Bölüm 8: Bedensel Arşiv: Galata Sabahında Damgalanmak
Taş zeminin soğuğu, kemiklerinin içine kadar işleyip yerleşmişti. Galata sabahının ağır, nemli kokusu hâlâ burnundaydı; küf, deniz, mazot. 6:17. Gözlerini açmadan önce, sol bileğinde vuran nabız gibi zonklamayı fark etti. Eli refleksle bileğine gitti. Deri, dünden daha kabarmıştı. Parmak uçlarıyla kabuğu çatlamış yanığın pütürlü yüzeyini yokladı; ince bir deri parçası tırnağına takıldı. Kısa, kesik bir nefes aldı, ciğerlerine sanki ince, keskin bir duman doldu. “Bu artık sadece yara değil,” diye düşündü, parmaklarını çekemeden. “Bu bir kayıt. Bedensel arşiv.”
Hemen ardından içinden başka bir tonda bir ses yükseldi, daha kaba, daha kıyı mahallelerinden: “Resmen damgalanmış gibiyim, lan.”
Başını taş duvara yasladı; duvarın soğuğu derisine değdiği anda ensesindeki tüyler ürperdi. Uzakta, sisin içinden ezan uğultusu yükselmeye başladı. Ses, dar sokaklardan sekip boğazına doldu; yutkunurken içi çizildi. Havanın nemine, eski duvarların küf kokusu karışmıştı. Yine de boğazında, sabaha karşı içilmiş ucuz sigaranın bıraktığı tortu gibi acı bir tat vardı. Elini cebine uzattı. Fotoğrafın köşesi hâlâ parmaklarına değdi; döngü ne yaparsa yapsın onu silmiyordu. Kırışmış kenarları, parmağının etine hafifçe battı, kâğıdın nemlenmiş dokusu parmak izlerine yapıştı. Fotoğrafı çekip önüne getirdi, dizlerinin üstüne yerleştirdi, kenarlarını düzeltmeye çalıştı.
Fotoğraftaki kadın gençti; çenesinde, kendi yüzünün daha ince, daha keskin bir versiyonu duruyordu. Saçları, omuzlarına dökülen koyu bir perde gibi indirilmişti. Gözleri kameradan hafifçe kaçmış, yan bakışla donmuştu. Eli, belinde asılı duran paslı bir anahtarı tutuyordu. Bakışlarının, o anahtarın üzerine kaymasını engellemek için kendini zorladı; gözlerini hep yüz çizgilerinde, yanaktaki gölgelerde dolaştırdı. Cebindeki metalin ağırlığı, kalçası yönüne hafifçe çekiyordu, bilerek oraya gitmedi eli. “Tesadüf,” dedi dudakları kıpırdayarak, sesi çıkmadan. “Paslı anahtar dolu bu memleket.”
Sokaktan ince bir rüzgâr geçti. Üstündeki ince montun altına soğuk doldu, yanık yerinin etrafında karıncalanma gezindi. Taşların üzerinde birikmiş su damlacıkları titredi, ışık kırıldı, sis kısa bir an için yarıldı. Hava, küf ve ıslak taşla beraber, uzaktan gelen taze simit kokusuyla doldu. Ayağa kalktı. Dizleri sızladı; kaç döngüdür bu taşlara çarptığını artık saymıyordu. Fotoğrafı montunun iç cebine geri koydu; cebin tam altında kalbi vardı. Hareketin ne kadar sembolik durduğunu fark edince dudaklarının kenarı alaycı bir kıvrım aldı. “Bugün bitireceğim,” dedi fısıltıyla. Kendi sesini duymak, boğazındaki düğümü biraz gevşetti. “Bugün bu saçma döngü bitecek.”
Son kelimenin sonunda titreyen o ince sesi geri yuttu. Sokak başından geçen ilk tramvayın sesi, demirin demire sürtünmesini andıran sertliğiyle kulaklarına çarptı. Şehrin her sabah aynı şekilde uyanışına alışmış gibiydi artık. Ama bileğindeki yara, şehrin ritmine uymuyor, her sabah biraz daha derine ilerliyordu. Bileğinin üstünde kızıl bir halka daralıyor, sıkıyordu. Dar sokaktan aşağı, Galata Kulesi’ne doğru yürümeye başladı. Taş duvarların gölgesi, güneş henüz yükselmemişken bile ağırdı. Adımlarının sesini dinledi, ritmi saymaya yeltendi; sonra vazgeçti, o yapay kontrol hissi midesine oturdu.
Çöp konteynerinin arkasından ince bir mırlama geldi; bir kedi, gözleri parlayarak ona bakıp kayboldu. Koku ağırdı, rutubetle karışmış çürümüş yemek ve metal. “Katil,” diye geçti içinden, nefesini düzene sokmaya çalışırken. “Onun omuzları. O kaban. Burada o hareket.”
