Bölüm 14: Küllerin Altında Parlayan Kenar
Merdiven boşluğu yanık teneffüs gibi ciğerine dolarak aşağı indi. Duvarlara sinmiş is kokusu her basamakta daha koyulaştı, ağırlaştı. Bir önceki döngüde yanan tahta parçalarının durduğu yere vardığında durup eğildi. Ayakkabısının ucuyla kül yığınını itti, çevresine saçtı. Kül havalanıp dizlerine kadar yükseldi; gri bir perde, bacaklarına ve yüzüne ince ince çarptı. Gözlerinin önünde donuk bir sis tabakası, dilinin ucunda yanık odunun, eski soba borularının bıraktığı acı bir tat.
Eli refleksle aşağı indi. Parmak uçlarını gri-siyah toza gömdü, derinin aralarına dolan ince taneler parmak boğumlarını çizdi. Kül beklediğinden daha sıcak geldi; sanki yangın yüzeyden çekilmiş, ama derinde hâlâ kıpırdanıyordu. Tırnaklarının altına birikmiş ince siyahlığın arasında parmakları bir şeye çarptı. Sert. Düz. Bu dokunun içinde fazla düzenli, fazla pürüzsüz. Bir süre tozu eliyle eleyip kenara itti, tırnaklarının kenarından ince bir siyah çizgi yukarı tırmandı. Metalin parlak kenarı azar azar açığa çıktı. Yavaşça, bıçağın sırtı küllerin içinde ince bir çizgi gibi ışıldadı.
Metali eline aldığında buz kesen bir soğuk, avucunun içinden koluna doğru yürüdü. Fakat sap… sap başka bir ısı taşıyordu. Sanki içeride gizli bir damar, nabız gibi atan hafif, sinsice yükselen bir sıcaklık. Sap eline şaşılacak kadar kolay oturdu; parmakları boşluk aramadı, tutuşu ayarlamak zorunda kalmadı. Sanki bu kavrayışı uzun zaman önce ezberlemiş, unuttuğunu sanmıştı da şimdi bileği onu hatırlıyordu.
Başparmağı sapın kıvrımına yerleştiği anda bileğinin iç tarafı yandı. Sessizce cildinin altından ince bir çizgi çekildi; jiletin kağıdı keserken çıkarmadığı, ama sonradan sızlayan türden bir yanma. Elini geri çekmek istedi, parmakları açılmadı. Eklem yerlerinin kilitlendiğini fark etti; damarları, bıçağın metaline görünmez dikişlerle tutturulmuş gibi.
Dudakları aralandı. Kül zerrecikleri havada ağır ağır dönerken, onlardan bile hafif bir fısıltı çıktı:
"Bu benim elim mi, onun eli mi…?"
Kendi sesini duyduğu anda bileğinden bir sızı daha yükseldi, kısa ama keskin. Cildi soruya cevap verir gibi büzüldü, ince bir soru işareti kıvrımı attı. Bıçağın ağırlığı avucunda yerini yeniden buldu; eli, metalin etrafında sıkı bir yumruk oldu. Avuç içi terledi, sıcak ve kaygan bir tabaka sapla deri arasına girdi. Buna rağmen parmakları gevşemedi.
Yukarıdan, merdiven boşluğuna damlayan suyun düzenli sesi geldi; taşlara vuran her damla boğuk bir tık sesi halinde yankılandı. Tavanın çatlaklarından süzülen nem, is kokusuna küflü bir rutubet ekledi. İçi çekildi, derin bir nefes aldı; boğazının içi bir an için yanık hava ve nemle çizildi, gözleri sulandı. Bıçağı cebine sokarken sapın çizgisi kumaşın altından bileğine bastı, kumaşın gerildiğini hissetti.
Üst kata çıkarken ayak sesleri betona vurup boşlukta dolaştı, ağır ve yansımalı. Her adımda cebindeki metal kasığına çarptı, ince ama net bir tok sesi taşlardan geri sekti. Koridorun duvarları kirli griydi; parmak izlerinin bıraktığı daha açık tonlar, duman lekelerinin daha koyu halkalarıyla üst üste binmişti. Dar alanda derisi sanki nefes alamıyormuş gibi gerildi, ensesinden aşağı bir ürperti aktı.
