2 / 16
읽는 중
Sokağın taşları, sabahın ilk ışığında solgun bir satranç tahtası gibi uzanıyordu. Her kare aynı, her adım tanıdık. Yine de her köşe, Elif için yeni bir hamle hissi veriyordu. 6:17. Sayı zihninin bir köşesinde yanıp sönerken, kulaklarının içinde, görünmeyen bir zil çalmış gibi kısa, metalik bir uğultu yükseldi. Galata’nın sabah sesi, o uğultunun ardından yavaş yavaş geri döndü: Uzaktan gelen martı çığlıkları, henüz açılmamış kepenklerin metal sürtünmesi, bir balkondan sızan radyo cızırtısı. Yakında havanın kokusu bile değişmemişti; limonlu deterjanla yıkanmış merdivenlerin keskinliği, paslı boruların nemli metal kokusuna karışıyordu.
Elif, sırtını yasladığı soğuk duvardan ayrılıp doğruldu. Teninin duvardan ayrıldığı yerde kısa bir ürperti kaldı. Ayakları, bu taşları daha önce ezmiş gibi, tereddütsüz bir rota izledi. Bedeninin hafızası, zihnindeki boşlukları dolduruyordu. Gözleri, istemsizce dar sokağın ortasındaki gölgeye kaydı. Gölgenin içinde yatan cismi seçtiği anda, omuzlarına görünmez bir ağırlık bindi.
Ceset, dün bıraktığı yerdeydi. Yerde yan yatmış, yüzü görünmesin diye çevrilmiş, kolu doğal olamayacak kadar tuhaf bir açıyla yana açılmıştı. Sanki biri onu taşların üstüne dikkatle yerleştirmiş, yer çekiminden çok bir kararla oraya sabitlemişti. Bir kurban değil, oyunun ilk taşı gibi duruyordu. Boğazında birden kuruyan hava, nefesini yarıda bıraktı. Göğsü sıkıştı, dilinin altında metalik bir tat belirdi. Bir an, gerçekten geri dönüp kaçmayı düşündü; topuklarını taşlara dayayıp geriye hamle yapacak gibi oldu.
İçinden yükselen kısa ve keskin bir cümle, o hareketi kesti. Bunu çözmeden çıkış yok. Ses, kendi sesiydi; kimsenin ona fısıldadığı bir uyarı değildi. Bunu bilmek, ürpertisini azaltmadı.
Adımlarını ağırlaştırmadan yürümeye devam etti. Taşların arasına sıkışmış sigara izmaritleri gözüne çarptı; nerede olduğunu bağırmadan söyleyen sıradan işaretlerdi bunlar. Duvar diplerindeki yosunlu yerlerden hafif, nemli bir küf kokusu yükseliyordu. Sokak, her zamanki sabah sessizliğinin ardında saklanmış bir sorgu odası gibi bekliyordu. Dışarıda kimse görünmüyordu ama sanki herkes bakıyormuş gibi bir gerilim, sırtından aşağı inen ince ter çizgileriyle kendini belli etti.
Cesede birkaç adım kala elleri, kendi iradesinden bağımsız bir hareketle cebine gitti. Parmak uçları, ince, soğuk bir metale değdiği anda durdu. Nabzı, kopma noktasına çekilen bir ipin titremesi gibi hızlanıp seğirdi. Dün… Cebinde hissettiği şey, şimdi kendi cebindeydi. Cesedin cebinden alınan nesne, bu sabah ona geri dönmüştü.
Parmaklarıyla metal parçayı kavradı. Çıkarmadan önce gözlerini kapattı; sanki ne olduğu, görmeden daha net belirecekmiş gibi. Metal, parmak uçlarını üşütüyordu. Yıllarca bir çekmecede unutulmuş, sonra aceleyle çıkarılmış bir eşya gibi sert ve pürüzlüydü. Nefesini içeri çekti, göğsü hafifçe kalktı. Gözlerini açtı ve nesneyi yavaşça cebinden çıkardı.
Avucunun ortasında duran, paslı, eski bir anahtardı. Sap kısmında, ince ve titrek bir yazıyla tek bir cümle kazınmıştı:
"Sakın açma."
Arkadan gelen ses, sokağın sessizliğini bıçak gibi yardı.
"Bir kez daha o şeye dokunma!"
Elif irkildi, anahtarı neredeyse elinden düşürüyordu. Parmakları aniden açıldı, sonra refleksle kapanıp metale tekrar tutundu. Başını, sesin geldiği yöne çevirdi.
