Bölüm 12: Küllerin Altındaki Yüz
"Yine mi?" diye fısıldadı Elif Zeynep Demir, dudakları zor açılarak. Ağzı kupkuruydu. Çarşaf sırtına yapışmış, sanki gece boyunca biri onu aşağı bastırmıştı. Nefesi göğsünde kısa kısa takılıyordu. Oda karanlık değildi tam; pencerenin kenarından sızan solgun gri, duvarların üzerinde isteksiz bir perde gibi yayılıyordu. Henüz hiçbir şey yanmıyordu, yine de derisine sinmiş yanmış ahşap kokusu çıkıp gitmemekte direniyordu. Kolunu kaldırmayı denediğinde, derisi gerildi, ince bir kağıt gibi çekildi. Kabuklar, elinin üstünde hafifçe çatırdadı; parmaklarına ince, keskin bir sızı yayıldı. İçini yokladı; eski bir dikiş izi gibi, bu acı da döngünün örgüsüne işlenmişti.
Gözlerini kapatır kapatmaz, çocuk çığlıkları kulak zarına vurdu. Sesi olmayan bir baskı, duvarları üstüne itti, sanki oda daralıyordu. Bir an, tavandaki gölge büyüyüp üzerine kapanacak sandı. "Yeter. Kes artık," dedi kendi kendine, sesi boğuk, çıkarken boğazına sürtünerek. Boğazı yanıyordu; duman hiç gitmemiş, soluk borusuna yerleşmiş gibi. "Bu sefer kimin canını yaktım?" diye sordu, kelimeler ağzında metal tat bırakırken. Cevap yoktu; yine de bu cevapsızlık bile midesini burktu. İç organları boşalıyor, yerlerine soluk, bulanık bir su doluyormuş gibi bir hâl çöktü üstüne.
Başucundaki dijital saatin kırmızı rakamları gözlerine saplandı: 6:17. Her sabah aynı biçimde. Aynı yerde. Aynı renkle. Gözlerini kıssın, yastığı ters çevirsin, başını başka yana gömsün, fark etmiyordu. Rakamlar, sanki gözkapaklarının iç yüzüne kazınmıştı. Saati duvara fırlatma isteği içinden bir an alevlendi. Omzunu kaldırdı, elini uzatmak istedi ama yaralar izin vermedi; parmakları çarşafa gömülüp güçsüzce büküldü. Zaman, her sabah noktayı aynı yerden koyuyordu; onun bedeni ise cümleyi bir türlü silemiyordu.
Yavaşça doğruldu, omuzları kulaklarına kadar toplanmıştı. Ter, ensesinde soğumuş; uyku teri ile yangın gecesinin buz gibi kalmış teri birbirine karışmıştı. Çarşafı üstünden sıyırınca, bacaklarındaki morluklar ortaya çıktı; sanki bedenine birisi yıllar boyunca farklı renklerde, farklı kuvvetlerde mühürler basmıştı. Her iz, başka bir sabahın damgası. Ayağını yere koydu. Parkenin soğuğu, ayak tabanından dizine kadar yürüdü. Sanki bütün daire, onunla birlikte ürkekçe, isteksizce uyanıyordu. Dizleri titredi, bir an bacaklarının kilidi çözülecekmiş gibi boşaldı. Duvara hafifçe yaslanmasa, yere kayacaktı.
Alışkanlıkla, odanın köşesindeki sandalyeye uzandı. Askıdaki cekete ilişmiş cebini yokladı. Parmak uçları metale çarptı. Soğuk, tanıdık. Parmakları hemen anahtarı bulup kavradı. Demir, derisine yapıştı; nabzı hızlandıkça, sanki ritmi metalin gövdesine geçiyor, anahtar onunla birlikte atmaya başlıyordu. "Hâlâ buradasın," dedi dişlerinin arasından, dudaklarını fazla açmadan. Avucunu biraz daha sıktı; kabuklar yeniden çatladı, ince bir yanma yayıldı derisinde.
Acı, uykunun son kalıntılarını süpürüp attı. Gecenin alevli görüntüleri, beyninin içinde yavaş hareket eden, kusurlu bir film gibi yeniden yürümeye başladı: Merdiven boşluğundaki kızıl dalgalanma, duvarların kızarıp tekrar solması, daire kapılarının aceleyle açılıp kapanması. Karşı komşunun kapısına vuran küçük el, ahşaba art arda çarpan ince yumruklar… Sesin tonu, hâlâ boğazında duruyordu. Bir an için, odanın içindeki hava koyulaştı, göğsüne çöktü. Tavan, gözünün önünde milim milim aşağı iniyor hissi uyandı. Nefesi daraldı.
"Eğer burası cehennemin bir katıysa," diye geçti içinden, "hakkımı alıyorum." Ayağa kalkıp banyoya doğru ağır ağır ilerledi, parmak uçları zeminde sürünerek. Lavabonun kenarına sıkıca tutundu. Musluğu çevirdi, boruların içinden geçen suyun boğuk sesi duyuldu, ardından buz gibi su avuçlarına çarptı. Soğuk, yaralarının üzerinden akarken, elleri istemsizce geri çekildi; ama kaçmadı, bile bile tekrar altına soktu. Yüzüne su çarptı, damlalar çenesinden boynuna doğru süzüldü, göğsünde uzanan eski yanık izinin üzerinden geçti. Derisi, o ince su çizgilerinin altında ürperdi.
Aynaya bakmaktan kaçınıyordu normalde. Başını hep biraz aşağı eğerek, sadece lavabonun kenarını, fayansların çatlaklarını görmeye çalışıyordu. Bu kez kaçamadı. Başını kaldırdığında, kendi bakışıyla çarpıştı. Göz altlarındaki koyu halkalar, bir süredir uykuyu sadece uzaktan gördüğünün imzasıydı. Dudak kenarına kurumuş bir çizgi sinmişti; kırmızı kahverengi, çoktan pıhtılaşmış, unutulmuş bir damlanın izi.