Dairesinin yanmış kapısından içeri adımını attığında is kokusu bir kat daha yoğunlaştı. Tavanın bir köşesinde kararmış leke hâlâ duruyordu; söndürülmüş yangının değil, susturulmuş ama susmamış bir anının izi gibi. Doğrudan komodinin olduğu odaya yürüdü. Ayakları yönü düşünmüyordu artık; bir önceki döngülerin izleri kas hafızasında oyulmuştu.
Çekmeceyi açarken ahşap gıcırdadı; keskin, yaşlı bir eklem sesi gibi. İçeriden yarısı yanmış günlük çıktı. Kenarları kömürleşmişti; parmak uçları, yanık hattın pütürlü yüzeyine değince derisinin üzerinde kuru, kırılgan bir kabuğa sürtünür gibi bir his gezindi. Ortası hâlâ sağlam, sararmış sayfalar sıkıca birbirine tutunuyordu.
Günlüğü açtı, bıçağı masanın üzerine bıraktı. Metalin tahta yüzeye çarpışı kısa, kuru bir tıkırtı çıkardı; odanın sessizliğinde fazla berrak duyuldu. Sayfaları çevirirken parmak uçlarında kurumuş mürekkebin hafif kabarıklığını hissetti. Kağıdın lifleri, yanık yerlerde sertleşmişti; ortalara doğru daha yumuşak, esnek.
"Dışarıda anneler hep aynı harfle başlar," diye geçirdi içinden, sayfaları karıştırırken. Son sayfayı bulduğunda, cümlenin etrafındaki kağıdın diğer yerlerden daha az karardığını fark etti. Sanki sayfa tam da oradan tutuşmayı reddetmiş, etrafından yanmaya razı olmuştu.
Gözleri kelimeye saplandı. Kâğıdın beyazına değil, mürekkebin koyu çizgisine çekildi; harflerin içi neredeyse kabarık duruyordu. Harflere tek tek baktı; mürekkep kurumuş, ama çizgilerin özgüveni hâlâ taze.
"Yine de o benim yerime öldü. Şimdi ben onun yerine yaşayacağım."
Gırtlağı kurudu. Boğazının içi, uzun süre su içmemiş gibi pütürlü hissettirdi. Cümleyi sadece içinde çevirmekle yetinmedi; dudaklarını araladı, kelimelere ses verdi, kendi sesinin bu cümleyle nasıl durduğunu ölçmek ister gibi:
"O kimdi, anne…?"
Sesinin çatallanan yerinde bir tını kayması oldu, bu boğuk tını kulağını tırmaladı. Kaşları hafifçe çatıldı. Boğazını temizledi, dilini damağında gezdirip çıkan sesi bastırdı. Bu kez daha sert, daha düz bir tonla sordu:
"Sen mi onun yerine öldün, o mu senin yerine kayıtlardan silindi?"
Oda, yanmış duvarları ve is kokusu dışında hiçbir cevap vermedi. Yukarıdan gelen rüzgâr, is kokusunu daha da içeri itti; nefesi verirken içini bir miktar daha dolduran o ağır, gri hava dışında hiçbir şey kımıldamadı. Cümle, gözlerinin önünde yer değiştirdi; "o benim yerime öldü" kısmı, zihninin içinde ileri geri kayıyordu. ‘Annem biri için ölüme razı oldu’ ile ‘biri annem yerine ölmeyi kabul etti’ arasında gidip geldi.
Bileğindeki yanık, cümlenin her tekrarıyla birlikte düzenli bir nabız gibi attı. Derisi, harflerin konturunu içerden takip ediyor, çizgileri keskin bir ağ gibi kopyalıyordu sanki. Bıçağa uzandı, metalin soğukluğunu parmaklarının altında yeniden hissetti. Ucunu sayfanın altına kaydırdı; kâğıt hafifçe kıpırdadı. Günlüğü bıçağın üzerinde biraz yükselterek sobanın yanındaki kül birikimine doğru uzandı.
