. Ayağını mermer eşikteki çukura basmamaya dikkat ederek içeri adım atmadan önce bir an daha bekledi. "Hızla, haydi," dedi, neredeyse duyulamayacak kadar düşük sesle. "Ev, mezarlık gibi beklemeyecek." İçeri girince merdiven boşluğundaki floresan lamba gözünü aldı. Hasta beyazı ışık, duvarlarda uzun gölgeler çiziyor, her basamağın altını karanlık bir dilim gibi bırakıyordu. Posta kutularına kısaca baktı. Eskiden "Demir" yazan yerde artık başka soyadlar vardı. Metal yüzeylere yeni etiketler yapıştırılmış, bazıları yerinden kalkmış, altından daha eski isimler görünür olmuştu. Demir silinmiş, yerine başka ailelerin lakapları kazınmıştı. Asansörden geçti. Yanındaki küçük kırmızı düğmeye bakmadı bile. Bodrum katına inen merdiven, sağ tarafa doğru kıvrılıyordu. Beton basamaklara adım attı, eliyle duvarı yokladı. Boya yer yer kabarmış, bazı yerlerden su sızmış; parmaklarına nemli, pütürlü bir doku yapıştı, derisinde kısa bir soğuk izi bıraktı. Merdiven aşağı döndükçe hava ağırlaştı. Rutubet kokusu, metal ve eski tahta kokusuyla birbirine karıştı. Floresan ışık üst katta kaldı; her adımda, ışık biraz daha kirlenmiş, biraz daha loş bir griye dönüştü. Bodrum kapısının önünde durdu. Kapı, kalın boyayla defalarca kaplanmış, metal gövdesiyle karanlığın içinde durmuş ağır bir panel gibiydi. Elini montunun içine sokup anahtarı çıkardı. Avcunda duran metal, sinirlerinin içine işleyen bir soğukluk yaydı. "Bu anahtar sadece kapıyı açmaz, seni geri de döndürebilir." Sibel’in fısıltısı kulaklarında tekrar etti. Zeyno çenesini hafifçe kaldırdı. Omurgası, kısa bir an için gerilip sertleşti. "Burası sadece bodrum değil," dedi kısık sesle. "Mezar da olabilir." Anahtarı kilide yerleştirdi. Önce sağa çevirdi. Kilit, içerden ince bir inleme gibi tısladı, dönmedi. Sonra sola denedi. Bu kez pas, içeriden çatırdayarak direndi. Metalin içindeki ses, dar merdiven boşluğunda büyüyüp kulaklarına çarptı. Yukarıdan sifon sesi geldi. Su borulardan bir anda geçti; duvarın içinden gürültü kaydı. Ardından sertçe kapanan bir kapı çınladı. Birkaç saniye sonra tavandan boğuk bir ritimle ayak sesleri geçti. Kalbi hızlandı. Merdiven boşluğu daraldı; göğüs kafesinin etrafına çekilmiş bir kafes hissi geldi. Omzunu kapıya dayadı, dizini kapının altına sabitledi. Bütün ağırlığını verip bastırdı. Omzundaki yara, içerden yeni açılıyormuş gibi alev aldı. Acı, kasına minik bıçak dişleriyle tutundu. Sırtındaki kaslar gerildi; çenesi kilitlendi, dişleri birbirine sürtündü. "Geri yok," diye hırıldadı. "Açıl şun—" Son hece, pasın kırıldığı yerden kaçan sert bir sesle boğuldu. Kilit, uzun, sinir bozucu bir gıcırtıyla döndü. Kapı ağır ağır içeri doğru salındı. Aralıktan içeri eski, yoğun bir rutubet kokusu doldu; yüzüne çarptı. Dilinin ucundaki demir tadı daha da keskinleşti. İçeri attığı ilk adımda bodrum, neredeyse tamamen karanlıktı. Kapının yanında küçük bir ışık düğmesi vardı; plastik, boyası hafifçe silinmiş, parmağının altında soğuk. Tıkladı. Bir daha tıkladı. Duvarın içinden sadece boş bir "çıt" sesi geldi; ışık yoktu. Montunun cebine gidip çakmağı çıkardı. Başparmağı taşı yokladı; metal, kısa bir kıvılcım savurdu. Alev