"Önce insanın katile benzemesi mi gerekir?" diye mırıldandı, sesini kısarak. Soru, seramik duvarda yankısını bulamadı, içerde sıkıştı kaldı. Gözlerini hafifçe kısmışken, aynanın yüzeyinde bir gölge kıpırdadı sandı. Bir figür, arkasından geçiyormuş gibi. Kalbi bir vuruş atladı. Tekrar baktığında, sadece kendi buğusunun camda yaptığı bulanık şekiller vardı.
Anahtarı havlunun üzerine bıraktı. Metalin gövdesi, sarı ışıkta mat bir çizgi gibi parladı. Paslı dişlerinin arasında sıkışmış koyu lekeler, başka birinin kurumuş kan izlerini andırıyordu. Parmağıyla hafifçe yokladı, metalin üzerindeki pütürlü yüzey tırnağının altına hafif bir acı bıraktı. Pas kokusu, burnuna keskin, ağır bir çizgi halinde doldu. "Bu sefer ne açacaksın?" diye sordu kendi kendine, havlunun dokusuna gözlerini dikerek. Sesinde alayla karışık bir yorgunluk vardı. "Akıl mı, mezar mı?"
Lavabodan damlayan su, ritmini hiç değiştirmeden sürdürdü; cevabı umursamayan, kimsenin derdini taşımayan bir tempo.
Giyinirken, parmakları gömleğin düğmelerini kavramakta zorlandı. İnce yuvarlak parçaları yakalamak, sanki buz tutmuş taşları yerinden oynatmak kadar zahmetliydi. Kumaş, yanık izlerine her değdiğinde ince bir elektriklenme, içten içe bir sızlama gönderdi. Beden, eski bir savaş alanı gibiydi; üstüne yeni bir tabaka bez çekmek, altındaki yıkımı sıfırlamıyordu.
Kapıya doğru yürürken, odanın sessizliği üstüne oturdu. Pencereden içeri sızan martı sesleri, bu sessizliği ince bir çizgi halinde deldi. Uzakta bir motor homurdandı; sabah, yine aynı adımlarla sahneye çıkıyordu. Her gün aynı senaryo, sadece ses tonunda azıcık bir sapma. Kapının önünde durdu, elini henüz koluna götürmeden. Avuç içi terlemişti. Metalin soğuğunu daha dokunmadan hatırladı. Başını kapının ahşap yüzeyine yasladı, gözlerini kapadı. Ahşabın lifleri, alnına hafifçe bastı.
"Bu sefer kimse yanmayacak," dedi, neredeyse duyulmayacak bir sesle. "İzin vermeyeceğim."
***
Sokağa adımını attığında, hava ciğerlerine hafif, serin bir rüzgar değil, ince taneli bir kül bulutu gibi doldu. Gökyüzü, kurşun rengine yakın bir griyle Galata’nın çatılarının üzerine eğilmiş, bacaların ve antenlerin üzerinden ağır ağır akıyordu. Taş kaldırımlar, sanki gece yağmur yemiş gibi soluk bir parlaklık taşıyor ama dokununca kuru kalıyordu. Mahallenin her köşesinde, çoktan sönmüş bir yangının kokusuz gölgesi asılı duruyor gibiydi.
Başını kaldırıp kendi apartmanına baktı. Camlar yerli yerindeydi; kırık yok, çatlak yok. Dış cephede ne is, ne siyah bir leke. Pencere pervazlarında, dün gece hayalinde alevlerin yaladığı hiçbir iz görünmüyordu. Sanki o gece, sadece onun bedeninde yaşanmış, bina bu sahneye hiç çıkmamıştı. Yine de, yanan ahşabın kokusu burnuna deri altından sızıyor, nefesini ağırlaştırıyordu.
"Hiç olmamış gibi," dedi, dişlerini sıkarak. Çenesi hafifçe kasıldı. "Komşular, çocuklar… sıfır kilometre. Yanık kalmak bana kaldı." Dudaklarını ısırdı, ağzına dolan demir tadıyla dili geri kaçtı.
Yürümeye başladı. Adımları ağır ama hesaplıydı; sanki yanlış bastığında zemin çökecekmiş gibi taşların çizgilerini dikkatle takip etti. Kaldırımın her bir taşı, onu başka bir döngüye bağlayan düğüm gibi hissediliyordu; üzerinden geçtikçe, arkasında bir iz bırakıyordu. Çöp poşetinden yükselen ekşi koku, midesini tekrar yokladı; sabotajcı bir el gibi içeriden çekiştirdi.
Galata’nın dar sokakları, her sabah olduğu gibi kendi ritminde uyanıyordu. Bir kahveci, kapısının önüne metal tabureleri diziyor, fincanların hafif çarpışma sesi havayı tıkır tıkır dolduruyordu. Uzaktan bir balık ekmekçinin sesi geldi, sabahın yarısına patlayıp düştü: "Balık taze, ekmek sıcak!" Sesin taşıdığı neşe, ona yabancıydı.
Elif Zeynep başını o yöne çevirmedi. Mideni hatırlamak bile istemiyordu. Dilinin ucunda hâlâ dumanın acı tadı vardı. Yutkundukça, boğazından kuru is parçacıkları geçiyormuş gibi keskin bir ağrı hissediyordu.
Paslı anahtar, cebinde beklenenden ağır duruyordu. Sanki küçük bir demir parçası değil, zincire bağlı bir ağırlıktı. Elini istemsizce cebine attı, metalin soğuk çizgisini tekrar yokladı. Dokunduğu anda, bileğine kadar ince bir ürperti yürüdü.
"Kitapçıyı deneyeceğim," dedi kendi kendine, dudaklarını hafifçe oynatıp. Sözleri, adımlarını kendine bağlayan bir düğüm gibi kullandı. "Belgeler kül oldu. Dosyalar yok. Geride kalan tek şey bu."