Cebinden çakmağı çıkardı. Metal kapağı geriye ittiğinde çıkan kısa, sert ses odada yankılandı. O an, çakmağın içindeki benzinin keskin kokusu burnuna doldu; is kokusunun arasından ayrı bir çizgi gibi yükseldi. Çakmağı ateşledi, turuncu alev parmaklarının arasından sayfaya doğru uzandı.
Alev sayfanın kenarına dokundu. Kâğıtla bıçak arasındaki ince hatta sıcaklık yürüdü, parmaklarının üstünü yalayarak geçti. Derisi kızardı, cildi hafifçe gerildi; gözleri istemsizce kırpıştı, kirpikleri birbirine dokundu.
Kâğıt bekledi. Ne çıtırtı, ne kararma. Sadece mürekkep koyulaştı. Harfler taze yazılmış gibi parlak, neredeyse siyaha yakın bir tona büründü. Cümle, Elif’in gözünde büyüdü; sayfanın geri kalanı sanki geriye çekildi, soluklaştı. Sanki kâğıt yanmayı reddediyor, yalnızca yazıyı mühürlüyordu.
Eli titredi. Çakmağı kapatıp alevi söndürdü, günlüğü geri çekti. Odada, yanmamış kâğıdın tuhaf, dumansız kokusu asılı kaldı; eski kitapla yeni defter arasındaki o orta koku, is ve benzinle karışıp ince bir çizgi çekti.
Çakmağın metali avucunu yakmıştı; derisinde ince ince sızlayan bir sıcaklık dolaştı.
"Yakmama bile izin vermiyorsun, ha…" diye fısıldadı, sayfayı annesinin el yazısına doğru biraz daha eğerek. "Kaydı bile silemeyeyim istiyorsun."
Dışarıdan sabah ezanının son kırığı, taş duvarlara çarpıp kırılmış, uğultuya dönmüş bir ses olarak içeri sızdı. Sesin geliş çizgisi tanıdıktı; her döngünün aynı yerinde, aynı tonda yankılanan bir uğultu. Şakağında ince bir zonklama başladı. Ezanın bittiği anla 6:17’nin yaklaşmakta olduğunu bildi; saate bakmaya gerek yoktu.
Günlüğü komodinin üzerine bıraktı. Bıçağın sapına göz ucuyla takıldı; metal, is kokusunun içinden bile donuk bir ışık taşıyor, odada tek net çizgi gibi duruyordu. Yavaşça odanın köşesindeki küçük aynaya döndü. Çatlak çerçeve, eski bir yaranın etrafına sonradan atılmış yamalı dikişler gibi, düzgün olmayan bir dikdörtgen çiziyordu.
Aynaya yaklaşırken nefesini tuttu. Sol eliyle çerçeveyi kavradı; tahta kuru ve kıymıklıydı, avucunun içinde küçük dikenler gibi battı. Sağ işaret parmağını kaldırıp camdaki yansımaya uzattı. Kendi gözlerine bakarak, yüzünün birazdan neye dönüşeceğini bekledi. Parmağı camın soğukluğuna değdi. O an yansımadaki parmak hafifçe gecikti. Camın ardındaki Elif’in eli hâlâ havada duruyordu; gerçek parmağı camın sertliğini çoktan hissetmişti.
Nefesi camın üzerinde ince bir buğu tabakası oluşturdu. Buğu genişledi, sonra verdiği nefesle biraz çekildi, yeniden genişledi. Buğunun dalgalanmasıyla yansıma değişti. Göz altlarında ince mor halkalar belirdi; cildin tonu uykusuz gecelerin yorgun gölgesine döndü. Dudak kenarında keskin bir çizgi açıldı, bakışların arasında sıkıştırılmış cümlelerin aşındırdığı bir çizgi.
Bakışları boşluğa mıhlanmış, içeriden çekilmiş gibiydi. Bu yüzü tanıdı. Henüz yaşamamış olduğu ama bedeninde izlerini taşıdığı bir geleceğin yüzüydü bu; birikmiş gecelerin, alınmış darbelerin, atılmış imzaların toplamı.
Bileğinde aniden yükselen acı, atar damarının ritmine uydu. Her atımda küçük bir bıçak batıyormuş gibi içerden yokladı. Parmağı camdan geri sıçradı, omuzları istemsizce geriye kaçtı. Bir adım geri adım attı, topuğu parkede tıslayan kısa bir sürtünme sesi çıkardı.