bir anda parladı, zayıf ama sıcak portakal rengiyle karanlığın gövdesine ince bir yarık açtı. Çakmağı hafifçe yukarı kaldırdı. Titrek ışık halkasının içinde bir şeyler belirdi. Kırılmış sandalye ayakları, çökmüş karton kutular, üzeri gri tozla kaplı bir bavul. Köşede, lastiği inmiş, yana yatmış bir çocuk bisikleti duruyordu. Boyasının bir zamanlar parlak kırmızı olduğu belli; şimdi pasla lekelenmiş soluk kahverengiye dönmüş. Gidonundan sarkan eski plastik bir püskül, alevin hareketiyle hafifçe kıpırdadı. Toz, havada ağır bir perde gibi asılıydı. Her nefes alışında boğazı hafifçe yandı. Öksürük, göğsünün altından yükselip ağzına kadar geldi; dişlerini sıkıp geri itti. Ses, burada her şeyden daha fazla tehlike gibi geliyordu. Çakmağın ışığını duvar boyunca gezdirdi. Sağ tarafta, gölgelerin arasında daha derin duran bir karalık fark etti. Yaklaştıkça, orada dar ve boyasız bir kapı olduğunu gördü. Kapının çerçevesinde esnemiş yerler, yüzeyinde ince çizikler vardı; sanki biri, daha önce burayı defalarca zorlamıştı. "Bu evin sadece bir bodrumu yokmuş demek," diye fısıldadı, dudaklarının kenarı acıyla yukarı kıvrılırken. "Bir de alt kat cehennemi var." Kapı koluna dokundu. Metal, hafifçe oynadı. Kilit çoktan teslim olmuştu. Omzunu kapıya dayayıp azıcık itti. Kapı içeri doğru açıldı; yeni bir karanlık eski karanlığın içinden doğmuş gibi görünür oldu. Gizli oda, çakmağın titrek ışığında yavaş yavaş şekillendi. Duvarlarda kalemle çizilmiş kareler, takvim kutucukları gibi yan yana dizilmişti. Bazı karelerin üstü kalın, öfkeli "X" işaretleriyle çizilmişti. Aralarda kelimeler, cümleler. En yakın duvara tuttu alevi. Harfler, çocuksu ama düzenli bir elden çıkmıştı. Satırlar ince ince titriyordu. Mavi tükenmez mürekkeple yazılmıştı. "Gün 1." "Gün 2." Tarihler. Eski yılların rakamları. Bazı karelerin yanına kısa cümleler sıkıştırılmıştı. "Bugün yine geldiler." "Yine kavga ettiler." "Yukarı çok soğuk." Bazı karelerin altında tek kelime duruyordu: "Yok." "Bitti." "Son." "Kim yazdı seni?" diye mırıldandı Zeyno. Boğazında kuru bir çizik hissetti. Odanın köşesinde, küçük bir sandığın üstünde spiral bir defter duruyordu. Kapağı tozla kaplanmış, kenarları nemden kabarmış, sanki suya atılıp çıkarılmış gibi hafifçe dalgalı. Çakmağı sol eline aldı, sağ eliyle defteri kavradı. Kapak açıldığında kâğıtların birbirinden ayrılırken çıkardığı kuru "kıtır" sesi, odanın sessizliğinde net duyuldu. İlk sayfalar neredeyse okunmaz haldeydi; mürekkep dağılmış, harfler birbirine karışmış koyu lekeler oluşmuştu. Parmak uçlarını sayfaların arasına dikkatle sokup ayırmaya başladı. Kâğıt bazı yerlerde parçalanmaya niyetlendi; tırnaklarıyla destekleyip yavaşça çevirdi. Bir sayfanın ortasında soluk mavi bir kelime tırnağına takıldı. "Zeyno." Kalbi bir an için ritmini şaşırdı. Sanki iç organlarının altına bağlanmış görünmez bir ip birden sertçe çekilmişti. Çakmağın alevi kısacık titredi; eli farkında olmadan sarsılmıştı. Alevi kelimenin üzerine doğru biraz daha yaklaştırdı. Cümleler, yavaş yavaş kendini göstermeye başladı. "Zeyno, sen beni hatırlıyor musun?" Çocuk el yazısı, satırın üzerinde aceleyle ilerliyordu. Harfler