Adımlarını hızlandırdı. Sokağın sonunda, duvara yaslanmış eski, renkleri solmuş tabela belirdi. Harflerin bazıları silinmiş, bazıları çatlamış, yine de dükkânın varlığını inatla ilan ediyordu.
***
Kitapçı, daha da dar bir yan sokağın içinde kalmıştı. Ahşap kapısı, yılların ağırlığıyla biraz içe göçmüş, menteşeleri hafifçe sarkmıştı. Vitrin camının arkasında sararmış, kenarları hafif kabarmış kapaklarıyla kitaplar diziliydi. Aralarına sıkıştırılmış, kenarları kıvrılmış eski kartpostallar, farklı zamana açılan pencere parçaları gibi duruyordu. Camın önüne yerleştirilmiş küçük, abajurlu bir lamba, titrek bir sarı ışık saçıyor, toz zerrelerini havada görünür kılıyordu.
Kapıyı itti. Menteşeler hafifçe içeriye doğru inledi, ardından kapının üzerindeki çıngırak boğuk bir çan gibi sallandı, içeriye tınlayan bir ses düştü. İçerideki hava ağırdı; toz, eski kâğıt, hafif rutubet kokusu birbirine karışmış; çektikçe boğazına ince kıymıklar saplanan kalın bir tabakaya dönüşmüştü. Tavan alçak değildi, ama tavana kadar yükselen kitap yığınları, bulunduğu yerin üstüne doğru çökmeye hazır bekliyormuş hissi veriyordu.
Tezgâhın arkasındaki adam, başını yavaşça kaldırdı. Yüzü ince, hatları keskin; gözlerinin etrafı, yılların bıraktığı çizgilerle örülmüştü. Sakalı seyrek, saçları ağır ağır griye dönmüştü. Üzerindeki kalın, kahverengi hırka, sanki vücuduna yapışmış, onunla birlikte yaşlanmıştı. Adı, soyadı bu hikâyede önemli değildi; duruşuyla, bakışıyla bu dükkânın bir parçası, raflardaki kitaplar kadar sessiz bir eşlikçiydi.
Elif tezgâha yaklaşırken sesini alçalttı. "Kapalı mıydınız?" diye sordu. Sanki yanlış zamanda gelmiş olmaktan çekinmiş gibi.
Adam omuzlarını hafifçe silkti, yüzündeki asık ifade pek değişmedi. "Açığız," dedi, kısa ve düz bir tonda. Fazla kelime kullanmayı sevmeyenlerden olduğu belliydi.
Elif, dirseklerini tezgâha dayadı, cebinden anahtarı çıkarıp aralarındaki boşluğa bıraktı. Metal, ahşabın üzerinde hafif bir tıkırtıyla durdu. Sarı ışığın altında, pas izleri, çizikler, dişler daha belirgin hale geldi. Adamın bakışları, acele etmeden anahtara indi; uzun uzun, acele etmeyen, yoklayan bir bakış.
"Kasaya benzer," dedi sonunda, başını hafifçe yana eğerek. Ne tamamen meraklıydı sesi, ne tamamen kayıtsız; ortasında bir çizgide duruyordu. "Bankayla alâkası yok. Ev altı, bodrum, belki eski bir dolap."
Parmaklarını anahtara uzatmadı. Sanki dokunsa parmak uçlarına bir şey bulaşacak, onu da beraberinde taşıyacakmış gibi.
"Bu anahtar," dedi Elif, sesi bir anda sertleşerek, "bir kapıyı değil, bir şeyi hatırlatıyor." Cümleyi kurarken, kulaklarına kendisi bile yabancı geldi. Yine de göğsünün altındaki o inatçı baskı, bu cümleyi geri almaya da izin vermedi. "Benimle ilgili. Onunla." Annesinin adını tam orada boğazında sıkıştırdı, çıkarmadı. "Aileyle."
Adamın kaşları hafifçe kalktı. "Metal, kızım," dedi, kelimeleri ağır ağır seçerek. "Hatıra taşımaz. Hatıra kâğıtta durur, kokuda durur." Kısa bir duraklama verdi, gözleri raflarda gezinip bir noktaya takıldı. "Ama… her metal, bir kilidi bekler."
Elif dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı. "Zihnimi açan kilitler de var," diye mırıldandı. "Bu onlardan mı, emin değilim."
Anahtarı eline alıp çevirdi, pas, parmak uçlarına ufacık taneler halinde döküldü. Pas kokusu, adaçayının kokusundan bile keskin, burnuna doldu, boğazını hafifçe yaktı.
Adam dükkânın iç tarafını, kitap kulelerinin arasını işaret etti. "İstersen bak," dedi kısık bir sesle. "Arkada eski kasalar duruyor. Antika. Belki denk geldiği bir yer çıkar." Gözleri, kelimelerden daha uzun süre onun yüzünde kaldı. Sanki asıl kilit, kasalarda değil orada duruyordu. "Ama zorlama. Zorlanan kilit kırılır, kızım."
Elif’in zihninde bir soru kıpırdandı: "Beni tanıyor musun?" Bu cümleyi daha önce farklı yüzlere sormuş, her seferinde boşluğa fırlatılmış bir taş gibi geri almıştı. Bugün, taş atacak hâli yoktu.
"Arkaya bakarım," dedi, anahtarı tekrar kavrayıp.
Adam başıyla hafifçe onayladı, konuşmadı. Sanki aralarındaki anlaşma, kelimeleri minimumda tutmak üzerine kurulmuştu. O da dükkânın iç tarafına, rafların arasında açılmış dar koridora yöneldi.
***
Arka tarafa ilerledikçe, ışık seyrekleşti. Tavana yakın, duvara gömülü küçük bir pencere, sokağın solgun güneşini içeriye tül gibi serpiyordu. Rafların arasından geçerken, omzu birkaç kez çıkıntı yapmış kitaplara çarptı; raflar titredi, üzerlerinden hafif toz bulutları kalktı. Düzensiz, küçük tanecikler havada ağır ağır dönüyor, burnuna ince bir sızı gönderiyor, boğazında hafif bir kuruluk bırakıyordu.