"Ben katil değilim…" dedi, kısık ama net bir sesle. Kelime ağzından çıkar çıkmaz odanın duvarlarına çarpıp geri döndü; aynanın çatlağında kırılıp çoğaldı.
"…ama olmak zorunda mıyım?"
Soru havada asılı kaldı. Aynadaki yüz dudaklarını kıpırdatmadan ona bakmayı sürdürdü. Ne onay, ne itiraz. Yüzün sertliği değişmedi, gözlerdeki boşluk kapanmadı. Sanki, "ikisi de cevaptır," der gibi.
Elif başını yana çevirdi, yansımaya bakacak gücü kalmamış gibiydi. Odanın sessizliği kulaklarının içinde şişti, nabzının sesine karıştı. Cebindeki bıçak ağırlığını hatırlattı; metalin çizgisi kalçasına bastı. Bir anda buranın fazla dar geldiğini hissetti; duvarlar üzerine yürüyormuş gibi.
Kapıya yöneldi, daireden çıktı. Koridorun isli duvarları arasında yürürken attığı her adım yankılandı. Sesler, alt kattaki boşluğa vurdu; yanmış beton, sesi yutup birazını geri kusan tuhaf bir yankı üretti. Dişlerini sıktığını fark etti; ağzının içinde metalik bir tat belirdi, dilini diş etlerine sürtünce bu tat daha belirginleşti.
Sokağa çıktığında hava beklediğinden daha serindi. Galata’nın dar taş sokakları, sabahın ilk ışıklarında bile renksiz görünüyordu. Gökyüzü aydınlanmaya başlamış, ama renk almamıştı; güneş sanki birinin elinde kısılmış, ışığı tam açılmadan tutulmuş gibiydi. İs, mazot ve nemli taş kokusu karışıp ağır bir tabaka halinde havada asılı duruyordu.
Dar aralığa giden yolu artık biliyordu. Bacakları, yönü düşünmeden o tarafa çevirdi; ayakları tereddütsüz, zihni isteksiz. Cebindeki bıçağın ağırlığı adımlarını farkında olmadan hızlandırdı; suç, isimsiz bir çağrı gibi onu oraya çekiyordu.
Köşeyi dönüp aralığa girdi. Taş duvarlar birbirine fazla yakındı; gökyüzü yukarıda ince bir çizgi halinde görünüyordu. Zemindeki taşlar nemden koyulaşmış, bazı taşların üzerinde kurumuş, neredeyse siyaha dönmüş lekeler vardı. Bedenin yattığı köşe gölgede kalıyordu; sabahın soluk ışığı oraya tam ulaşmıyordu.
Çömeldi, dizlerini büküp taşın soğuğunu pantolonun ince kumağından kemiklerine çekti. Elini uzatırken parmakları hafif titredi. Cesedin omzuna yerleştirdi elini. Dokunduğu şey buz kesmiş bir ten değil, tuhaf bir esneklikti; sanki kimliğin kendisi henüz katılaşmamış, kararıp sabitleşmemişti.
Yüzüne yaklaştı. Bir an için orta yaşlı bir erkek gördü; kemikli bir çene, taze traşın bıraktığı ince bıyık gölgesi. Göz kapaklarının kıvrımı başka birine ait gibiydi; üst üste binmiş fotoğraflar yanlış hizalanmış, çizgiler kaymıştı. Kaşların arasındaki çizgi, farklı hayatların ağırlığını taşıyan bir iz gibi duruyordu.
Gözlerini kırptı. Yüz kaydı. Bu sefer daha genç bir yüz belirdi; hatlar yuvarlandı, cinsiyet belirsizleşti. Burnun ucu inceldi, dudak kenarları farklı bir ifadeye büründü. Ceset, sabitlenmeyen bir pasaport fotoğrafı gibi, her bakışta başka birine benziyordu.
Parmakları omzu biraz daha sıktı. Tırnakları kumaşa gömüldü; dokunuşu sertleşti. Tam o sırada dışarıdan gelmeyen, kulak zarının içinden usulca yükselen bir fısıltı duydu:
"Beni kimin öldürdüğü değil… kimin üstüne yazıldığı önemli."