düzgün ama yer yer satır dışına taşmıştı. "Bugün yine kavga ettiler. Sen yukarı çıktın, ben aşağı kaldım." "Merdivenden inerken sesini duydum." Görüş alanı bulanıklaştı. Göz kapaklarının içi ağırlaştı; duvar, bir an yer değiştirmiş gibi yana kaydı. Zihninin içine, karanlık bir merdivenin görüntüsü itildi. Yukarıdan gelen boğuk bir bağırış, bileğini sertçe kavrayan bir el, dirseğinin iç kısmını acıtan sıkılık. Teninde eski bir morluğun hayaleti kıpırdandı. "Yok," dedi, dişlerinin arasından, nefesi kısa kısa. "Şimdi değil. Dağılma şimdi." Çakmağın alevini sayfalar arasında gezdirdi. Kelimeleri taradı; belli bir şeyi arıyordu. Bir yerde "çatı" olmalıydı. "Gece" olmalıydı. "Atlamak," "düşmek" ya da daha ağır bir kelime. Boğazındaki öksürük yeniden kabardı. Küf kokusu, nemlenmiş duvar boyası, eski kâğıt; hava neredeyse çiğnenebilir bir yoğunluğa ulaşmıştı. Nefes aldığında, ciğerlerine hava değil de ağır bir doku çekiyormuş gibi hissetti. Gözlerini sıkıca kırpıştırdı. "Çatıya çıkıyorum." Cümle, sayfanın ortasında yankılandı. Mürekkep bazı yerlerde suyla dağılmasına rağmen kelimeler hâlâ seçilebiliyordu. "Bu gece bitsin diye." "Sen inersin." "Sen bakmazsın." "Ben aşağıdayken sen yukarıdasın." Midesi içten kavruldu. Zihninde, kalemi tutan küçücük parmaklar belirdi; dizinin üstüne dayadığı defterle duran bir çocuk. Ama yüz, sisliydi. Saçlarının boyu, bakışının rengi, yanaklarının dolgunluğu… Konturlar eriyip gidiyordu. "Bu gece. Hangimiz yukarıdaydı?" diye sordu kendi kendine, sesi havanın içine sinip yok olacak kadar alçak. "Hangimiz indi?" Çakmağın alevi hafifçe kısaldı; gaz azalırken ışık daha zayıf yanmaya başladı. Zeyno çakmağı yeniden çaktı. Alev bir an yükseldi, sonra temkinli bir boyuta geri çekildi. Tam o sırada yukarıdan sert bir şeyin yere düşme sesi geldi. Beton bir zemine çarpan ağır bir cisim gibi. Ardından düzenli, baston vurur gibi bir tıkırtı başladı. "Tak. Tak. Tak." Ses, merdivenden aşağı iniyordu. Her vuruş, merdiven boşluğunun tahtasına çarpıp tok bir yankı çıkardı. Bodrumun taş duvarlarından sekip gizli odaya ulaştı. Zeyno’nun göğsü birden davul gibi gerildi. Kalp atışları, baston sesleriyle aynı ritmi yakaladı; iki vuruş birbirinin üzerine bine bine göğüs kafesinde çarpıştı. "Şimdi mi geldin?" diye fısıldadı, çenesini sıkarak. "Tam da şimdi." Defterin sayfalarını hızla, ama elini titretmemeye çalışarak çevirdi. Gözleri tarihlerle kelimeleri peş peşe yakalamaya uğraştı. İntihar gecesini bulmalıydı. O geceyi. Takvimde "son" yazan kareyi. Bir tarih, diğerlerinden daha çok karalanmıştı. Kare neredeyse tamamen mürekkeple doldurulmuştu. Yanında sadece iki cümle okunur halde kalmıştı: "Çatıya çıkıyorum." Altına, daha hafif bir basınçla yazılmış bir satır: "Sen inersin." Bu sayfa, diğerlerinin arasında sanki daha ağır duruyordu; defteri tutan eli hafifçe aşağı çekildi. Gözlerini başka sayfalara kaydırdı; ama onların çoğunda ya kelimeler suyla dağılmış, ya cümleler yarıda kesilmişti. "Bu," dedi, kendi kendine net bir karar sesiyle. "Bu yeter." Sol başparmağıyla defterin spiralini bastırdı. Sağ eliyle sayfanın kenarını tutu. Kâğıt, paslı bir telden sıyrılıyormuş gibi