Üst kattaki pencereden sarkan ince yapılı bir kadın, demir parmaklıklara yaklaşmış, gövdesini dışarı doğru eğmişti. Başörtüsü aceleyle bağlanmış, yanakları çökmüş, gözleri gereğinden büyük görünüyordu. Elif’in gözleriyle karşılaştığı anda kadın, başını geri çekmek ister gibi oldu ama bakışını kaçırmadı. Dudakları titredi, kelimeler zorlandı.
"Artık siz… şey…" Kadın diliyle düğümlendi, yutkundu. "Yani… Dokunmasanız iyi olur," dedi sonunda. "Ayıp olur."
Ayıp mı, diye geçirdi içinden Elif. Kaldırımda yatan ceset, avucunda paslı bir anahtar, mahallenin dili yine en yumuşak kelimeyi seçiyordu: ayıp. Bununla birlikte kadının sesi, sokaktaki havayı değiştirdi. Az önce sıradan görünen pencere, kapı, posta kutuları, sanki gizli bakışların düğümlendiği noktalara dönüştü. Perde aralıkları görünmez bir basınçla ağırlaştı; kimse görünmüyordu ama nefesler taşların arasından bile sızıyormuş gibi geldi.
Elif, başını biraz kaldırıp kadına baktı. Sesini kısarak sordu:
"Polis arandı mı?"
Kadının kirpikleri hızlı hızlı kırpıştı. Gözleri bir anlığına yukarı, sonra tekrar Elif’e döndü.
"Ne polisi kızım…" dedi, sesi hem küçültücü hem çekingen. "Devlet gelir, gereğini yapar." Cümlenin sonuna, belli belirsiz bir korku yerleşti. "Siz… siz karışmayın."
Elif, avucundaki anahtarı parmaklarının içine gömdü. Metal, avuç içindeki terle kaydı ama bırakmadı. Başını hafifçe salladı; neyi onayladığını söylemeden, sadece harekete izin verdi.
"İyi," dedi, nötr bir tonla. "Tam o anda bakmam."
Kadın, sözlerde açıkça olmayan bir güvence bulmuş gibi, hafifçe rahatladı. Geri çekilirken "Allah akıl fikir versin," diye mırıldandı. Pencere, içeriden aceleyle kapandı; ahşabın tok sesi, sokakta kısa bir yankı bıraktı.
Elif, duvarın dibine biraz daha sokuldu, gölgede kalırsa görünmez olacakmış gibi. Kadının sesinin bıraktığı yankının içinden kendi düşüncesi çıktı gün yüzüne: Bu kadar mı? Kaldırımda bir ceset, üstüne kondurulan tek kelime "ayıp". Yeter.
Anahtarı, bir hakim kararını mühürler gibi cebine geri itti. Parmakları, kumaşı geçip tenine bastı; soğukluk, göğsünün altına kadar tırmandı. Bir anda adımlarını yeniden cesede doğru çevirdi. Her adım, geri dönüşü daha güç bir hamleye dönüşüyordu; sessizce ilerleyen, geriye seçenek bırakmayan bir oyun.
Cesedin hemen yanında çömeldi. Taşların soğuğu, diz kapaklarından içeri yürüdü; kemiklerine kadar işleyen o sızı, onu bu anın içine daha da sabitledi. Bu kez kaçmayacaktı. Avuç içlerini taşlara yakınlaştırdı, parmaklarına yüzeye sinmiş nem yapıştı.
Önce ellerine baktı. Parmak uçları griye dönmüş morluklarla kaplıydı; tırnak diplerinde, kurumuş kir tabakası birikmişti. Ölüm, ellerdeki bütün işaretleri kaba bir gölgeye çevirmişti. Bileğinde, eski ama sağlam bir saat vardı; akrep ve yelkovan 6:17’de takılı kalmıştı. Sokakta kimse yokken, bu küçük ayrıntı, zihninin ortasına saplanan tek anlamlı cümle gibi dikildi.
Saat. Hep 6:17.
Elif’in dişleri farkında olmadan birbirine bastı, çenesindeki kaslar gerildi, ağrı ince bir çizgi gibi kulağına vurdu.
"Ne oldu sana?" diye fısıldadı, cesede konuşur gibi. "Niçin hep buradasın bu saatte?"
Cebine uzandı. Cesedin gömleğinin sol cebine, parmaklarını yavaş ve dikkatli bir şekilde soktu. Kumaş nemliydi, serinliğini içine çekti ama ıslak değildi; taş gibi soğuktu. İçerisi boştu. Elini geriye çekip sağ cebe geçmek için eğildi. Omzunu değiştirirken cesedin yakasına daha da yaklaştı.