Devamını getirmek istemiyormuş gibi zihnini ortasından frenledi. Boğazı kurudu, dili damağına yapıştı. Kulenin gölgesinden ara sokaklara saptı. Bugün hedefi belliydi; dünkü parçalanmış hatıranın işaret ettiği nokta. Şimdiye kadar gazete tezgâhını bulması gerekiyordu. Katilin omuzlarıyla, eski fotoğraftaki omuzları üst üste bindirdiği o anı, bu sefer zorlayacaktı.
***
Tezgâh, Karaköy’e inen yokuşun yarısında, duvara yaslanmış yamuk bir teneke gövde gibi duruyordu. Üstünü kaplayan plastik naylonlar rüzgârda hafifçe hışırdıyor, köşelerinden su damlıyordu. Tepesine, güneşte solup gitmiş dergi kapakları iliştirilmişti; çıplak bacaklar, parlak gülüşler, sararmış manşetler birbirine karışmıştı. Alt kısımda ise, nem çekmiş, kenarları kabarmış kâğıt yığınları üst üste binmişti. Eski mürekkep kokusu yüzüne ağır bir kolonya gibi çarptı; burnunu kırıştırdı. Kokunun içinde, çocukluğunda evde saklanan yasak gazetelerin loş, tedirgin havası yükseldi.
Parmak uçları tezgâhın metal kenarına dokundu; metal buz gibiydi, hafif pas kokuyordu. Bir yerden sızan yağ, avucuna kaygan bir tabaka gibi bulaştı. Tezgâhın arkasında oturan adamı daha önce de görmüştü, başka bir döngüde. Ama adamın gözlerinde tanıma yoktu; her sabah, aynı senaryo, onun için ilk defaydı. Adam başını kaşıdı, kalın kaşlarının altından Elif’i süzdü.
“Buyur kızım,” dedi, yeni uyanmış bir boğazın kısık sesiyle.
“Geçmiş gazetelere bakmam lazım,” dedi Elif. Kendi sesi kulaklarına fazla düz, fazla sakin geldi. “Seksenler civarı. Darbe sonrası falan.”
Son kelimeyi bilerek gevşek, umursamaz bir tonda söyledi, adamın yüzünü yoklamak için. Adam sandalyesinde hafifçe doğruldu, sırtındaki ceket kıtırdadı.
“Ne yapacan o kadar eskiyi?” diye mırıldandı, dudağının kenarındaki sigarayı tezgâha bastırıp ezerek. “N’olmuşsa olmuştur. Hızla bittiyse bitmiştir kızım.”
Boğazından çıkan öksürük, ıslak demirin birbirine sürtünmesini andıran sert bir hırıltıya dönüştü. Elif yan cebinden birkaç banknot çıkarıp tezgâhın üzerine bıraktı; paranın kenarı mürekkep lekelerine değdi. “Arşiv çalışması,” dedi, sesinde istemeden akademik bir ton belirip kayboldu. “Unutma çalışıyoruz. Hemen, nasıl unutturduğunuzu.”
“siz” kelimesini bilerek vurgulamamaya çalıştı ama sözcük, havada ağır bir taş gibi asılı kaldı. Adam paraya baktı, sonra Elif’in yüzüne döndü. Göz göze geldiklerinde, sanki ikisi de söylemedikleri bir itiraftan son anda caymış gibi oldu. Adam başını yana eğdi, dudaklarının kenarı hafifçe titredi.
“Bazı şeyler unutulsun diye gömülür kızım,” dedi sonunda, sesi daha da kısılıp çatallaşarak. “Kazarsan kokar.”
“Kokuyor zaten,” dedi Elif. Burnuna aniden kahve değil, sahipsiz bodrumlarda unutulmuş cesetlerin hayalet kokusu doldu. “Biz çekiyoruz o kokuyu. Siz buradan hava alıyorsunuz.”
Tezgâhtaki parayı iki parmağıyla itti, banknotlar adamın tarafına biraz daha yaklaştı. Adamın omuzları, görünmez bir yük omurgasına asılmış gibi çöktü. Elini uzatıp parayı aldı; aceleyle değil, sanki olması gerektiği için. Sonra arkasındaki yığının alt katmanlarına doğru eğildi; dizleri bükülürken çıkan ince çıtırtı duyuldu. Elif, tezgâhın arkasından yükselen nemli kâğıt kokusunun yoğunlaştığını hissetti; boğazına yapıştı.
“Oralarda kalmış bir dergi vardı,” diye mırıldandı adam, sanki kendine hatırlatıyormuş gibi. “İçinde bir haber. Böyle arada, kıyıda köşede. O yılların yüzleri...”