hafif bir direnç gösterdi, sonra içten içe kopmaya razı oldu. Sessiz olmaya uğraşarak, yavaş ama kararlı bir hareketle çekti. Spiral boyunca uzayan ince yırtılma sesi, odanın içinde yürüyen bir fısıltı gibi gezindi. Dişlerini biraz daha sıktı. Baston sesi, merdivenlerde yaklaşmaya devam ediyordu. "Tak. Tak. Tak." Kâğıt nihayet serbest kaldı. Defteri sandığın üstüne geri bıraktı, içindeki kelimeleri döküp saçacakmış gibi dikkatli. Sayfayı ikiye katladı, sonra bir daha, sonra bir daha. Küçük, kalın bir kareye dönüştü. Montunun iç cebini açtı. Sayfayı içeri soktu, parmaklarıyla cebin üstüne bastırdı. Kâğıdın sert köşeleri göğsüne, derisinin hemen üstüne yerleşti. "Gitmiyorsun," diye mırıldandı. "Hiçbir yere gitmiyorsun." Baston sesleri artık iyice yakındı. Merdivenlerin altındaki tahta gıcırdamaları, astımlı bir nefesin ince ıslığıyla karıştı. Boğuk bir öksürük, boruların içinden değil de havanın kendisinden gelmiş gibi yankılandı. Gizli odanın en karanlık köşesine döndü. Eski, devrilmiş bir dolap, duvara yarı yaslı duruyordu. Arkasında, iki kişinin zor sığacağı kadar dar bir boşluk vardı. Yan yan, omzunu duvara sürterek içeri sızdı. Sırtını nemli duvar yüzeyine dayadı. Nem, montun kumaşından içeri süzüldü; omurgasının bittiği yerde ince, buz gibi bir çizgi halinde yayıldı. Tam o noktada, önceki döngülerden kalma kurşun yarası duruyordu. Duvara biraz fazla bastırınca keskin bir yanma gövdesine yayıldı. Boğazından istemsiz bir inleme yükselmek için atıldı. Dudaklarının içini dişleriyle yakaladı. Metalik bir tat ağzına doldu. Ses, boğazında boğuldu. Baston, merdivenin son basamağına vurdu. Kapının diğer tarafında bir gölge belirdi; ağır, zorlanan bir nefes alınıp veriliyordu. "Kim var orada?" Yaşlı kadının sesi titrek ve inceydi. "Sen miydin, kızım Leyla Hanım?" İsim havada asılı kaldı. Leyla. Apartmanın geçmişinde kalmış bir komşunun gölgesi; şu anki döngünün dışında bir isim. Zeyno, nefesini çok sığ aldı. Göğsü zar zor hareket etti. Zihninde kendine, net bir komut gönderdi: "Ses yok. Nefes bile iz bırakır burada." Dolabın altından sarkan ince bir naylon parçası vardı. En ufak hava hareketinde hışırdamaya hazır duruyordu. Gözlerini oraya dikti. Vücudunu taş kesmiş gibi sabit tuttu; kaslarının her hareketi, karanlıkta ışıldayabilirmiş gibi hissettirdi. Baston, bodrumun eşik taşına vurdu. Kapı hafifçe aralandı; naftalin kokusu içeri sızdı. Eski halı liflerinden yükselen pudramsı, ağır koku, zaten yoğun olan küf havasına karıştı. Zeyno’nun burnu ince ince sızladı; hapşırma ihtiyacı boğazına kadar tırmandı. Çenesini biraz daha sıktı, gözlerini kapatıp bu hissi bastırdı. "Tak. Tak." Baston, içeri yoklarmış gibi yere vuruldu. Kadının nefesi odaya kadar uzandı; astımlı, ıslıklı, zorlanan bir ses. Bir an durdu, dinliyormuş gibi. Sonra öksürdü; kuru, çatlak bir öksürük, boğazının içinden bir şey söküp atar gibi oldu. "Kimse yok," diye homurdandı kendi kendine. "Kendi sesimi duyuyorum artık." Adımları geri çekildi. Baston merdivenlere döndü. Tekrar yukarı çıkmaya başladı. Her vuruş, bu sefer uzaklaşan bir yankı gibi duvarlardan ayrıldı. Zeyno, tuttuğu nefesi farkında olmadan dışarı