Koridorun sonunda, yan yana dizilmiş üç eski kasa duruyordu. Üretici isimleri, kabartma harflerle metalin üzerine işlenmişti, bazı harflerin kenarı aşınmış, bazıları neredeyse silinmişti. Boyaları dökülmüş; köşelerinde, kilit çevresinde kararmış pas çizgileri uzanıyordu. Bu çizgiler, sanki içerden dışarı çıkmak isteyen ama çıkamayıp orada kalan bir şeyin izleri gibiydi.
Elif diz çöktü. Pantolonunun dizleri, yere sinmiş toza değdi; ince bir tabaka gri, hemen kumaşa yapıştı. Anahtarı parmaklarının arasında çevirdi, kasaların kilit deliklerine dikkatle baktı. Her delik, farklı şekillerde açılmış küçük ağızlar gibi, ona sessizce bakıyordu.
İlk kasanın kilidine yaklaştırdı anahtarı. Delik, anahtarın dişlerinden genişti; metal boşlukta kayboldu, yerine oturmadı. İkinci kilide geçti, bu kez delik fazla dardı; anahtarın dişleri kenarlara çarpıp durdu. Üçüncü kilide geldiğinde, anahtarın dişleriyle boşluğun çizgileri sanki birbirine yaklaşmış, örtüşmeye hazır gibi göründü.
Parmakları titredi, anahtarı yavaşça içeri sürdü. Metal, metalin içine girerken ince bir sürtünme sesi çıktı, boğuk ama berrak. Rafların arasında asılı duran toz, bu hareketle birlikte hafifçe kımıldadı. Bir saniyeliğine, kasanın içinden sızan soğuk bir nefes, bileklerine kadar uzandı.
Çevirmek için elini kilidin üstüne götürdü. Bileğinde, yangın izlerinin çevresinde bir sızı dolaştı; kasıldı. "Ya gerçekten açılırsa?" diye geçti içinden. "Ya sırf metal değilse?"
Kalp atışı hızlandı, sesi kulak zarına vurdu, odanın sessizliğini bile bastırdı. Elini geri çekti. Nefesini tuttu, içinden saymadan geri bıraktı. Anahtar, kilidin içinde asılı kaldı. Yarım kalmış bir cümle gibi, tamamlanmayı bekliyordu.
"Henüz değil," diye fısıldadı, kime söylediğini bilmeden.
Arkasında hafif bir öksürük sesi duyuldu. Kitapçı, rafın köşesine yaslanmış, onu uzaktan izliyordu. "Zorlama," dedi sakin bir tonla. "Hazırlık yapılmadan açılan şey, içindekini de dışındakini de bozar, kızım."
Elif omuzlarını dikleştirdi, bakışlarını kasadan ayırmadan konuştu. "Ben çoktan bozulmuşum," dedi, dudak kenarına gülüşsüz, keskin bir ifade yerleşirken. "Bir kilit fazla, bir kilit eksik, ne değişir?"
Yine de parmaklarını anahtarın sapına geri götürmedi. Adam yaklaşmadı; aralarında, kimsenin çiğnemeye niyetli olmadığı bir mesafe bıraktı.
"Fark eder," dedi sakince. "Metal kırılırsa, ustası yenisini döker. Ama insan kırılırsa…"
Cümleyi tamamlamadı. Kelime havada asılı kaldı.
"Çay içelim," diye ekledi, sanki biraz önce söyledikleriyle ilgisiz bir teklif sunar gibi. Tonu düz, içinde ne nasihat, ne teselli vardı. Sadece bir öneri.
Elif kasaya, anahtara, sonra adamın yüzüne baktı. Dizlerinde çömelmiş durmanın yorgunluğu hissedildi. Yavaşça ayağa kalktı. "Çay olur," dedi, kelimeleri itirazsız, hafif.
Dizlerindeki tozu eliyle silmeye çalışırken, kabukların altında ince bir sızı dolaştı. Bu sızıya ses çıkarmadı. Arkasında, anahtarla kasa, yarım açılmış iki ağız gibi sessizce kaldı.
***
Ön tarafa döndüklerinde, dükkânın içi az önce olduğundan biraz daha aydınlıktı. Pencerenin kenarında ince bir buhar tabakası oluşmuş; dışarıdaki serin hava ile içerideki ılıklık, camın üstünde ince damlacıklarla kavga ediyordu. Tezgâhın yanında küçük bir elektrikli ocak duruyordu. Üzerine oturtulmuş, tabanı yıllarca is tutmuş küçük bir demliğin etrafına, metal fincanlar sıralanmıştı.
Adam, tek kelime etmeden ocağın düğmesini çevirdi. Cızırtı, eski kablonun prizle olan tartışmasını ortaya serer gibiydi. Tezgâhın altından küçük bir kavanoz çıkarıp kapağını açtı; içinden kuru yapraklar aldı. Demliğe bıraktığında, hafif bir hışırtı duyuldu. Adaçayı kokusu, tozlu kâğıt kokusunun arasına dikkat çekmeden karıştı; ağır havayı ince bir çizgi halinde deldi.
"Şeker?" diye sordu adam, gözleri demliğin üzerinde, çayı karıştırırken.
Elif başını iki yana salladı. "Yok," dedi; sesinin ucu çatallandı. "Tat alacak hâlde değilim."
Dilinin üstü, dumanla kavrulmuş gibi uyuşuktu. Demlikten fincanlara çayı boşaltırken, sıcak sıvı metalin iç yüzeyine çarpıp ince bir ses çıkardı. Adam, fincanlardan birini ona uzattı. Metal ağırlığıyla eli aşağı çekti, pürüzlü yüzeyi parmaklarına sürtündü. Sıcaklık, avcunun içine yayıldı; soğuk yaraların arasından geçerek derinlere doğru yürüdü.