Sesini kesti, paketten yeni bir sigara çekti, yakmadan dudaklarının arasına koydu; dudakları kıpırdadı ama duman yoktu. “Bak da gidince bırak onu burada kızım. Üstünde çok durma.”
Elif tezgâhın yanından dolanıp içeri girmedi; sınır belliydi, görünmez ama sert. Adamın uzattığı sararmış dergiyi dışarıdan aldı. Kapakta koca saçlı pop yıldızları, taşkın renkli kıyafetler, fosforlu yazılar vardı. Sayfaları çevirirken parmaklarına eski mürekkebin pudramsı hissi yayıldı, kâğıt ince ince tozlanıyordu. Uzaktan bir tramvay geçti, rayların sesi sokakta ince bir çizgi çizerek ilerledi.
Derginin iç sayfaları arasında eli bir anda durdu. Oradaydı. Siyah beyaz, kenarda, kimsenin göz gezdirirken bakmadığı bir köşeye iliştirilmiş fotoğraf. Kadın. Başını hafif yana çevirmiş, kameraya yine tam bakmıyordu. Üzerinde koyu renk, bele oturan bir kaban; omuzları dik, fazla dik. Elif’in hafızasında katilin karanlıkta beliren siluetiyle aynı duruş, aynı çizgi. Derginin üstü hafifçe titredi; elleri farkında olmadan kâğıdı sıkmıştı.
Fotoğrafı daha yakına çekti, gözlerini kısmadan, kaçmadan baktı. Bakışı kadının sol bileğine kaydı. Bilek, kaderini bilmez bir hareketle hafif bükülmüş, ceketin manşetinden sarkan ince bir bandaj parçası, gömleğin altında belli belirsiz bir şişkinlik. Aynı anda Elif’in sol bileği karıncalandı; yanığın etrafında ateşten çizilmiş bir halka gezindi. Kendi derisinin altında eski bir anı kıpırdanıyor gibiydi; görüntü gelmedi, sadece midesi düğümlendi.
“Omuzlar,” diye geçirdi içinden. “Aynı.”
Dergiyi bir an için kapattı, sayfa göğsüne doğru kapanırken kâğıdın hışırtısı sert geldi. Soluduğu hava ağırlaştı; tozla karışmış küf, burnuna daha keskin vurdu. Dudaklarının içini ısırdı, ince bir kan tadı dilinin altına yayıldı. Bir süre konuşmadı, kapağın kabarmış köşesini parmaklarıyla yokladı.
“Bu sayfayı alacağım,” dedi sonunda. Sesi, karar vermiş bir hâkimin tutanak okur tonuna benziyordu. “Derginin tamamına ihtiyacım yok.”
Cümleleri kısa ve keskin çıktı ağzından. Adam derginin kenarına baktı, sonra Elif’in yüzüne.
“Yırtma,” dedi, eli havaya kalkıp sonra güçsüzce geri inerken. “Onlar toplu dursun.”
Bakışlarını kaçırıp duvardaki nem lekesine dikti. “Bende kalmasın o yüz. Aniden sen de çok taşıma kızım.”
“El kadar bir kâğıt beni öldürmez,” dedi Elif. Cümleyi söylerken boğazına takılan buruk kahkahayı zor yuttu; kelimelerdeki ironinin ağırlığını hissetti.
Derginin ilgili sayfasını dikkatle, sabırla yırtmaya başladı. Kâğıdın lifleri ayrılırken tırnaklarına takıldı, çıkan ince ses çevredeki uğultuya karıştı. Yırtılan sayfayı, montunun iç cebindeki diğer fotoğrafın arkasına yerleştirdi. Kalbinin üstünde şimdi iki katman kâğıt vardı; çocukluk ve o yılların gölgesi. Cebin dışından parmaklarıyla bastırdı, altındaki metal anahtarı da net bir şekilde hissetti. Pas, soğuğunu kumaşın içinden bile geçiriyordu.
Tezgâhtan uzaklaşırken adamın mırıldanmasını duydu:
“Bazı yüzler… ateşe verilir, kül bile kalmasın diye.”
Elif arkasına dönmedi. Ayağının altındaki taşlar ıslak ve kaygandı; adımlarını dikkatle, uzun uzun düşündüğü anılardan kaçmak için saydı.
***
Kuleye yakın, demir çatılı, eskimiş bir binanın arkası, döngünün cinayet köşesiydi. Oraya doğru yürürken ilk yağmur damlaları düşmeye başladı. Soğuk su, yüzüne ince iğneler gibi değdi, kirpiklerine takılan damlalar gözlerini yakmadan aşağı süzüldü. Gökyüzü kısa sürede daha da alçaldı, gri örtü sokakların üzerine bastırdı.