verdi. Ciğerleri yanar gibi oldu. Ensesinden süzülen bir ter damlası, omurgası boyunca aşağıya aktı; kıyafetinin altında ağır, soğuk bir çizgi gibi ilerledi, eski yaranın üzerinden geçti. İçinde gecikmiş bir titreme yükseldi. Bir süre daha kıpırdamadı. Kalp atışları, kulaklarının içinde boğuk bir ritimle dolaşıp durdu. Bu içsel gürültünün arasından yeni bir dış ses süzülmüyordu. Sessizlik, kalın ve ağır bir örtü gibi odaya çöktü. Dolabın kenarına parmaklarıyla tutunup yavaşça kendini dışarı çekti. Dizleri hafifçe titredi, ama ayakta kaldı. Avucunun içinde hâlâ sıcak bir çakmak vardı; mavi plastik gövde, benzin ve terle kayganlaşmıştı. Defteri, sandığın üzerinde bıraktığı yerde buldu. Bir an, hepsini alıp kaçmayı düşündü. Çizgili sayfaların her birinde saklı kalmış cümleleri, yanına yığmayı. Sonra başını iki yana salladı. "Bir sayfa yeter," diye fısıldadı. "Gerisi… başka güne." Bodrumdan çıkarken aynı dikkatle hareket etti. Kapıyı içeriden çekip yavaşça kapattı. Anahtarı kilide oturttu, bu sefer tıkırtı çıkarmamaya özen göstererek çevirdi. Kilit daha az direndi; sanki içeride bir şey rahat bir nefes almıştı. Anahtarı tekrar montunun iç cebine koydu. Metal, göğsünün altına kısacık bir çizik gibi değdi. Merdivenleri parmak uçlarına basa basa çıktı. Her adımda omzundaki yara yoklandı; montun iç dikişi yaranın kenarına sürtündükçe kısa, keskin acı dalgaları sırtına yayıldı. Giriş katına vardığında buzlu camdan dışarı baktı. Sokağın köşesinde biri telefonla konuşuyordu; beden hatları belli ama yüzü seçilmiyordu. Birkaç saniye daha bekledi. Göğsünde sabırsız, itici bir basınç yükseldi. "Beklemek yok," dedi dişlerini sıkarak. "Bu sefer saklanmak yok." Sürgüyü geri itti. Kapı hafif bir uğultuyla açıldı. Başını hafifçe eğerek dışarı adım attı. Eşiğe çıktığı anda, biriyle burun buruna geldi. Deniz Arslan, telefonu kulağından çekmek üzereydi. Gözlerinin kenarında ince yorgunluk çizgileri, yüzünde geceyi tam uyuyamamışların donuk ifadesi. Gözleri, açık ve kırılgan bir mavi; suları dalgalı bir Karadeniz parçası gibi bakıyordu. Ceketini sabahın serinliğini kırmak için aceleyle geçirmiş, yakası düzensizce kalkmıştı. Zeyno, onun yüzünü görür görmez zihninden istemsiz bir kelime süzüldü: "Yine." Oysa Deniz için bu, ilk buluşmaydı. Bakışında hiçbir tanıma izi yoktu; yalnızca kapıdan çıkan bir yabancıya gösterilen refleks bir dikkat. "Ya pardon—" dedi, telefonu cebine sokarken bir adım geri çekildi. Geri adımı, Zeyno’nun çıkış yolu ile göğsü arasındaki mesafeyi iyice daralttı. Zeyno, aradan sıyrılmak için gövdesini hafifçe yana kaydırdı. Omzu, Deniz’in göğsüne çarptı. Omzundaki yara temas anında yanıp tutuştu. İçerden biri bıçağı yeniden bastırmış gibi. Nefesi boğazına takıldı. Gözlerinin önünden kısa bir beyaz ışık çakıp geçti. Bedeninin hafızası, Deniz’le daha önce yaşanmış temas anlarını — başka döngülerdeki başka çarpışmaları — göğsünün altından çekip çıkardı. Fakat Deniz’in yüzündeki boş tanımazlık, bu anların yalnızca onun içinde yaşandığını sert bir netlikle hatırlattı. Sokaktan esen rüzgâr bir anda şiddetlendi. Zeyno’nun saçlarını yüzüne savurdu. Görüş alanı daraldı; ayaklarının altındaki