Adam ikinci fincanı kendine aldı, pencerenin önündeki dar bankoya doğru geçti. Elif de yanına sokuldu, fincanı iki eliyle kavrayarak. Dışarıda, sokağın ortasından iki çocuk geçiyordu; ellerinde renkli bir plastik top, aralarında anlaşılmayan sözcüklerle bağırışıyor, kahkahalar savuruyorlardı. Top kaldırıma çarpıp tok bir sesle sekince, bu ses Elif’in omurgasından aşağıya doğru indi; sırtı hafifçe ürperdi. Elindeki fincanı biraz daha sıktı, metal kenar avuç içinde belli belirsiz bir iz bırakacak kadar bastı. Sıcaklık, parmak boğumlarını kızarttı.
Fincanın ağzından yükselen buhar, burnuna bitkin bir bitki kokusu taşıdı. Adaçayının sakinleştiriciliği, onun içinde yankılanacak yol bulmakta zorlanıyordu.
"Her gün gelir misin?" diye sordu adam, gözlerini camdan ayırmadan. Sanki gökyüzünden bahsediyormuş gibi dingin.
"Sayılır," dedi Elif, çayı üfleyerek. "Her gün aynı sabah, aynı saat. Kimse fark etmese de ben biliyorum."
Bir yudum aldı. Çay, dilini hafifçe yaktı. Yanma hissi, başka yerlerdeki yanmaları bastıracak kadar güçlü değildi; yine de ses etmedi.
Adam başını hafifçe salladı. "Saat hep 6:17 mi?" dedi sonra.
Bu soruyu ona daha önce kimse sormamıştı. Fincanı dudaklarından uzaklaştırdı, adama yan gözle baktı. "Evet," dedi kısık, içeri çekilmiş bir sesle. "6:17. Ne olursa olsun."
İlk kez bu bilgiyi yüksek sesle telaffuz ediyordu. Söyleyince, gerçek kendini ağırlaştırdı, havada görünmez bir taş gibi asılı kaldı.
Adam, çayından küçük bir yudum alıp yutarken gözleri dalgınlaştı. "Bizde eski bir duvar saati vardı," dedi, hafifçe uzaklaşmış gibi. "Hep aynı saatte dururdu. Tamir ettirdikçe, yine gider, yine aynı saate gelirdi." Dudak kenarı hafifçe oynadı; gülümsemenin çok temkinli bir haliydi bu. "Ustası dedi ki, ‘Kendi ölüm saatini seçmiş. Bırak öyle kalsın, zorlama.’"
"Benim saatim de bunu mu yapıyor yani?" dedi Elif, ince bir alayla. "Ölüm saatimi seçmiş, beni orada bekliyor?"
Göğsünde, bu ihtimali ciddiye alan bir yer vardı. Dün gece kaçıncı kez kül olup tekrar toparlandığını saymayı çoktan bırakmıştı.
Adam omuzlarını hafifçe kaldırdı. "Saat bilmez," dedi. "İnsan da çoğu zaman bilmez."
Aralarına kısa bir sessizlik girdi. Pencerenin altından geçen insanların adımları, bu sessizliği doldurdu. Çocuklardan biri, aniden yüksek sesle güldü; ince, keskin bir çizgi gibi içeri sızdı. Elif gözlerini sokağa dikti. Küçük olan çocuk, başını kaldırıp pencereye baktı, birkaç saniye boyunca gözleri camın bu tarafında asılı kaldı. Sonra dikkati başka bir şeye kaydı, koşarak uzaklaştı. Bakışının içindeki canlılık, Elif’in içindeki boşluğu daha görünür hale getirdi.
"Onlar," dedi Elif, neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir tonla, "dün gece bağırıyordu." Dudakları istemsizce titredi, kelimeler bozuk bir ritimle çıktı. "Kapıları kilitliydi. Ben ise aşağıda… ateşle oyalanıyordum."
Fincanın kulpunu bıraktı, gövdesini iki eliyle sardı; sıcaklığı köklerine kadar çekmek ister gibi içeri çekti.
Adam ona dönmeden konuştu. "Şimdi bağırmıyorlar, kızım," dedi sakince. Cümlenin içinde ne avunma vardı, ne reddediş; sadece düz bir bilgi. "Demek ki bugünün sesi başka."
"Değil," dedi Elif, keskin bir tonla. "Aynı gün. Sadece bedenim, dün gecenin kalıbını taşıyor." Bir elini göğsüne götürdü, parmakları gömleğin üzerinden hafif hafif titredi. "Her döngüde üstüme bir katman daha ekleniyor. İçim kalınlaşıyor. Sesim, o kalınlığın içinden çıkana kadar boğuluyor."
Adam çayını bitirip fincanı tezgâha bıraktı. "İçin kalınsa," dedi düşünerek, "bazen kurşun işlemez. Bazen söz."
Sonra tezgâhın altından bir bez çekip, gözleri pek bir şey görmeden bir köşeyi silmeye başladı. Hareketi, sanki konuşmaya bilinçli konmuş bir virgüldü.
Elif gözlerini fincana indirdi. Adaçayı dibi, metalin üzerinde ince, yeşile çalan bir halka bırakmıştı. Bu halka, ona başka bir sayfayı hatırlattı; sararmış çizgili bir defter yaprağı, üzerinde çamur renginde mürekkeple yazılmış cümleler. Annesinin eğik, aceleci el yazısı. "Hatıra, unutulduğunda değil, reddedildiğinde öldürür."
Parmaklarının ucunda, defterin lifli dokusunu hayal etti; kabartılı çizgilerin, kağıdı tırmalayan ince hissini. Harflerin şekillerine gömülü kararsızlık, göğsünün ortasında ağır bir taş gibi yerini aldı.