Gömleğin üst kısmındaki koyu kızıl lekeyi o zaman seçti; kurumuş kan, kumaşın dokusunu sert bir kabuğa çevirmişti. Koku, demir ve toprak karışımı keskin bir tatla dilinin arkasına kadar yükseldi. Sanki taşların üstünden değil, kendi ağzının içinden geliyordu. Boğazı yutkunmayı reddetti, gırtlağında takılı kalan havayı zorlayarak itti.
Yine de başını eğmek zorunda kaldı. Yakaya daha yakından bakınca, lekenin rastgele olmadığını gördü. Kan, parmakla çizilmiş gibi, tek bir harfe dönüşmüştü. Z.
Harfin çapraz gövdesi, gömlek dokusuna işlemişti; çizgileri şaşırtıcı derecede belirgindi. Aceleyle değil, dikkatle atılan bir imza gibiydi bu. Dudakları aralandı. Çıkan ses, kendi içinden, ama sanki başkası söylemiş gibi geldi kulağına.
"Ben mi?"
Harfin hatları gözünde büyüdü. Z. Zeynep. Z. Cesedin kim olduğunu bilmiyordu, ama üzerine bırakılan iz, onun adının ilk sesiyle çakışıyordu. Bir imza mıydı bu, yoksa suçlama mı? Ayırt edemedi. Gömleğin kıvrımlarına, harfin kenarına bakarken, sanki kendi ismini başka bir bedene yazılmış halde görüyordu.
Etraf yeniden sessizleşti. Uzaktan, camiye hazırlanan birinin mırıldandığı ezgi ulaştı; ince, boğuk, yarım kalmış bir melodi. Sokak, bu sesle birlikte daha da daraldı. Hava üzerine kapandı. Elif, nefesini düzene sokmaya çalıştı; göğsü hızla inip kalkarken, saymaya başladı içinden, bir, iki, üç.
İlk refleksi geri çekilmek, duvarların arasına karışıp perde arkasındaki gözler gibi görünmez olmaktı. İkinci refleksi, cebindeki anahtarı hatırlamak oldu. Sakın açma. Yazının görüntüsü, zihninde birden parladı. İnce, titrek harfler. Tanıdık bir eğim. Sanki bir zamanlar defterlerin kenarlarına aynı harfleri çizmişti.
Elini cebine attı. Anahtarı yeniden çıkardı. Avucuna koyduğunda, yazı güneşin zayıf ışığında daha netleşti. Harfler biraz sağa yatık, bazı çizgiler gereğinden uzun, bazıları gereğinden kısa. Bunu daha önce görmüştü. Bu el yazısını tanıyordu.
Ama nereden?
"Benim mi bu?" diye fısıldadı. Ses, sokağın taşlarında kayboldu. Duvarlar, demir kapılar, kapanmış kepenkler cümleyi yuttu. Anahtarın üzerindeki "Sakın açma" tekrar gözlerinin önünde büyüdü. Bir uyarıdan çok, keskin bir emir gibi duruyordu. "Sakın" kelimesindeki k harfi, alışık olduğu sert köşe yerine uca doğru uzayıp inceliyordu.
Yutkundu. Boğazında görünmez bir düğüm takıldı. El yazısı…
Ya kendisinindi, ya da…
Kelimeleri zihninde tamamlamak istemedi. Adı, dili yakacak kadar yakındı. Anahtarı tekrar cebine koydu, bu kez cebi yoklarcasına bastırdı. Sanki yeterince derine iterse, nesnenin varlığı da silinecekti.
Gözlerini tekrar cesede çevirdi. Artık harfle yetinemeyeceğini biliyordu; yüzü görmeden, kimliğe yaklaşamayacağını hissediyordu. Yine de elini uzatırken parmakları titredi. Tam cesedin omzuna dokunacakken, uzaktan bir kapı sertçe kapandı. Ses, dar sokakta yankılanarak büyüdü, duvardan duvara çarptı. Üst katlardan biri, kısa bir öksürükle kendini belli etti; başka bir pencerenin perdesi hafifçe kıpırdadı.
Sokak, susarak konuşuyordu. Herkes biliyor, kimse söylemiyordu.
Elif elini geri çekti. Bu kadar gözaltında, cesedin yüzünü açmak, mahallenin suskunluğuna karşı açık bir suç gibi geldi.
"Tamam," dedi, kendi kendine. "Adını sonra alırım."
Ayağa kalktı. Diz kapakları, taşın soğuğundan uyuşmuştu. Parmak uçlarına kadar yayılan hafif ağrı, bedeninin kendi içine sığmadığı hissini getirdi; sanki derisi, ona bir beden için fazla dar dikilmişti. Sokaktan çıkmak için ilk adımı attı. Taşların üzerinde ayakkabısının sesi boşluğa vurdu.