Demir çatının üstünde yağmur hızlanınca, ses giderek yoğunlaştı. Her damla metalde kesik kesik bir ritim tuttu. Elif’in nabzı bir süre bu ritme uydu, sonra hızlanıp araya girdi. Kulaklarında iki ayrı tempo çarpışıyordu.
Köşeyi döndüğünde, cesedin her gün düştüğü nokta önüne çıktı. Bu sabah henüz kimse yoktu; saat, cinayetten dakikalar önceydi. Taş zeminde, önceki günlerden kalan hayali kan gölleri gözünün önünde belirdi; kırmızı lekeler, çatlak taşların arasına sızıp kayboldu, sonra tamamen silindi. Elini tekrar sol bileğine götürdü, parmak uçları nemli deriye yapıştı, kabuğun kenarı sızladı. Gölgeler, binanın köşesine daha sıkı sarılmıştı; karanlık, duvarla birleşen kalın bir şerit gibiydi.
Orada birinin beklediğini artık biliyordu. Her döngüde fark etmeden yanından geçtiği, gölgesine çarptığı, gözünün ucuyla görüp unuttuğu biri. Bugün duracaktı. Bugün bakacaktı.
Derin bir nefes aldı. Hava, yağmurun ilk serinliğiyle temizlenmiş gibi değildi; aksine, metal ve ıslak toz kokusunu daha yoğun taşıyordu. Dizlerinin üstünde hafif bir titreme başladı, bacak kasları gerildi; nefesini sayarak kontrol altına almaya çalıştı. Bir ringe çıkmak üzere olan dövüşçü gibi omuzlarını gerdi, çenesini biraz yukarı kaldırdı. Karanlığa baktı.
Gözleri karanlığa alıştıkça silueti seçti: Kapşonlu, uzun, ince ama sert çizgili bir beden. Gövde hafif öne eğik; meydan okumuyordu, umursamaz duruyordu. Omuzlar… aynıydı. Fotoğraftaki, annesinin gençliğindeki duruş. İki çizgi, aynı keskinlikte.
Bir adım attı. Ayakkabısının altı ıslak taşta kaydı, vücudu hafifçe yana devrilir gibi oldu, bir duvar kenarına basarak toparlandı. Karanlıktaki siluet kıpırdamadı, sadece nefes alışverişi belirginleşti. Ritmi düzenliydi; ne telaşlı ne yavaş. Arada, kontrollü bir hız.
“Çık ortaya,” dedi Elif. Sesini alçak tuttu; bu cümle bağırıldığında ucuzluyordu. “Bu oyunu bırak artık. Yeter.”
Yağmur saç diplerinden içeri sızıyor, ense kökünden aşağı soğuk çizgiler halinde ilerliyordu. Siluet gölgede kaldı; yüz hâlâ karanlıktaydı. Ama başı çok az yana kaydı, sesin geldiği yere kulak verirmiş gibi. Göz göze gelemediler; adam bakışını Elif’in omuz hizasında bir noktaya sabitlemiş gibiydi. Bu bakmama hali, çocukluk sofralarını, aynı masada oturup birbirinin yüzünü görmemeye yemin etmiş iki yetişkini getirdi aklına. Midesi düğüm düğüm oldu.
Ayak parmaklarını ayakkabının içinde sıktı, ağırlığını topuklarına verdi. Bir adım daha attı. Aralarındaki mesafe kısaldı; nefes sesleri artık daha net, daha sıcak geliyordu.
“Sen ben misin?” diye fısıldadı.
Söylerken kendi kendine küfretti; sorunun kulağına ne kadar budalaca geldiğini biliyordu. Ama kelime, yağmur damlalarının arasından geçerek gölgeye ulaştı, oraya asılı kaldı. Çatının üzerindeki ritim, bir an için daha sert, daha yoğun duyuldu. Siluetin başı bu kez belirgin biçimde eğildi. Yüz hâlâ görünmüyordu; sadece çene hattı, yağmur ışığında ince bir çizgi olarak belirdi. Omuzlar Elif’e tam dönük değildi; hafif geriye dönük, kaçmakla kalmak arasındaki kararsız bir açıda duruyordu. Elleri ceplerde ya da montun altında, gizliydi.
Elif’in bakışı aşağı kaydı, adamın sol bileğine. Karanlığa rağmen orada bir bant, bir iz seçti. Yağmur damlaları o bileğin etrafında daha çok birikiyormuş gibi duruyordu; sanki et, orada farklı hareket ediyor, farklı nefes alıyordu.
“Bakma bana,” diye çınladı zihninde eski bir fısıltı. Balkonda sarı bir örtüye sarılmışken, çocukken duyduğu o ses. Dişlerini birbirine bastırdı, çenesine vuran ağrıyla başındaki yankıyı bastırmaya çalıştı. Sol bileğindeki yanık, içten içe sızlamaya başladı.
“Bu yarayı sen de taşıyorsun…” dedi, kelimeleri dişlerinin arasından iterek. “Çünkü o senin değil.”
Nefesini tutup bekledi. “…onun yarası.”
Siluetin sol elinin parmakları hafifçe kıpırdadı. Gölgede sadece hareket vardı, detay yoktu. Adam, Elif’in yüzüne değil, bileğine baktı; bakışın ağırlığı bileğinin derisinde, sıcak bir baskı gibi hissedildi. Adam bir adım geri çekildi, ayak sesi taş tarafından yutuldu.
Yağmur hızlandı; demir çatının gürültüsü kulaklarına saldıran bir perdeye dönüştü. Hava daraldı, göğsü dışarıdaki sesle aynı ritme girmeye çalışırken tökezledi. Gölgenin içinden boğuk bir fısıltı geldi; kelimeler seçilmedi, sadece boğazda takılan, çıkamayan bir ses. Dua da olabilirdi, küfür de.
Elif, cebinde fotoğrafın sertliğini hissetti. Metal anahtar, iki kâğıdın altında göğsüne bastırıyor, sanki içeri girmeye çalışan bir diken gibi hafif hafif itiyordu. “Bu sen değilsin,” diye düşündü, adamın karanlıkta kalan yüzüne bakarken. “Sen onun seçtiği ayna. Ben de diğer.”
Kafasının içinde beliren mecazdan nefret etti; şimdi kelime süslemeye değil, nefes almaya ihtiyacı vardı. Bir adım daha attı; aralarındaki boşluk iki karışa indi. Adamın kokusu burnuna geldi; yağmurla ıslanmış soğuk kumaş, eski demir, çok silik bir kan çağrışımı. Midesi kasıldı, dudaklarının içini yeniden ısırdı, tuzlu tat yayıldı.
Tam bir cümle kuracakken, arka taraftaki ara sokaktan bir ses geldi; kapı sertçe çarpıldı. Gölge, refleksle başını o yöne çevirdi, sonraysa tüm gövdesiyle geriye çekildi. Bir anda, duvarla bedeni arasına karanlık doldu; siluet, geri, daha da geriye kaydı. Elif uzanmak istedi, kolu havada kaldı. Gölgeler adamı yuttu.
Birkaç saniye daha bekledi, nefes sesi duymaya çalıştı. Hiçbir şey kalmamıştı; sadece yağmur ve demir çatının ritmi. Dişleri birbirine vurdu, fark etmeden. Elini bileğine götürdü; tırnakları yaranın kenarına değdi, acı bir iğne gibi saplandı, dudaklarından hafif bir inilti çıktı. Taş duvarlar daralan bir kutu gibi üzerine gelirken, göğsü sıkıştı. Başını duvara yasladı, gözlerini açık tutmaya zorladı; kapanmasına izin verirse, olayın hepsi rüya gibi dağılacakmış hissi geldi.
“Döngü senin için değil,” diye geçti içinden, beklenmedik bir netlikle. “Onun için. O ne yapamadıysa, burada tekrar ediyor.”
Cebinden fotoğrafı çıkardı, arkasından dergiden kopardığı sayfayı çekti. İkisini, binanın duvarına yasladı; yağmur kâğıtların kenarlarını ıslattı, mürekkebi tehdit eder gibi. Birinci fotoğrafta genç kadın. İkinci kâğıtta benzer yüz, benzer omuzlar, aynı kaçış bakışı. İkisini yan yana gördüğünde, midesindeki düğüm, sonuna kadar çekilmiş bir ipin ince bir an için kopmayıp direnmesi gibi gerildi.
Boğazında kelimeye dönüşmeyen bir şey birikti; yutamadı, dışarı da çıkaramadı. Eli titreyerek cebine gitti, anahtarı çıkardı. Metal soğuktu, yağmurla beraber tenine daha keskin, daha sert değdi. Anahtarın dişleri, fotoğraflardaki anahtarla birebir aynıydı; inkâr edecek yer kalmamıştı. Parmaklarını daha da sıktı; metal, avucunun içindeki ince deriyi çizdi, hafif bir sızı yayıldı.
“Döngünün kurbanı ben değilim,” diye mırıldandı, sesi yağmurun uğultusunun arasında kaybolacak kadar ince. “Ben… ondan geriye kalanım.”
Kelimenin ağırlığı bir an için yağmurun gürültüsünü bastırdı. Dizlerinin bağı çözüldü, ağır ağır taş zemine çöktü. Yağmur saçlarını ağırlaştırdı, su damlaları yüzünden aşağı ince yollar çizip çenesine aktı. Fotoğraflar kaydı, biri yüzüstü düştü, diğerinin köşesi kıvrıldı. Elif kâğıtları toplamaya çalışırken parmakları kaydı, kâğıtlar çamurlu suya değdi, mürekkep hafifçe dağıldı.