"Hatıra," diye tekrarladı fısıltıyla. "Ben onu öldürdüm." Fincanın kenarını dişlerinin ucuyla sıktı. Metalin soğuğu, diş etlerine sertçe dokundu. "Silmek istedim. Sustum. Küfrettim. Yok saydım."
Sesindeki titreşim, kendi kulaklarına bile yabancı geldi. Adam, elindeki bezi bırakıp bu kez yüzüne döndü.
"Kim öldü?" diye sordu, doğrudan. Kelimeler çıplaktı. "Hatıra mı, sen mi, o mu?"
Dilini ısırdı. Bir isim dudaklarının arasına kadar gelip orada takıldı. "Hiç kimse," dedi sonunda, sert bir kırılmayla. "Hepsi hayatta. Sadece… yanıyorlar, tekrar tekrar."
Parmakları fincanın kenarında gezindi, tırnağıyla küçük bir çizik buldu. Çiziği takip ederken, sanki kendi geçmişinin çizgilerinde dolaşıyormuş gibi hissetti.
Adam yeni bir şey söylemedi. Adaçayı kokusu, sessizliğin içinde ağır ağır yayılırken, nefesleri, dükkânın ahşap kokusuna karıştı. Dışarıda bir martı çığlık attı, cam çok hafif titreşti. Metal fincanın sıcaklığı, yavaş yavaş avuçlarının içinden çekildi.
***
Arkaya yeniden geçmek istediğinde, adam elini kaldırıp onu durdurmadı. Sadece bakışıyla eşlik etti, sorması gereken bir sorudan bilerek vazgeçmiş birinin ifadesiyle. Elif, koridordan geçerken, rafların arasında bir yerde asılı duran büyükçe aynayı fark etti.
Ayna, kasalara giden yolun hemen solunda duruyordu. Koyu renk, oyma desenlerle süslenmiş eski bir çerçeve, bazı yerleri aşınmış, desenlerin uçları zamanla körelmişti. Cam yüzeyinde, sağ üst köşeden aşağıya doğru inen ince bir çatlak vardı; su damlasını andıran, ama durduğu yerde donmuş bir çizgi. O çatlağın kenarlarından ışık kırılıyor, loş iç mekânın görüntüsünü parçalara ayırıyordu.
Bir adım geri çekildi. Aynadaki yansıma da aynı hareketi yaptı, ama bir anlık gecikmeyle. Bu gecikme, kalbinin ritmini bozdu; midesinde soğuk bir boşluk açıldı. Nefesini tuttu. Bir adım yana kaydı, yüzünü aynaya döndürdü.
Yansıyan yüz, tanıdık ama yabancıydı. Elmacık kemiklerinin üzerinde sertleşmiş gölgeler vardı. Göz bebekleri küçülmüş, irisin etrafındaki koyu halkalar derinleşmişti. Yanaklarının hollerinde, is lekesine benzeyen gölgeler dolaşıyor, sanki yüzünün bazı yerleri görünmez bir duman tabakasıyla örtülmüş gibi duruyordu. Saçları, dumanla karışmış yağ tabakasını hâlâ taşıyormuş gibi mat, cansız görünüyordu.
"Ben sen değilim," dedi, dudaklarını kıpırdatarak. Sesini çıkarmadı, sadece kendi hareketini gördü. Aynadaki kadın da aynı cümleyi kurdu, ama gözleri, onun gözlerinin tam arkasında bir yere bakıyor gibiydi; sanki yüzünü saydam görüyor, arkasındaki karanlığa odaklanıyordu.
Parmağını kaldırıp aynaya doğru uzattı. Elinin üstündeki kabuk, çatlağın kenarına değdi. Canlı et, soğuk camla buluştuğunda, tırnak ucundan kısa, tok bir ses çıktı. Aynanın içinden bir ürperti yükseldi, omuzlarının arasına yerleşti.
Tam o anda, kulağının çok dibinde alçak bir fısıltı dolaştı:
"Sen beni yarattın."
Ses, Cihan Korkmaz’ın yumuşak ama hesaplı tonunu taşıyordu. Heceleyişinde hiçbir süs, hiçbir dolgu yoktu; sadece net, çıplak bir suçlama.
Bütün kasları gerildi. Raflar bulunduğu yerden bir adım yaklaşmış, tavan hafifçe alçalmış gibi hissettirdi. Parmak uçları uyuştu, elini aynadan çekmek istedi; sanki cam, derisinin altına ince bir tabaka halinde yapışmış, onu bırakmak istemiyordu.
"Ben sen değilim," dedi bu kez yüksek sesle. Sesinin çatallı hâli, boğazında dolaşan eski dumanı hatırlattı. "Ben seni istemedim. Sana kimse davetiye yollamadı."
Bakışlarını aynadakinden kaçırmadı; göz göze kilitlenmiş iki yabancı gibi, birbirlerinden medet ummadan durdular. Fısıltı bu kez daha sakin, daha ağır bir vurguyla geldi:
"İhanet ettiğin günü hatırla."
Ensesindeki tüyler diken diken oldu. Kanı bacaklarına çekildi, başı bir an hafifledi, sanki damarlar boşalıyormuş gibi. "Döngü, o gün başladı."
Aynadaki yüz, bir anlığına ondan ayrıldı. Göz çevresindeki kaslar biraz farklı kasıldı, dudakların duruşu değişti. Yüz hatları aynı kalırken, bakışın derinliği ağırlaştı, sanki yıllar araya eklenmiş gibi. Orada, kendisinden biraz daha yaşlı, daha yıpranmış bir versiyonu duruyordu. Kırışıklıkları daha belirgin, ama kemik yapısı birebir aynı.
"Katilsin," diye fısıldadı Elif, kendi kendine. "Ya da olacaksın."
Bu kelimeler dudaklarından çıkarken, aynadaki kadının dudakları kıpırdamadı. Sadece gözlerinde ince bir parıltı belirdi; alevin ucunun metalde bıraktığı ince çizgi gibi.
"Katili durdurmanın yolu," diye geçti içinden, düşünceler arasında savrulan bir cümle, "onu öldürmek değilse?"