taşlar yer değiştirmiş gibi oldu. Dengeyi kaybedip geriye düşmeye yaklaştı. Deniz’in eli refleksle öne fırladı. Parmakları Zeyno’nun bileğini kavradı; sert ama incitmeyen bir tutuşla. Gövdesini hafifçe çekerek onu dengede tuttu. "Ya pardon ya, iyi misin?" dedi. Sesinde abartısız bir telaş vardı; gösterişli bir kahramanlık değil, sıradan bir insanlığın tonuyla. Bileğinin etrafındaki sıcaklık, sinir uçlarına kadar yayıldı. Zeyno, hızlı bir nefes aldı. Saçlarını yüzünden çekip kulağının arkasına sıkıştırdı, gözlerini kısa bir an için Deniz’in yüzüne kaldırdı. "İyiyim," dedi. Sesini düz tutmaya çalıştı ama kelimenin sonunda hafif bir titreşim duyuldu. Deniz’in kaşları ince bir çizgi halinde birbirine yaklaştı. Bir saniye, gerekenden uzun baktı; bakışında tanıdık birini hatırlamaya çalışanların dalgınlığı gezindi. "Tanıdık geldin de," dedi, cümlenin kalanını havada bıraktı. Omzunu hafifçe silkti. "Neyse." Dudaklarının kenarı kısacık bir gülümsemeye benzer bir hareketle seğirdi. Ceketinden tütün ve çamaşır deterjanı kokusu yükselip Zeyno’nun burnuna çarptı. Bu koku, morgdaki metal ve formaldehitten çok daha insaniydi ama aynı derecede sarsıcıydı; hafızasının karanlık bir köşesinde asılı kalmış eski bir öğleden sonrayı çağırır gibiydi. "Geçiyorum," dedi Zeyno, başıyla kapının ardını işaret ederek. "Sıkıştım biraz." Deniz hemen kenara çekildi. Eli hâlâ havada asılı kaldı, sanki bir cümle daha söylemek isteyip son anda vazgeçmiş gibi. Sonra parmaklarını indirip cebine soktu. Başını hafifçe salladı. "Tamam, şey… dikkat et," dedi. Bu kadardı. Zeyno, artık daha geniş olan aralıktan dışarı çıktı. Omzundaki acı hâlâ canlı, bileğinde kalan tutuşun sıcaklığı tenine işlenmiş gibi. Arkasını dönmeden yürümeye başladı. Sokağın köşesindeki fırından yükselen sıcak simit kokusu havayı bastırdı. Taze hamur, kavrulmuş susam ve deniz rüzgârının tuzu, kısa ama yoğun bir kokuda birleşti. "Günlerden pazartesi," diye mırıldandı, adımlarını hızlandırırken. "Her gün pazartesi." Apartman köşesini dönüp başka bir sokağa saptı. Bu sokak merdivenlerle yukarı tırmanıyordu; kimsenin ön kapısı olmayan, daha çok arka girişlere bakan taş basamaklar. Basamakların bir kısmına güneş vuruyor, diğerleri gölgede kalıyordu. Güneş vurmuş taşlar hafif ılık, gölgede kalanlar hala geceyi tutuyordu. Birkaç basamak çıktı. Güneş gören geniş bir basamakta durdu. Sırtını taş duvara yasladı. Duvarın yüzeyi serin ve pütürlü; yıpranmış taşın üzerindeki küçük çıkıntılar, omuzlarından beline kadar hissediliyordu. Bütün ağırlığını duvara bıraktı. Gözlerini kapattı. Güneş, dizlerinden başlayıp yukarı doğru tırmanan yumuşak bir sıcaklık halinde bacaklarına yayıldı. Kaburgasındaki eski kırık, oturur oturmaz kısa bir isyanla sızladı. Göğsünden kısık bir iç çekiş kaçtı. Pozisyonunu değiştirmedi; bedeninin ağrıya yavaş yavaş alışmasına izin verdi. Derin bir nefes aldı. Buradaki hava bodrumunkinden daha hafifti. Yine de Boğaz’ın tuzu ile şehrin kirli kokusu birbirine karışıyordu. Göğsündeki ritim yavaş yavaş düzeldi; kalp atışları daha düzenli vurmaya başladı. Cebini yokladı. Bozuk paraların ince, metalik şıngırtısı geldi. Fırının hâlâ mis gibi koktuğunu fark etti. Ayağa kalktı, merdivenlerden geri indi. Sokağın köşesindeki fırına girdi. Kapıdan içeri adım atar atmaz sıcak hava yüzüne vurdu; fırın taşının kızgınlığı, simit tepsilerinden yükselen buharla birleşip vitrin camlarını hafifçe buğulandırmıştı. "Bir simit," dedi, cümleyi uzatmadan. Fırıncı başıyla onayladı; taze tepsiden, susamı hâlâ çıtırdayan bir simit uzattı. Simidin sıcaklığı, avuç içlerine yayıldı. Derisine uzun zamandır hissetmediği türden, yumuşak bir ısı verdi. Parayı tezgâha bıraktı. Kısa bir metal şıngırtısı, fırının içindeki sessiz muhabbetlerin arasından sıyrıldı. Dışarı çıktı. Merdivenlere geri dönüp aynı güneşli basamağa oturdu. Sırtını yine duvara yasladı. Simidi ikiye böldü. Güneş, dizlerinden karnına, oradan omuzlarına kadar tırmanırken kaslarının üzerinde hafif bir uyuşukluk bıraktı. İlk lokmayı elinde tuttu. Burnuna susamın kavruk kokusu geldi; midesinin çevresinde hafif bir burkulma hissetti. Günlerdir doğru düzgün bir şey yememişti. Yine de boğazının ortasında sert bir düğüm vardı; suçluluk, yutkunmayı bile hak etmiyormuş gibi hissettiriyordu. "Ye," dedi kendi kendine, neredeyse bir azar tonuyla. "Çökeceksin yoksa." Dişlerini simidin çıtır dış kabuğuna bastırdı. Kabuğun hafif çıtırtısı, çevredeki sabah sessizliğinin içine küçük bir çizik attı. İçteki yumuşak hamur diline yayıldı. Çiğnemek, beklediğinden daha zor geldi. Yine de ısrar etti. Lokmayı iradesiyle boğazından aşağı itti. Sıcak hamur midesine inerken içini hafifçe ısıttı; soğuk, boş bir odada yakılan küçük bir sobanın yaydığı ısı gibi. Simidin diğer yarısını dizinin yanında, taşın üstüne bıraktı. Merdivenin gölgeli alt kısmından bir hareket fark etti. Gövdesini yere yakın tutarak yaklaşan tekir bir kedi. İnce bir vücut, yer yer karışmış tüyler, parlak yeşil gözler. "Aç mısın, ha?" dedi, sesi farkında olmadan yumuşadı. "Gel buraya, kavga yok." Kedi önce temkinli davranıp bir adım geri çekildi. Başını eğip etrafı kokladı. Simidin kokusu burnuna yerleştikçe öne doğru küçük, cesur adımlar attı. Zeyno simidin bir parçasını koparıp ufaladı, kedinin önüne bıraktı. Kedi lokmayı hızlıca kaptı. Dişlerinin arasında küçük bir hırıltıyla çiğnedi. Birkaç parça daha verdikçe, kedinin göğsünden mırıltı yükseldi. Bu ses, Zeyno’nun parmaklarının altına kadar indi. Elini uzatıp kedinin sırtını hafifçe okşadı. Tüyler pamuksu ama hafif elektrikliydi; parmak uçlarına sıcaklık ve minik titremeler bıraktı. "Benden akıllısın sen," dedi kediye bakarken, dudaklarının kenarı günlerdir ilk kez biraz gevşedi. "Hiçbir şey hatırlamıyorsun." Kedi, sanki onaylıyormuş gibi mırlamayı artırdı. Ses, Zeyno’nun bileklerinden omuzlarına, oradan göğüs kafesine doğru hafif titreşimler halinde yükseldi. İçinde günlerdir uğuldayan panik ve suçluluk gürültüsü, birkaç dakika için geri çekildi. Montunun iç cebine uzandı. Katlanmış kâğıt parmaklarına çarptı. Cebin içinde, tenine çok yakın duruyordu; neredeyse derisinin bir uzantısı gibi. Kâğıdı çıkarıp dizlerinin üzerine serdi. Buruşmuş yüzeyi, avuç içiyle düzleştirdi. Kenarları sertleşmiş, bıçak sırtı gibi keskinleşmişti; dokunduğunda parmaklarını hafifçe