***
Galata’nın ana caddesine çıktığında sesler bir anda çoğaldı. Kahve makinelerinin tıslaması, motorlu kurye frenleri, uzaktan yükselen vapur düdüğü… İnsan kalabalığı henüz tam oluşmamıştı ama sesler, kurulacak pazarın, açılacak dükkânların gölgesini çoktan düşürmüştü.
Bakkalın önünden geçerken, kapının üstündeki küçük zil, rüzgârın hafif dokunuşuyla kısa bir tınlama çıkardı. Elif’in adımları aksamadan yürüdü, sonra durdu. Bakkal, yıllar öncesinden beri aynı kokuyu taşıyordu. Kapının aralığından içeri süzülen hava, nane şekeriyle karışmış eski ahşap raf kokusunu getirdi. Bu koku, çocukluğunun en düzenli sahnesiydi; her şeyin yerli yerinde olduğu tek an.
Omuzlarını gerdi. İçeri girdi. Zil bu kez daha net çaldı; ses, dükkânın dar hacminde çoğaldı, kavanozların, şeker kutularının, yağ tenekelerinin arasında dolandı. İçerisi dışarıya göre daha loştu; floresan lambanın beyaz ışığı, rafların karanlık köşelerine ulaşamıyordu. Tezgâhın arkasında, yüzü ışığa yakın bir adam duruyordu. Saçlarının arasına karışmış birkaç beyaz tel, göz altındaki çizgilerin derinliğiyle aynı dili konuşuyordu.
Elif onu tam çıkarmak için bir iki saniyeye ihtiyaç duydu. Gözlerinin kenarındaki ince çizgiler, zihninde çocukluk fotoğrafından bir gülüşle birleşti.
Emre Yılmaz, diye geçti içinden. Mahallede, her şeyin nereden gelip nereye gittiğini bilen çocuk.
Emre, onu görünce bir an duraksadı. Gözleri, Elif’in yüzünden omzuna, oradan ellerine kaydı. Sanki her ayrıntıyı zihnine not ediyordu.
"Hoş geldin," dedi. Sesi şaşkındı ama kontrolü bırakmıyordu. "Sabah erken geldiniz."
Elif, tezgâha fazla yaklaşmadan durdu. Aralarında, raflara dizilmiş bisküvi paketleri, çamaşır deterjanları, sakız kutuları duruyordu. Sanki bu nesneler, görünmeyen bir sınır çiziyordu.
"Sabah." Kelime ağzından düz ve keskin çıktı. "Sokağın başında bir ceset var."
Cümleyi hava durumunu söyler gibi kurmuştu ama dükkânın içindeki hava bir anda ağırlaştı. Emre’nin elindeki hesap makinesi kayacak gibi oldu; parmaklarıyla yakaladı. Düğmelere yanlışlıkla bastı, cihaz tiz bir bip sesi çıkardı. Küçük, mekanik ses bile, dükkânın üstünde asılı görünmeyen ağı titretti.
"Bilmez olur muyuz," dedi Emre, Elif’in yüzünden bakışını kaçırarak. "Herkes biliyor."
"Polis?" Tek kelimeydi ama içinde birikmiş onlarca sorunun ağırlığını taşıyordu.
Emre hafifçe omuz silkti.
"Gelecekler." Gözünü kasanın kenarına indirdi. "Ne lazımsa yapılır."
Elif, kasanın yanındaki nane şekeri kavanozuna baktı. Camın arkasında, beyaz-yeşil sarmal şekerler duruyordu. Bir tanesini alıp ağzına atsa, belki dilinin ucundaki demir tadını bastırabilirdi. Elini uzatmadı. Bakışlarını tekrar Emre’ye çevirdi.
"Sokağın kokusu bile aynı," dedi. Sesinde şaşkınlıkla alay arasında ince bir çizgi vardı. "Her sabah."
Emre, boğazına takılan bir kahkahayı zorladı. Gülüşü yarım kaldı.
"Burada hava pek değişmez," dedi. "Ne kokacak ki… Taş kokar, tarih kokar."
Elif’in zihni "tarih" kelimesine takıldı. Bu semtte tarihin her taşın içine işlediğini biliyordu ama bunu ilk kez biri bu kadar açık söylüyordu.
"Dünkü gibi," dedi. "Dün de vardı o ceset."
Emre’nin eli kasanın kenarına daha sıkı bastı. Parmak eklemleri beyazladı. Gözlerini tavandaki floresan lambaya dikti.