Eğer o "o", bizzat kendisiyse? "Çözüm, onu öldürmek değil de beni affetmekse?"
Bu ihtimal, dizlerinin arkasına bir ağırlık bıraktı. Bacaklarının dengesi şaştı. Elini bir hamlede camdan çekti. Kabuk, camdan ayrılırken hafifçe sızladı, tırnağının dibinde küçük bir parça soyuldu. Parmağının üstünde, net bir kırmızı damla oluşmadı; sadece, hafif koyu bir nokta belirdi.
Geri adım attı, nefesi hızlandı. Göğsü, sanki içeriden bir şey tırmıklıyormuş gibi inip kalkıyordu.
Arkasından kitapçının sesi duyuldu, varlığını duyurmak için bağırmaya gerek duymayan bir tonda: "Aynalara fazla bakma, kızım. Sonra kendi yüzünü yabancı sanırsın."
Sesinde uyarı vardı, ama emir yoktu. Elindeki bezi hâlâ sıkıyordu; sanki bu cümleyi kurarken de raflardan tozu silmeye devam ediyordu.
"Zaten," dedi Elif, gözlerini aynadan ayırmadan, "kimin yüzü bu, emin değilim." Dudaklarının kenarında yorulmuş bir gülüş kıpırdanıp söndü. "Bugün ben miyim, yoksa o mu… bilemiyorum."
Aynanın çatlağından süzülen ışık, göz bebeğine ince bir çizgi gibi vurdu, bakışını daha da keskinleştirdi.
***
Dükkânın ön tarafına döndüğünde, çayın buharı camın iç yüzeyinde ince bir tabaka bırakmıştı. Üstte biriken damlacıklar, yavaşça aşağı süzülüyor; ardında saydam yollar, ince çizgiler bırakıyordu. Dışarıdaki sokak, biraz daha kalabalıklaşmıştı. Ayak sesleri, konuşmalar, sokak satıcılarının çağrıları birbirine karışıyordu.
Köşeden, balık ekmekçinin enerjik sesi bir kez daha yükseldi, bu kez daha net seçiliyordu: "Balık taze, gel gel!" Ses, taş duvarlara çarpıp dükkânın içine kadar geldi.
Elif’in karnında hafif bir kasılma oldu. Açlıktan değil, içini yakan bir tiksinmeden. Kafasında, yağla karışmış duman kokusu belirdi, dilinin ucuna acı bir tat yürüdü. Çene kası gerildi.
Kitapçı, boş fincanı tezgâhın üzerine bıraktı. "İstersen yine gel," dedi, gözlerini ondan kaçırmadan. "Çay her sabah var. Saatin önemi yok."
Ama aralarında, bu cümlenin tam ortasına gizlenmiş bir yalan duruyordu; ikisi de saatin ne kadar önemli olduğunu biliyordu.
"Benim için saat hep 6:17," dedi Elif, yorgun bir sesle. Sanki bu cümleyi defalarca kendi kendine tekrar etmiş, ilk kez başkasına söylüyordu. Parmakları cebindeki anahtara uzandı, metalin soğukluğu bu sefer daha keskin, daha net geldi. "Belki bir gün, başka bir saati yakalarım."
Sözler, umut gibi değil, kendine yönelmiş bir alay gibi çıktı ağzından.
Adam başını hafifçe eğdi. "Bazen yeni saati bulmak için," dedi, "eski saati bütün ayrıntısıyla hatırlamak gerekir. Hatırlamak yakar insanı. Ama unutmak… çözer, dağıtır."
Cümlenin sonunda bakışları, onun ellerine kaydı; kabuklara, çatlak izlere, yanıkların haritasına. Bu kısa bakış, söylediği her kelimeden daha fazla şey taşıyordu.
Elif, ellerini sanki suçüstü yakalanmış gibi arkasına aldı. "Hatırlamak," diye tekrarladı kendi kendine, dudaklarının arasından. "Ben reddettim. O yüzden…" devamını getirmedi.
"…öldü," diye tamamladı içinden bir ses, ama bunu yüksek sesle söylemeye cesaret etmedi. "Annem" kelimesi boğazına kocaman bir taş gibi oturdu. Ne yutabiliyor, ne geri itebiliyordu. Nefesi göğsünde sıkıştı, göğüs kafesi hafifçe daraldı.
Dükkândan çıkarken, kapının üzerindeki çıngırak bu kez daha keskin, metalik bir tonda çaldı. Sokağa adım atar atmaz, hava biraz daha serinleşmişti. Rüzgar yüzüne çarptı; kitapçının içindeki ağır kokuyu üzerinden söküp almaya çalışır gibi.
Bir süre yürümek istemedi. Kapının hemen yanındaki taş basamağa oturdu. Kaldırım, kalçasının altında sert ve rahatsızdı. Cebinden anahtarı çıkarıp parmaklarının arasına aldı. Pas, metalin yüzeyinden parmak uçlarına ince tozlar halinde yayıldı, derisinin çizgilerine doldu. Anahtarı havaya kaldırıp dikkatle inceledi.
Daha önceki döngülerde gözüne çarpmayan küçük bir detay, bu kez gözünden kaçmadı. Sapının iç kısmında, çok silik, neredeyse görünmez bir harf: "E". Göz kapakları hafifçe kısıldı.
"Benim için mi, onun için mi?" diye fısıldadı. Harfe parmağının ucuyla dokunur gibi yaptı, dokunmadı. "E. Z. D." Harfin bitiminde, yarım kalmış gibi duran ince bir çizgi daha vardı.
Annesinin defterindeki cümle, zihninde yeniden canlandı: "Hatıra, unutulduğunda değil, reddedildiğinde öldürür."
Anahtar avucunda, defter sayfası zihninde, göğsünde yangının sıcak çizgileri. Hepsi üst üste bindi, birbirinin içinden geçerek tek bir ağırlığa dönüştü.