çizdi. Solgun mavi mürekkep, satır satır ortaya çıktı. Bazı kelimeler su lekeleriyle tamamen silinmişti. "Ben" diye başlayan bir cümlenin ortası yok olmuş, geriye sadece son kelimeler kalmıştı: ". senin yüzünden değil." Bu kısa ifade, sayfanın ortasında diğer kelimelerden daha net duruyordu. Harflerin çizgileri daha koyuydu; yazan el, o anda deftere daha çok bastırmış gibi. Boğazındaki düğüm yeni bir şekil aldı. Yıllardır kardeşinin ölümünü omuzlarına yüklemişti. "Benim yüzümden," demişti hep. "Ben bıraktım, ben çıkmadım, ben inmedi m." Oysa satırda, "değil" diyordu. El yazısına baktı. Çocuk el yazısı. Küçük, aceleci. Kardeşinin eli. İhtimaller, zihninin içinde karanlık kuşlar gibi uçuşmaya başladı. Belki kendini teselli etmek istemişti. Belki gerçekten suç onda değildi. Belki başka biri… "Ben bu cümleye inanırsam," dedi Zeyno, sesi incelip kısalırken. "Denge bozulur. Bütün suç bir kişiden çıkar, başka yerlere akar." Birkaç satır aşağıda, kelimelerin yarısı silinmiş bir cümle daha vardı. "O gece. Sen çıkmadın çatıdan." "Cümlenin başı gitmiş," diye fısıldadı, gözleri satırın boşluklarına takılı. "Sonunu bana bırakmış." "‘Neden atladın?’ diye sormak istiyorum," diye geçirdi içinden. "Yoksa iten kimdi?" Soru boğazında düğümlenip kaldı. Ses vermedi. Kâğıdın alt köşesine istemsizce kaydı bakışı. Orada, çocuk el yazısından tamamen farklı bir yazı vardı. Harfler daha düzenli, satıra paralel, yetişkin bir elin alışkanlığıyla atılmıştı. "Sen beni mi öldürdün?" Mürekkebin tonu, diğer cümlelerin mavisinden biraz daha koyuydu; sanki daha yakın zamanda yazılmış gibi. Harflerin kıvrımları, morgdaki dosyada gördüğü isimsiz nottaki yazıyla birebir örtüşüyordu. O notta da aynı gerginlik vardı; cümle farklıydı, ama el aynıydı. "Sen beni mi öldürdün?" diye tekrarladı, kelimeleri dilinin ucunda tartarak. Ses, taş merdivenlerde yankılanmadı; yalnızca kendi kulaklarının içinde dolaştı. Kelime, "Sen"di. "O" değil. "Onlar" değil. Tekil. Direkt. Suç ve adres, aynı anda parlıyordu. "Ben yazmadıysam," dedi, sesi bir çizik gibi incelirken. "Kim yazdı bu cümleyi?" Güneş dizlerini daha da ısıttı. Tekir kedi, simidin son parçalarını yerken mırlamaya devam etti. Taş duvar, sırtında sağlam bir destek olarak duruyordu. Ama kâğıdın üzerindeki o karanlık soru, bu küçük konfor adasını içeriden kemirmeye başladı. Hafızasını mı kurcalıyorlardı? Yoksa o mu, kendi geçmişini baştan yazıyordu? Her döngü, yalnızca bugünü değil, dünleri de mi bozuyordu? Parmakları istemsizce anahtara gitti. Montunun iç cebinde paslı metalin pütürlü yüzeyine dokundu. Pas, avucuna yapıştı; parmaklarının içini kızıl kahverengi bir tozla boyadı. "Bu anahtar seni geri döndürür," demişti Sibel. Geri nereye? Çocukluğunun dar koridorlarına mı? Kardeşinin son nefesine mi? Yoksa kendi ellerini ilk kez kana buladığı ana mı? "Sen beni mi öldürdün?" Cümle, zihninin içinde tekrar yankılandı. Altındaki taş, sanki yerinden hafifçe oynadı. Bir an için bastığı zemin eğiliyormuş gibi hissetti. İçinden bir ses — kendi sesi ama daha derin, daha eski — fısıldadı: "Ya katil sensen? Ya onlar seni sadece ayna diye kullandıysa?"

⚙️ Paramètres de lecture

18px
1.8