Sesi tarttı. Tonunda Cihan’dan bir parça vardı; ama tam onun sesi değildi. Boşalmış, içi çekilmiş, daha kuru. Belki de kendi vicdanı, onun laflarının iskeletini alıp içini başka bir sesle doldurmuştu.
Boğazı, dışarı çıkmamış cümlelerin baskısıyla daraldı. Dişlerinin arasından, aşağı dökülmeyen bir öfke gibi hırladı:
"Siktir."
Sonra biraz daha sakin bir nefes aldı, cesedin yüzüne bakarak, bu kez kelimeleri bilerek ve düzgün seçti:
"Seni kimin öldürdüğünü bilmesem de…"
Yutkundu; boğazından aşağı itilen bir taş gibi, cümleyi ikiye ayıran bir hareketle.
"…bu cinayetin adını kendi üstüme yazıp yazmayacağımı ben seçebilirim."
Bileğindeki yanık, cümleyi ortasından bölen bir ağrı dalgası gönderdi. Sanki vücudu söylenen her kelimeyi kaydediyor, hangisinin oyun için, hangisinin kendisi için olduğunu işaretliyordu. Omzunun altındaki beden kıpırdamadı. Yüz, hafifçe bulanıklaştı; göz kapaklarının çizgisi başka birine ait bir iz haline büründü.
Aralık, rutubet kokuyordu. Sabah çiyinin duvarlara işlediği nem, küf, taşlardaki eski kan kokusuyla birleşmişti. Her nefes alışında boğazına ağır, metalik bir tat tırmandı. Cesedin saçlarından hafif bir lavanta kokusu geldi; çocukken anneannesinin yastığına sinmiş kokuyle aynı. Midesi kasıldı, yutkunurken karın kaslarının ince titremesi hissedildi.
Dizlerinin altındaki taş daha da soğudu. Sanki yerin altından yukarı doğru yavaş bir ürperti yürüdü, uyluk kemiklerine kadar çıktı. Uzakta, aralığın dışından kısa ve tiz bir kedi miyavlaması geldi. Bu sıradan ses, buradaki boğukluğa ters düştü; gerçek hayata ait ince bir çizgi çekti.
Elini cesedin omzundan çekti. Parmak uçlarındaki soğuğu avuç içine sürterek silmeye çalıştı, derisinin altındaki hissi kazıyormuş gibi. Ayağa kalkarken dizlerindeki uyuşukluk, hareketi kısa bir an için aksattı; kasları sersem, kemikleri ağırdı. Cebindeki bıçağın varlığını yeniden duydu.
Galata Kulesi’nin etekleri birkaç adım ötede yükseliyordu. Girişin önüne kazınmış saat motifli taş halka, zeminde açık bir daire çiziyordu. Bugüne kadar hep etrafından dolaşmış, çizginin içine tam basmamıştı. Şimdi adımlarını bilerek o halkaya yöneltti.
Taş halkaların kenarına gelince durdu, başını kaldırmadan etrafa baktı. İnsan yoktu. Kahve hazırlayanların metal sesleri, uzaktan gelen motor gürültüleri, sokak satıcılarının cılız bağırışları… hepsi boğuk, sanki duvarların arkasından gelen bir uğultuya dönmüştü. Kule çevresinde hava ağırlaşmış, sesler içeri girmeye çekinmiş gibiydi.
Ayakkabısının altındaki taşlar kuru ve soğuktu. İç halkaya adım attı. Çizgiyi geçerken derisinde ince bir gerilme hissetti; görünmez bir zarın içinden yürüyormuş, hava yoğunlaşmış gibi. Halkasının tam merkezine varıp durdu.
Derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan hava serin, keskin, uyanık hissettirdi. Cebinden bıçağı çıkarıp önündeki taşın üzerine koydu. Sapını kendisine dönük bıraktı; istediği anda uzanıp alabileceği kadar yakın, ama elini uzatmadı. Parmaklarını dizlerinin üzerine bıraktı.