"Belki de," dedi, kendi kendine, kelimeleri ağır ağır sökerek, "affetmem gereken o değil." Boğazını yakan bir duraksama. "Benim."
Bu cümleyi ilk kez kuruyordu. Dudaklarından çıkarken, sanki dişlerinin arasına ince bir kıymık saplandı. Yüzünü buruşturdu, gözleri hafifçe yandı.
Tam o sırada, Cihan Korkmaz’ın sesi tekrar kulağının dibinde belirdi; bu kez daha belirgin, daha yakın, sanki yüzü yanındaki boşluğa dönük konuşuyordu: "Affetmek, bedel ödemeden olmaz, Elif Zeynep Demir," dedi. "Kan dökülmeden hiçbir döngü bitmez."
Başını hızla sağ tarafa çevirdi. Sokak boştu. Duvar, taş, gölge. Yine de, göz ucuyla gördüğü gölge, bir anlığına kendi siluetinden çıkarak başka birine benzemişti. Gözlerini birkaç kez kırptı, görüntü dağıldı, her şey eski hâline döndü.
"Çık ortaya," dedi dişlerinin arasından, sesi taş duvarlara çarpıp geri geldi. "Korkak mısın?"
Kalbi göğüs kafesinin içinden dışarı çıkmaya çalışıyormuş gibi vuruyordu. Cihan’ın sesi, hafif bir gülümsemeyle karışmış halde cevap verdi: "Ben zaten buradayım." Tonu sakindi. "Senin içinde, senin yüzünde, senin ellerinde."
Elif anahtarı biraz daha sıkı kavradı, parmak eklemleri beyaza döndü. Bir an, elini açıp anahtarı fırlatmayı düşündü. Kaldırımdaki bir çatlağa, yağmur giderine, denize, nereye olursa. "Sensiz hiçbir şeyim kalmasın," diye geçti içinden. "Hiçbir bağ."
Ama parmakları açılmadı. Sanki hareket etmeyi reddeden başka bir kas, onları sımsıkı kapalı tutuyordu.
"Yapmayacaksın," diye fısıldadı ses, alaylı bir yumuşaklıkla. "Çünkü tek kapın o. Benim gibisin. Bir kere ihanet ettin."
Kelime, ağzına uzanan bir ateş parçası gibi değip geçti. İçinde bir yer, neye ihanet ettiğini çok iyi biliyordu. Sırtını kitapçının taş duvarına yasladı. Taşın soğuğu, omurgasından yukarıya, ensesine kadar yürüdü. Gözlerini kapattı. Derin bir nefes almak istedi; ciğerleri yarıya kadar doldu, devamını reddetti. Sanki nefesinin bir kısmı hâlâ dünkü dumanda takılı kalmıştı.
Bir süre öylece oturdu. Sokaktan gelen sesler, ince bir yağmur gibi üstüne yağdı: martı çığlıkları, satıcıların çağrıları, adım sesleri, uzakta dalgaların taşıdığı tuz kokusu. Bütün bunlar, dışarıdaki günün "normal" olduğuna dair inatçı bir resim çiziyordu.
Onun günü ise, duvarları yanık, tavanı is tutmuş bir odanın içinde, kapısı da 6:17’ye kilitli kalıyordu.
Bir süre sonra gözlerini açtı. Karşı kaldırımda bir kadın, çocuğunun montunun fermuarını çekiyordu; parmakları hızlı ama özenli bir hareketle aşağıdan yukarıya kayıyordu. Çocuk başını eğmiş, fermuarın gidişini izliyordu. Kadının saç telinden yükselen ucuz sabun kokusunu hayal etti; bu görüntü, bir balkonu hatırlattı ona. Sarı bir masa örtüsü, küçük bir omuz, sigara dumanına karışan sabun kokusu.
"Yıldızlar her zaman seni görecek." Annesinin sesi, o eski akşamın üzerinden ince bir çizgi olarak geçip geldi. "Kimse bakmasa bile onlar bakar. Korkarsan yukarı bak."
Başını kaldırdı, gökyüzüne baktı. Gri bir örtü, yıldızları çoktan boğmuştu. "Ben seni de reddettim," diye düşündü içinden. "Sesini de, kokunu da, yazdıklarını da."
Yıllardır kaçtığı şey, şimdi her sabah 6:17’de onu yatağından kaldıran görünmez alarm mı olmuştu?
Ayağa kalktı, dizlerinde kısa bir sızı dolaştı. Anahtarı yeniden cebine koydu. Metalin ağırlığı bu kez farklı hissettirdi. Sanki sadece geçmişinin değil, henüz yaşanmamış bir kararın da yükünü taşıyordu.
"Kasayı açmadım," diye düşündü, adımlarını yavaşça ileri atarken. "Ama içimdeki kapak çatırdıyıyor."
Kitapçının camına son kez baktı. Adam, tezgâhın arkasında aynı yerde duruyordu, sanki hiç kımıldamamış gibi. Göz göze gelmediler; yine de aralarında, adı konmamış bir tanışıklık hissi asılı kaldı. İkisi de bu duyguyu karşılayan kelimeyi bilmiyor, aramaya niyetlenmiyordu.
Sokağa karıştığında, Cihan’ın sesi bir kez daha fısıldadı, bu sefer çok daha yakından, sanki nefesi ensesine değiyormuş gibi:
"Bu hikâyeyi bitirmek istiyorsan, Elif Zeynep Demir…" Araya kısa bir boşluk girdi. "Bugün karar vereceksin: beni mi öldüreceksin, yoksa kendini mi affedeceksin?"
Adımı yarım kaldı. Kaldırımın taşı yerinden oynamadı ama dünya hafifçe eğilmiş gibi geldi. Göğsünün tam ortasında bir yer, kızgın demirin deriye değdiği anki gibi sızladı.
Ve ilk kez, döngünün kalbinde yanan bu sorunun cevabını gerçekten bilmediğini fark etti.