"Sen o günden beri değiştin, Elif Zeynep Demir," dedi. İsmini tam haliyle, hecelerini kesmeden telaffuz etti. "Dün, bugün… Buralarda uzun zamandır yoktun."
Cümle, zamanın bütün çizgilerini bozdu. Uzun zamandır yoktun. Oysa Elif, dünden bugüne bir çizgi bile çizemiyordu. Dün diye bildiği yer, baş ağrısının başladığı andan ibaretti.
"Ne demek istiyorsun?" Ses tonu beklediğinden sert çıktı.
Emre, dudaklarının kenarını ısırdı.
"Bilirsiniz," dedi. "İnsan kendi gününü bilir."
"Ben bilmiyorum."
Cümle, dükkânın raflarına çarpıp geri döndü. Sesini olduğundan yüksek duydu. Köşedeki küçük radyo, tam o anda cızırtılı bir türküye geçti. Ezgi, iki insan arasındaki gerilimi bir süreliğine perdeledi.
Emre, tezgâhın altından bir bardak çıkardı. Musluğa uzandı, içine su doldurdu. Bardağı tezgâhın üzerine bıraktı.
"Su için," dedi. "Yüzünüz solgun."
"Cesetle ilgili konuşmak istemiyor musun?" Soruyu dolandırmadı.
Emre, bardağı ona doğru itti, sonra elini yavaşça çekti.
"Herkes susuyor," dedi. "Bu mahallenin usulü böyledir. Siz bilirsiniz."
Elif, bardağa bakmadı bile. Avuç içleri hâlâ anahtarın bıraktığı soğukluğu taşıyordu.
"Görmemiş gibi mi yapacağız?"
"Söylemekle bir şey değişmez," dedi Emre, bakışlarını rafların arkasındaki bir noktaya sabitleyerek. "Siz de bilirsiniz. Bazı şeyler… Bıraktığınız gibi kalır."
Bıraktığım gibi, diye yineledi içinden. Ne bırakmıştı? Ne zaman?
Dili, ağzındaki demir tadını fark etti. Dışarıdaki kan kokusu, dilinin arkasına kadar sinmişti sanki; suyla söndürülebilecek bir iz gibi. Yine de bardağa uzanmadı.
"Bu ceset," dedi daha net, kelimeleri ölçerek. "Benimle ilgili mi?"
Emre, gözlerini ilk kez doğrudan ona çevirdi. Bakışlarında bir anda beliren sertlik, ardından hemen geri çekilen bir gölge vardı.
"Bu mahallenin her şeyi herkesle ilgilidir," dedi. "Ama bazen… kimseyle ilgili değilmiş gibi yapılır. Anlıyor musunuz?"
"Anlamıyorum."
Cevap tek heceliydi, kısa ve katı. Sessizlik istemiyordu. Emre, bardağı kendine çekti. Suyu kendi içti; boğazının hareketi Elif’in gözünden kaçmadı.
"Zamanla," dedi. "Belki hatırlarsınız."
"Unuttum," dedi Elif. "Hatırlamak istemediğim için değil. Yok."
Emre’nin kaşları hafifçe kalktı, şaşkınlık yüzünden geçti. Sonra sesini alçalttı.
"Unutmak mı?" dedi. "Yoksa unutturulmak mı?"
Kelime, Elif’in içinde keskin bir çizik açtı. Bu soruyu kendi kendine sorması gerekirken, başkasının ağzından duymak, sanki hakkını elinden alıyormuş gibi hissettirdi.
"Fark eder mi?" diye sordu.
"Çok fark eder," dedi Emre. "Birinde suç sizde, diğerinde değil."
Cümlenin ardından dükkânın sesleri geri döndü. Radyo bir reklam anonsuna geçti, sokaktan bir araba kornası duyuldu. Kapının üstündeki zil, rüzgârın hafif oynamasıyla kısaca titredi.
Elif, burada daha fazla kalırsa konuşmanın bir duvara çarpacağını biliyordu. Cevap bekleyeceği yer burası değildi; burası, sadece ipuçlarının sezdirdiği bir ara hamleydi.
Kapıya yöneldi. Tam çıkarken durdu, arkası dönükken konuştu.
"Bu ceset," dedi. "Bugün de orada kalırsa… Yarın ne olacak?"
Emre cevap vermedi, sadece nefesini duyurdu. Elif, eli kapı kolundayken bir adım daha attı.
"Bir şey olursa," dedi Emre sonunda, kısık bir sesle. "Gelmeseniz iyi olur."