Metal, avucunda daha soğuk, daha yoğun hissedildi. Göz kapakları ağırlaştı; bu kez kapatmasına izin verdi kendine. İçinde bir yer, artık direnmemeyi teklif ediyordu; bedeni yorgundu, zihni daha da bitikti. “Ben kimim?” sorusu, kafasının içinde dönüp durdu; cevap aradıkça daha çok parçalanan bir camın uçları gibi içini çizdi. Göğsü daraldı, nefesi kısa ve kesik kesik geldi; sanki biri içeri elini sokup ciğerlerini sıkıyordu. Gözlerinden ilk damla süzüldü; yağmurla karışarak yanağından kayarken, tuzun bıraktığı ince yanmayı hissetti.
Avucundaki anahtarı göğsüne bastırdı, sanki oradan içeri sokmak ister gibi. Fotoğrafları diğer eliyle göğsüne çekti; ıslak kâğıt tenine yapıştı, soğuk bir tabaka gibi. “Ben değilim katil,” diye fısıldadı, dudakları titreyerek. “Ben… onun hatırasıyım. Ve o… benim.”
Sözler ağzından çıktığı anda, sanki ses geçmişten çıkıp bugüne sızmış gibi geldi. Dizlerinin altındaki taş, hayali bir kanın buharıyle ısınmış gibi hafif sıcak, hafif titrekti.
***
Yağmur biraz hafiflediğinde, sokaktan yaklaşan ayak seslerini duydu. Başını kaldırmadı; gözlerini sildi ama görüntü hâlâ bulanıktı. Kısa boylu, başörtüsü yağmurdan koyulaşmış bir kadın, elinde metal tepsiyle yanına geldi. Kadının yüz hatlarını net seçemedi; gölgede daha çok hareket ve siluet vardı. Tepsiden ince belli bir bardak alındı. Bardağın içinden yükselen sıcak buhar, soğuğu delip yüzüne vurdu.
Kadın, tek kelime etmeden bardağı Elif’e uzattı. Elif önce bakakaldı, sonra refleksle elini uzattı. Bardak parmaklarına değdiğinde sıcaklık, derisinin altına yürüdü, bileğine kadar çıktı. Nane kokusu buharla beraber burnuna çarptı, genzini doldurdu; bir mutfak ışığı, gecenin bir vakti kaynayan çay, masanın üzerindeki kırık fincanlar belirdi zihninde. Boğazında bu kez başka tür bir düğüm büyüdü.
Kadın hâlâ konuşmuyordu. Tepsiyi göğsüne daha yakın çekip bir adım geri gitti. Elif başını kaldırdığında kısa süreli bir göz göze geliş oldu. Kadının bakışında merak yoktu, sorgu yoktu; “Seni gördüm,” diyen sakin, yumuşak bir ağırlık vardı sadece. Sonra kadın döndü, geldiği gibi sessizce uzaklaştı, yağmurun içine karıştı.
Elif bardağı iki eliyle kavradı. Çocukken annesinin öğrettiği gibi, diğer elini bardağın altına koydu; ısının parmaklarından bileğine, oradan yanığa yürüdüğünü hissetti. Sıcak, acıyla buluştu; yaranın etrafında garip bir rahatlama yayıldı. Nane kokusu midesindeki düğümü biraz gevşetti.
“Yaşıyorum hâlâ,” diye düşündü, çayı dudaklarına götürmeden önce. “Demek ki hâlâ işim var burada.”
Birkaç yudumda içti; dilinin üstünde önce nane, ardından hafif bir acı, sonra şekerin yumuşak tadı bıraktı kendini. Çay boğazından aşağı inerken göğsü ısındı, omuzlarındaki gerginlik az da olsa çözüldü. Bardakta kalan son yudumu taş zemine döktü; su, koyu bir iz bırakıp çatlaklara sızdı. Neden yaptığını bilmiyordu, ama içeriden gelen bir refleksi takip etmişti.
Bardağı yavaşça yere bıraktı, yuvarlanmasın diye yan yatırdı. Elinin tersiyle yüzünü sildi, gözaltlarındaki ıslaklık soğuk havayla hemen kurudu. Ayağa kalktığında bacakları uyuşmuştu; kısa bir an sendeledi, duvara yaslanıp denge buldu. Fotoğrafları ve anahtarı yeniden cebine koydu, kalbinin üstüne bastırdı.