Günlükten kopardığı sayfayı avucunda gevşek tuttu. Ne göğsüne bastı, ne de uzağa fırlattı. Dizlerinin üzerine yavaşça çöktü. Taş zeminin soğuğu diz kapaklarından yukarı tırmandı, kalçalarına, beline yayıldı. Otururken kalçasının altındaki taş, sabit, tartışılmaz bir ağırlık gibi hissedildi.
Ayaklarını kendine çekmedi, ileriye doğru uzattı; dizleri hafifçe bükülü, parmak uçları taşın pürüzlerine değiyordu. Kollarını yanlarına bıraktı. Avuç içlerini göğe çevirip parmaklarını biraz araladı. Ne yumruk, ne de savunma. Sadece açık bir bekleyiş.
Boğazındaki düğümün üzerinden, sesi iterek çıkardı. Kelimeleri neredeyse sadece kendi duyacağı bir tonda bıraktı havaya:
"Katili o gün yazdınız."
Söz, taş halkadan geri sekmiş gibi kulağına geri geldi. Bileğindeki yanık kısa bir zonklamayla cevap verdi. Nefesini bozmadı, devam etti, cümlelerin ağırlığını ölçerek:
"Ben değilim… ve olmayacağım."
Ne savunma vardı bu cümlede, ne itham. "Ben yaptım" demiyor, "ben yapmadım" da demiyordu. Sadece kayıt sayfasının altını imzasız bırakmayı reddediyordu. Dilini geriye çekmiş bir suskunluk, en güçlü cümlesi haline gelmişti.
6:17’ye yaklaşırken havanın yapısı değişti. Kule çevresindeki sesler, sanki biri tek tek düğmelerini kapatıyormuş gibi sönmeye başladı. Uzak motorların homurtusu önce inceldi, sonra kayboldu. Çatal-kaşık tınlamaları kesildi. Martı çığlıkları sustu; gökyüzü boş, renksiz bir kubbe gibi askıda kaldı. Bu sessizlik, rüzgârın bile nefesini tutup beklediği bir an izlenimi verdi.
Taş zeminin soğuğu artık bir işkence değil, bir sabit haline geldi. Varlığını kabul etti; bedenindeki diğer ağrılarla yan yana dizdi. Sabah sisi, kule çevresinden içeri ağır ağır sızdı. İnce damlacıklar saçlarına, kirpiklerine yerleşti. Yanaklarında nemli bir serinlik gezerken yüzünün hatları hafifçe yumuşadı.
Her nefes alışında ciğerlerine dolan hava soğuktu. İçeride yavaş yavaş ısındı, göğüs kafesini hafifçe genişletti. Nefes verişinde günlerin yorgunluğunun buhar gibi dışarı çıktığını hissetti; göğsünün ortasında hafif bir boşalma, bir hafifleme.
Dilin ucundaki metalik tat, paslı bir anahtara dokunmuş gibi ince, tanıdık bir iz bıraktı. Omuzlarını bilerek gevşetti. Çenesinde taşıdığı sıkılığı fark edip dişlerini biraz araladı. Boynunun arkasından aşağı doğru gevşeme dalgası yürüdü. Kollarını biraz daha açtı, avuç içlerini göğe tam çevirdi.
"Gerek yok," diye fısıldadı içinden, dudaklarını zar zor kıpırdatarak. "Kimsenin yerine ölmek yok. Kimsenin yerine katil olmak yok."
Bileğindeki yanık, bu cümleyle birlikte bir an için alevlendi. Derisi gerildi, sonra sızı yavaş yavaş azaldı; yerini hafif, dayanılabilir bir kaşıntı aldı. Sanki deri kabuk bağlamaya başlamış, iz kalmaya hazırlanıyordu. Parmakları istemsizce bileğine gitmek istedi, kendini tuttu; ellerini taşın üzerinde tuttu.
Gözlerini kapadı. Göz kapaklarının ardındaki karanlık, ilk defa dar bir kutu gibi hissettirmedi. Geniş, derin, esneyen bir boşluk gibiydi; içine düşmek değil, içine uzanmak mümkündü. Bu karanlıkta hatıralar bile bir adım geri çekilmiş, sesleri kısılmıştı.