Bu cümlenin uyarı mı yoksa koruma çabası mı olduğunu ayırt edemedi. Zil, kapıdan çıkarken bir kez daha çaldı; ses, arkasından kapanan ince bir perde gibi dükkânı dışarıdan ayırdı.
***
Eve döndüğünde merdiven boşluğundaki koku, geçmişiyle bugünü birbirine dikti. Nemli taş, eskimiş boya, üst katlardan süzülen taze kahve kokusu. Basamaklar, çocukluğunda saydığı gibi teker teker sayılabiliyordu; her çatlak, her gıcırdama yerli yerindeydi.
Kapıyı açan anahtarı hatırlamıyordu. Cebinde taşıdığı paslı anahtar değildi bu; apartman kapısının kilidini açan sıradan, silik bir metal parça. Elini otomatik bir hareketle uzatmış, çevirmiş, içeri girmişti. Beden, zihnin yokluğunda da yolunu biliyordu.
Salon yarı aydınlıktı. Pencerenin tül perdesini zorlayan gün ışığı, odanın içine kırık çizgiler halinde süzülüyordu. Toz zerreleri bu çizgilerin içinde ağır ağır dolaşıyor, görünmeyen bir zaman akışını görünür kılıyordu.
Rafın üstündeki eski fotoğraf albümü hemen göze çarpıyordu. Krem rengi kapağı, köşelerinden yıpranmış, kenarları hafifçe kalkmıştı. Üzerinde, yıllardır kimsenin dokunmadığını ele veren ince bir toz tabakası vardı. Elif yaklaşınca, adımlarının titreşimi tozun üzerinde hafif dalgalar gibi oynadı.
Ellerini albüme uzatmadan önce kısa bir an duraksadı. Cebindeki anahtarın sertliğini hatırladı; metalin varlığı, parmak uçlarına geri döndü. Çözmeye çalıştığı şey, sadece kaldırımda yatmıyordu; bu evin içinde de bir yerlerde gömülüydü.
Parmak uçları albümün kapağına değdiğinde, toz yerinden kalktı, havaya ince bir bulut gibi yayıldı. Pudra ile karışmış eski kâğıt kokusu, burnuna doldu. Göz kapakları refleksle yarıya indi. Albümü iki eliyle kavradı, masanın üzerine bıraktı. Kapak açılırken, hafif bir gıcırtı çıkardı; ses evin sessizliğini ince bir çizgi gibi yardı.
İlk sayfa boştu. İkinci de. Üçüncüde ise, fotoğraf olması gereken yer, sararmış bir dikdörtgen boşlukla doluydu; sanki biri fotoğrafı itinayla kesmiş, çerçevesini bırakmıştı. Elif sayfaları çevirdikçe, karelerin neredeyse tamamının boş olduğunu fark etti. Bazılarında belirsiz gölgeler, silik çizgiler vardı; ama yüzler yoktu. Sanki fotoğraflar zamanla solmamış, kasıtlı bir el tarafından dikkatle silinmişti.
Son sayfaya yaklaşırken kalbi hızlandı. Her boş kare, eksik bir tanıklık gibiydi. Her boşluk, kendi hafızasındaki deliklerle aynı yerlerden delinmişti. Son sayfada, yarısı silinmiş bir fotoğraf kaldığını gördü.
Sol taraf tamamen beyaza dönmüş, sağ tarafta duvarın bir kısmı görünüyordu: Kabartmalı, eski bir sıva. Duvara asılı küçük bir metal obje. Elif eğildi, fotoğrafı neredeyse burnuna kadar yaklaştırdı. Duvara asılı duran nesnenin hatları yavaş yavaş netleşti.
Bu bir anahtardı. Kabartması, formu, sap kısmındaki küçük oyuk… Cebindeki anahtarla aynıydı.
Parmakları, fotoğrafın tam o noktasına gitti. Tırnaklarıyla, duvarda asılı anahtarın çıktığı yere hafifçe dokundu. Kâğıdın yüzeyi pürüzsüzdü ama gözlerinin önünde, o küçük metalin soğukluğunu, avuç içindeki ağırlığını hissetti. Nefesi titredi. Göğsü daraldı, gözlerinin içi yandı.
Bu anahtar, eskiden duvarda asılıydı. Bu evde.
Ne zaman indirdim, diye düşündü. Ne zaman cebime koydum?
Aklında cevap yoktu. Gözlerinden biri dolmaya başladığında, başını refleksle geriye çekti. Ağlamayı istemiyordu. Yine de alt kirpiklerinden bir damla sıyrıldı, fotoğrafın köşesine düştü. Kâğıdın kenarı suyu ağır ağır emdi; leke, sararmış yüzeyde griye dönen bir halka bıraktı.