Binanın karşısındaki eski ahşap pencereye baktı, üçüncü kattakine. Orada bir gölge görmeyi beklemiyordu ama gölge oradaydı. Camın arkasında, tam seçilemeyen bir siluet. Omuz çizgisi tanıdık, başın hafif eğik duruşu da. Camın buğulu yüzeyine yakın duruyor olmalıydı; nefesinin bıraktığı yuvarlak izler buğunun içinde halka halka görünüyordu.
Elif’in içi, sesi duymuş bir tavşan gibi sıçradı; kalbi göğsünde hızlandı. “Sadece yansıma,” diye fısıldadı kendi kendine. Ama siluet hareket etti; başını çok az yana eğdi, sanki onu inceliyordu. Camın arkasından dışarı uzanan bir kol yoktu; sınır belliydi, çizgi netti, cam iki zamanı ayırıyordu.
İstemsizce bir adım ileri çıktı.
“Sen misin?” diye sordu, sesi çatlayarak.
Cevap beklemiyordu; camın arkasından ses istemek, bu döngüde telefon çekmesi beklemek kadar boş geliyordu. Ama soruyu sormak zorundaydı, yoksa boğazına takılıp kalacaktı. Penceredeki karaltı bir an için başını arkaya çevirdi, içeride birine bakar gibi. Elif binanın kapısına yöneldi.
Tahta kapının üzerindeki boya yer yer kabarmış, dökülmüş; altındaki eski katmanlar yama gibi ortaya çıkmıştı. Kapı kolunu yokladı; ağır demir, buz gibi, avucundaki anahtarla aynı soğuklukta. Bastırdı. Kilit milim oynamadı. Kapının ardında birinin kıpırdadığını hissetti, ama hiçbir ses gelmedi.
Elini cebine götürdü, anahtarı çıkarıp kilidin önünde tuttu. Dişler birbirine uymuyordu; bu anahtar bu kapıyı açmak için yapılmamıştı.
“Tabii,” diye mırıldandı, kendi kendine alay ederek. “Bu kadar kolay olmazdı.”
Başını kapıya yasladı; kulak memesine ahşabın soğuğu değdi. İçeriden, çok hafif, eski bir radyonun cızırtılı sesi sızdı; bir türkü çalıyordu. Kelimeleri ayırt edemedi ama ezgi, çocukluğunun arka planından tanıdık geldi. Kalbi, ezginin ritmine tutunmak istedi, beceremedi. Kapının arkasında dolaşan adımlar varmış gibi hissetti, ama emin değildi; döngü, sanki sesleri de bükmeye başlamıştı.
Başını kapıdan çekti, tekrar üçüncü kattaki pencereye baktı. Siluet hâlâ oradaydı, bu kez elinde ince belli bir bardak, camın önüne doğru uzatmıştı. Elif’in elindeki boş bardağa kaydı bakışı.
“Kopya,” diye geçti içinden. “Ayna oyunları.”
Yutkundu, dudakları kurumuştu, dili ağzında ağırlaşmıştı. Sesini toparlayıp başını kaldırdı.
“Neden şimdi çıkıyorsun?” diye seslendi; sesi dar sokakta yankılandı. “Neden o zaman konuşmadın?”
“o zaman”ın hangi yıla, hangi geceye denk geldiğini kendisi de bilmiyordu; hepsi birbirine karışmış, tek bir uzun geceye dönüşmüştü. Yine de göğsünde, o çocuk gecelerinden birinin balkona vuran soğuk nefesini hissetti.
Penceredeki siluet, elindeki bardağı hafifçe salladı. Camın üzerindeki buğu hareketle dağıldı; elin hatları bir an netleşti. İnce bir eldi; sigara tutarken hafif titreyen cinsten. Sonra bardak kayboldu, cam yeniden sadece gölgeyi gösterdi.
Elif elindeki anahtarı havaya kaldırdı, siluete doğru uzattı. Aradaki mesafe yok olmuş gibi, metal havada asılı kaldı. Yağmurda mat bir parıltı aldı, damlalar anahtarın ucundan süzülüp yere düştü. Dudakları “Bu mu?” diye kıpırdadı, sesi çıkmadı.
Camın ardındaki el bir şey fırlattı o sırada. Küçük, koyu bir nesne camın altından süzülerek geçti; sanki cam sıvıymış, içinden çekip dışarı atmışlar gibi. Havanın içinde, yağmur damlalarıyla beraber dönerek aşağI indi. Elif, refleksle ellerini uzattı. Nesne avuçlarına çarptı; kaygan, metalik, soğuk. Parmakları hızla kapanıp onu kavradı; düşmesine izin vermedi.
Avucuna baktı; paslı bir yüzüktü bu. Yüzüğün üzerindeki desen, cebindeki anahtarın tepesindeki oyukla birebir aynıydı. Yüzük elinde soğuk bir halka gibi durmadı; sanki içinden hafif bir sıcak atım yükseldi. Parmaklarının arasından kurtulmak istercesine belli belirsiz titredi. Göğsüne doğru çeken görünmez bir ağırlığı vardı.