Beden gevşedikçe bastırdığı ağrılar tek tek ortaya çıktı. Kaburgasının altında eski bir darbenin sızısı, belinin sağ tarafında yanlış bir hareketin ince acısı. Boğazında yıllardır atılmamış bir çığlığın gerginliği duruyordu; ses telleri hafifçe titremeye hazır, ama bekliyordu.
Ellerini taşın üzerinde hafifçe ileri geri sürttü; parmak uçları pürüzleri takip etti. Tırnaklarının altında taşın tozu birikti, avucunun içinde gerçek, ağırlığı olan bir zemine dokunmanın hissi kaldı.
Bir an için panik geri geldi. İçinden, söze dökülmeyen bir düşünce hızla akıp geçti:
"Şimdi uyursam… yine 6:17’ye mi uyanacağım? Yine aynı sabah mı? Yoksa hiç uyanmayıp burada mı kalacağım?"
Parmakları taş zemini sıkıca kavradı. Tırnakları taşın arasındaki ince boşluklara takıldı, elinin üstündeki damarlar belirginleşti. Göğsü hızlı hızlı inip kalkmaya başladı, nefesleri kısa ve kesikti. Kulağında eski uçak yolculuklarındaki türbülans uğultusuna benzer bir nabız sesi duydu.
Nefesini bilerek yavaşlattı. İçinde saymadan, sadece havanın giriş çıkışına dikkat etti. Bir, iki, üç nefes sonra göğsünün hareketi yumuşadı, ritmi dengelendi. Parmakları taşın üzerindeki tutuşunu gevşetti.
"Ne olursa olsun…" diye düşündü, cümleyi tamamlamak için acele etmeden. "…artık kimsenin yerine uyanmayacağım."
Sözleri sesli söylemedi; kelimeler içinden geçerken yine de taş dairenin çizgilerine sinmiş gibi sabit kaldı. Bileğindeki iz yeniden kaşındı. Tırmalama isteği parmaklarına yürüdü, elini zorla yerinde tuttu.
Cihan’ın yüzü belirdi zihninin bir köşesinde. Her zamanki gibi fazla sakin, fazla kontrollü. "Silah," dediği eski bir cümlesi geldi aklına; kendinden tek kelimeyle bahsettiği o soğuk an. Omuzları istemsizce gerildi, sonra bırakıp düzeltti.
"Seni bir daha silah yapmayacağım," dedi içinden ona. Ne öfkeyle, ne de merhametle; sanki yüksek sesle okunmuş sıradan bir gerçek gibi. "Ayağıma düşen hiçbirini fırlatmayacağım artık. Ne bıçak, ne sen."
Bu düşüncenin ardından göğsündeki basınç hafifledi. Sanki yıllardır boynuna dolanmış görünmez bir ip gevşemiş, bir düğümü parmakla yoklamış ve çözmüşlerdi.
Kulaklarında belirsiz bir ritim duydu; uzak, kelimesiz bir ninni. Sibel Demir’in bir zamanlar balkon örtülerini toplarken mırıldandığı, ama kelimelerini hiç tam ezberleyemediği bir şarkıya yakın. Annesinin sesi zihninin derininden yükseldi; "Dikkat et," diye uyaran panik hali değil, balkonda sarı örtüye bakıp konuşan yumuşak tonu. "Yıldızlar seni görür," diyen o geceyle bugünün taş halkası üst üste bindi.
Elif’in dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme kıvrıldı, kısa bir an sonra sakinleşip söndü.
"Bu sefer ben de bakacağım," diye fısıldadı, duyulur duyulmaz. "Yukarıya değil, buraya."
Taşın soğuğu pantolonunun dizlerinden içeri iyice işledi. Kalçasının altındaki sertlik, uzun süre aynı pozisyonda oturunca uyuşukluk yapmaya başladı; bacaklarının alt kısmında hafif karıncalanmalar dolaştı. Yine de kalkmadı; bu ağır zeminin ağırlığı, onu dünyaya bağlayan tek sağlam şeymiş gibi geliyordu.
Sisin kokusu neredeyse yoktu; sadece soğuk su buharı, temiz ama acımasız. Göz kapaklarının ardındaki karanlık yavaş yavaş daha derinleşti. Zihnindeki görüntüler seyrekleşti; ceset, bıçak, günlük… hepsi uzak, bulanık bir rüyaya dönüştü.