İçeride bir yerlerde, geçmiş kendini hatırlatmak için bastırıyordu. O bastırdıkça daha sert geri dönüyordu.
Albümden başını kaldırdığında, karşı duvardaki aynayı fark etti. Gün ışığı, aynanın kenarına vuruyor, odanın içine kırık bir çizgi halinde saçılıyordu. Sandalyeden kalktı. Bir adım, sonra bir adım daha. Aynaya yaklaşırken, parkelerin hafif gıcırtısı ayaklarının altında yankılandı.
Yüzüne baktı. Gözaltlarının morluğu, alnındaki ince ter çizgisi, dudak kenarındaki kasılma… Bunlar tanıdıktı. Elini ensesine doğru götürdüğünde, beklemediği bir acı hissetti. Parmakları, saç diplerinin hemen altında küçük, kabuk bağlamış bir yaraya değdi. Yara, dokunuşuyla sızladı; hafif yanma, boğazına kadar yükseldi.
Aynı değil, diye düşündü. Dün yoktu bu.
Parmak uçları, ince kabuğun pütürünü yokladı. Sanki biri, oraya küçük ve görünmez bir damga basmıştı. Ne yazdığını okuyamıyordu ama bedenindeki bu iz, döngünün dışında kalan tek şey gibi duruyordu. Her sabah aynı saat, aynı sokak, aynı ceset. Ama yara, kalıyordu.
Elini yaradan yavaşça çekti. Aynadaki yansımaya biraz daha baktı; gözlerindeki hafif kırmızılık, uzun uykusuz bir gecenin değil, kaldırımda yatan cesedin başında geçirilen bir günün izini taşıyordu.
"Unutmak mı?" diye mırıldandı, aynaya bakarken. "Yoksa unutturulmak mı?"
Soru, odanın içinde dolaşıp duvarlara çarptı, cevapsız kaldı. Dışarıdan bir arabanın fren sesi, ardından yükselen kısa bir tartışma duyuldu. Sesler, dairenin kapalı kapısından içeri süzülmeden sönümlendi.
Elif, albümü kapattı. Kapak, içeriye sıkışmış bütün sessizliği tekrar mühürledi. Albümü yerine koymadan önce cebindeki anahtara bir kez daha dokundu. Metal, bu kez daha sıcak geldi; elinin teri ona geçmişti.
***
Akşamüstüne doğru, Galata Kulesi’nin çevresi kalabalıklaştı. Turistlerin bastığı taşlar, fotoğraf çekmek için duranların kısa çığlıkları, satıcıların yükselen sesleri, kuleyi küçük bir panayır yerine çevirmişti. Kule gölgesini meydana bırakırken, eteğindeki bankların çoğu doluydu. Gölgeye yakın, biraz köşede kalan bir bank ise hâlâ boştu.
Elif, o boş yere oturdu. Kuleyi aşağıdan yukarıya süzen bakışları, bir binanın yüzünü okur gibi her çıkıntıya, her oyuğa takıldı. Marmara’dan gelen tuzlu rüzgâr, yüzüne çarpıp saçlarını hafifçe savurdu, boğazına ince bir serinlik bıraktı. Havada kızarmış kestanenin hafif isi geziniyordu; uzaktan gelen çocuk gülüşleri, kulenin etrafındaki uğultuyu yumuşatıyordu.
Elif elini cebine götürdü. Anahtarı çıkarıp avucunun içine bıraktı. Paslı yüzeyi, akşam güneşine kaldırınca farklı tonlarda parladı. Kenarları, ışığın vurduğu yerlerde bakıra çalan bir renge dönerken, gölgede kalan kısımlar neredeyse siyaha yaklaştı. "Sakın açma" yazısı, ışığın değişimiyle bir görünüp bir kayboldu; bazen silik bir iz, bazen keskin bir uyarı gibi durdu.
Başparmağıyla yazının üstünden geçti. Her harfin çıkıntısını, metalin içindeki ince oyuntuları hissedebiliyordu. Yazı kazınırken uygulanan baskı, anahtarın dokusunu hafifçe bozmaya yetecek kadar güçlüydü. Her harf, söylenmemiş bir cümlenin yarım kalmış parçası gibi avucunda duruyordu.
Kalabalığın uğultusu içinde, kendi nefesinin ritmini ayırt etmeye çalıştı. Bir an için, kulenin gölgesi altında herkesin yüzü maskeliymiş gibi geldi ona. Gülümsemeler, pozlar, kahkahalar… Hepsi, güneş ışığında parlayan ince bir kaplamanın altına saklanmış gibiydi; arkasında ne olduğunu kimse görmek istemiyordu.