Sol elinin yüzük parmağı, farkında olmadan öne uzandı.
“Yapma,” diye geçti içinden; bu, teorik bir uyarı değil, ilkel bir korkuydu. Bileğindeki yanık zonkladı; içeriden çalan bir siren gibi. Ama parmağı yüzüğün metaline değdiği anda vücudundan baş aşağı bir ürperti geçti. Kanının bir an durup sonra yön değiştirerek akmaya başladığını hissetti.
Yüzük parmağına sürülürken hiç direnmedi; tam oturdu. Ne bol ne dardı; sanki yıllardır oraya aitmiş gibi. Metal, birkaç saniye içinde soğukluktan sıyrıldı, derisinin ısısına geldi, sonra azıcık daha ısındı.
Elif nefesini tuttu, çevresindeki sesleri dinlemeye çalıştı. Demir çatının üstündeki yağmur sesi değişti. Bir an için, geri sarılıyormuş gibi hissettirdi; ritim tersine akıyordu. Uzakta biraz önce duyduğu tramvayın sesi yeniden yükseldi; ama bu kez daha uzaktan, daha erken bir noktadan. Ezan uğultusu, geriye doğru çekilen bir dalga gibi, geri giderek azaldı.
Midesi boşlukta asılı kalmış gibi oldu. Başının içinde, damarlarında dolaşan kanın yön değiştirdiğini hatırlatan bir baskı hissetti. Göz kapakları ağırlaştı, kulaklarının içinde uğultu arttı; sanki görünmez iki el kafatasının iki yanına bastırıyordu. Taş zemin, ayaklarının altında hafifçe kaydı; dünya yana yatmış gibi sallandı.
Camdaki siluet, gözlerinin önünde bulanıklaştı, sonra netleşti, sonra tekrar dağıldı. Pencerenin buğusu, bir anda içeri çekilmiş gibi oldu, sonra yeniden camı kapladı; sanki biri camı içeriden dışarı, sonra dışarıdan içeri siliyordu.
Elif yüzüğü çıkarmak için parmağına davrandı. Metal, derisine yapışmış gibiydi. Tırnaklarıyla yokladığında, kendi derisinin tırnak altına dolan acısını hissetti. Yüzük yerinden oynamadı.
Uzakta bir arabanın fren sesi, ardından bir çöp kamyonunun metal gürültüsü, sonra martı çığlıkları duyuldu. Bütün bunları daha önce duymuştu; her sabah, aynı sırayla. Ama bu defa sıra karışmıştı; martılar fren sesinden önce bağırmış, çöp kamyonu ezandan sonra değil, önce geçip gitmişti. Zaman, elinden kayıp giden bir ip gibi geriye doğru kaçıyordu.
Gözleri istemsizce kuledeki eski saate kaydı. Çalışmayan, yıllardır dekor olan saatin akrebi ve yelkovanı sanki yer değiştirmişti. Ama asıl, kendi içindeki saat geriye doğru dönüyordu; midesinde dün yediği incirin tadı, boğazından geri yukarı, ağzına doğru yürüdü. Burnuna aniden taze pişmiş ekmek kokusu doldu; oysa fırın her sabah 6:30’da açılıyordu.
Bir anlığına hava tamamen sustu. Sonra kulağının dibinde net, keskin bir “tik” duydu. Gözünün önünde görünmeyen bir takvimin sayfası geriye doğru çevrildi sanki. Dünya nefesini geri aldı.
Geri sarma, sadece az önceki dakikada durmadı. Sokak hafifçe titredi, Elif dizlerinin üstüne çökmemek için duvara tutundu. Boğazındaki nane tadı bile yer değiştirdi; damağının arkasına çekilip sonra tekrar öne doğru yayıldı, sanki çayı henüz yeni içmişti.
Uzakta görünmeyen bir çalar saat çaldı. 6:16.
Döngü, ilk defa, 6:17’ye gitmek yerine geriye dönüyordu. Elif, parmağındaki yüzüğün ağırlığının sıradan bir metal ağırlığı olmadığını, kemiğine kadar, kanının akışına kadar hissediyordu.
Kapının arkasındaki türkü sustu. Penceredeki siluet bir an için tamamen kayboldu. Sokak boş kaldı. Yalnızlık, şimdiye kadar alıştığı türden değildi artık; zaman onun etrafında kıvrılıp kapanırken, asıl sorunun daha keskin bir bıçak gibi ortaya çıktığını fark etti:
Geriye dönen şey sadece sokak saati miydi…
yoksa kendi kanı da, yıllar önce verilmemiş bir karara doğru, yeniden akmaya mı başlamıştı?