Bu düşüncelerin içinde dolanırken, gözünün ucuyla hareket eden bir siluet yakaladı. Az ileride, kestaneci arabasının yanında duran bir figür, kalabalığın ritmine uymuyordu. Uzaktan bakan biri için sıradan bir müşteri sayılırdı; elini cebine atıyor, para çıkarıyor, kestane alıyormuş gibi yapıyordu. Ama Elif’in gözü, adamın omuzlarındaki gerginliğe, kalabalığa bakışındaki temkinli mesafeye takıldı.
Başını fazla çevirmeden, yan bakışlarla adamı süzdü. Emre’ydi. Ona doğru gelmiyordu. Sadece, onun görebileceği bir noktada duruyor, arada bir başını kaldırıp kuleye bakıyor, sonra etrafındaki insanlara kayıtsız bir ifade takınarak dönüyordu.
Elif, anahtarı avucunda biraz daha sıkı tuttu. Metal, parmaklarının altında sert bir çekirdek gibi kaldı. İçinden bir cümle geçti, sesini tanıyamadığı bir tonda: Bu anahtar seni değil, senin içindekini açacak.
Ne babasının alkole bulaşmış sesi, ne annesinin kısık fısıltısı; ikisinin arasında, üçüncü ve yabancı bir ton. Sanki henüz tanışmadığı biri, içeriden konuşuyordu ona.
Bakışlarını Emre’ye çevirdi. Emre de tam o anda başını kaldırıp onun olduğu yöne baktı. Göz göze gelmediler; aralarında kalabalığın gürültüsü, kestanenin cızırtısı, çocukların kahkahası vardı. Yine de Elif, Emre’nin onu gördüğünü, hatta zaten baştan beri onu görmek için orada durduğunu hissetti. Emre, küçük bir tereddütten sonra başını azıcık eğdi. Bir selamdan çok, varlığını kabulleniş gibiydi bu. Yerinden kıpırdamadı, yaklaşmadı.
Yaklaşmaması, sessizce anlatıyordu bir şeyleri.
Elif, anahtarı havaya biraz daha kaldırdı. Paslı yüzey, akşam güneşinde bir anlığına parladı; keskin, kısa bir işaret gibi. Emre, bakışını anahtardan kaçırmadı. Gözleri kısa bir an için kısıldı; sanki yıllardır beklediği ama gelmesini istemediği bir işareti görmüş gibi.
Elif, anahtarı yeniden avucunda kapattı. Parmak uçları beyazlayana kadar sıktı. Cebinde taşıdığı şey artık basit bir metal parçası olmaktan çıkmıştı; açılmamış bir dosya, mühürlü bir karar, okunmamış bir ihbar mektubu ağırlığındaydı.
Emre, yavaşça arkasını döndü. Kalabalığın içine karışmadan önce, yalnızca bir kez daha kuleye baktı. Sonra, geriye dönüp bakmadan yürümeye başladı. Elif onu izledi. Emre’nin adımlarının ritmi, meydanın karmaşası içinde bile seçilebiliyordu; ne çok hızlı, ne çok yavaş. Temkinli. Hesaplı.
Cebindeki anahtarın ağırlığı, her adımda biraz daha arttı. Parmakları anahtarın çevresini yoklarken tek bir soru, boğazına düğümlendi:
Bu yazıyı kim yazdı? "Sakın açma" diyen kimdi?
Cevap, kulenin gölgesine sinmiş bir sır gibi ortaya çıkmıyordu. Ama Emre’nin yaklaşmaması, mahallenin susması, cesedin yakasındaki Z harfi ve albümde duvarda asılı duran anahtarın görüntüsü… Hepsi, görünmez bir ağın içinde birbirine bağlanmaya başlamıştı. Bir yerde, biri bu oyunu kurmuştu. Ve Elif, daha ikinci hamlede, kendi adının baş harfiyle köşeye sıkışmış hissediyordu.
Elini cebinden çekip kuleye baktı. Zaman burada da durmuş gibiydi; turistlerin fotoğraf karelerinde aynı an, tekrar tekrar donuyordu. Ama 6:17’nin dışındaki bütün anlar, sadece yeni bir döngünün hazırlığı olabilir miydi?
Kalabalığın uğultusu içinde rüzgâr bir an yön değiştirdi. Saçlarının arasından geçip ensesindeki küçük yaranın üstünü serinlikle okşadı. Tenindeki o sızı, varlığını hatırlattı.
Elif, içinden, duyulmayacak kadar kısık bir sesle sordu:
"Ya bu anahtar… Sadece bir kapıyı değil de, beni açarsa?"