Geride sadece nefesinin sesiyle eşlik eden o belirsiz ninni kaldı. Kendi kalp atışlarını bile duymuyor, yalnızca boşluğun eşit ritmini hissediyordu. Bir noktada uyku ile uyanıklık arasındaki çizgi inceldi. Kasları gerginliğini tamamen bıraktı; omuzları taş zeminin şekline uydu. Parmakları artık taşı kavramıyor, sadece üzerinde duruyordu. Dudakları aralandı, ama kelime çıkmadı.
Kulenin tepesinden ne çan sesi geldi, ne ezan, ne motor gürültüsü. Kesintisiz, ağır bir sessizlik çökmüştü; rüzgâr bile durduk yerde asılı kalmış gibiydi. Zaman, taş dairenin etrafında incelmiş, havanın içine gömülü görünmez bir zar gibi gerilmişti. Ne yırtılıyor, ne de yeniden örülüyordu.
Elif, bu sessizliğin içinde derin bir nefesle yarı uykuya gömüldü. Bedeninin ağırlığı taş zemine iyice yayıldı; sınırları biraz daha genleşmiş, taşın soğuğu ile kendi sıcaklığı birbirine karışmıştı. Gözlerinin altında hafif, salınan gölgeler vardı. Yüzü, günlerdir ilk kez ne savunmada ne saldırıdaydı.
Ne kadar zaman geçtiğini bilemedi. Zaman burada sayılamayan, yan yana dizilemeyen bir şeydi. Sadece derin, yavaş nefesler vardı; sis, taş, ciğer. Sanki dünyadan bir kat aşağıda, kayıtsız bir boşlukta asılı duruyordu.
Göz kapaklarının altında hafif bir titreme hissetti. Yavaşça gözlerini araladı. Gökyüzü değişmemişti; hâlâ gece kadar koyu, griye bile dönmemiş. Ama havadaki his, sabahın biraz öncesiyle biraz sonrası arasında sıkışmış gibiydi.
Başı ağırdı; boynunda hafif bir uyuşukluk taşıyordu. Sağ tarafına çok az dönüp kulenin girişine yakın duvardaki eski saati aradı bakışlarıyla. Taş üzerindeki paslı metal çerçeveyi buldu. Akrep ve yelkovan, ince, kararmış iki çizgi gibi duruyordu.
Gözlerini kısarak yeniden baktı. Yelkovan, alıştığı yerde değildi; 6’nın biraz ötesine geçmişti. Akrep, 6’nın üstünden kaymış, 6 ile 7 arasına doğru hafifçe yürümüştü. Saat, 6:23’ü gösteriyordu.
Göğsü bir an için sanki durdu. Boğazından nefes değil, içi boş bir sessizlik çıktı. 6:17 çoktan geçip gitmişti. Ama hava aydınlanmamış, sabah açılmamış, döngü sıfırlanmamıştı.
"Olmaz," dedi kısık bir sesle, boşluğa. Nefesi bu sefer cam değil, sis üzerinde ince bir buğu çizdi. "Saymıyorsunuz artık…"
Bileğindeki yanığa baktı. Cilt, kızarık bir yaradan çok yeni bir iz gibiydi; kabuk ince, parlaktı. Parmak uçlarını iz üzerinde gezdirdi, hafif bir kaşıntı hissetti. Ne eskisi gibi yanıyor, ne de tamamen susuyordu.
Saatin tik taklarını duymadı. Belki çok uzaktaydı, belki de burada sesler başka türlü işliyordu. Ama akrep ile yelkovanın yer değiştirmiş duruşunda ilerleyen zamanın izlerini gördü. Zaman yürümüştü; sadece sabah gelmemişti.
Taş dairenin ortasında, bir anlığına kendini dünyanın dışına alınmış gibi hissetti. Ne dün, ne bugün, ne yarın; hepsi kulenin dışındaki başka bir halka gibiydi. İçinde bulunduğu yer, kayda geçmeyen bir şeritti; dosyalara yazılmayan bir satır. Ne katilin adı vardı, ne de kurbanın.
"Öyle mi olsun istiyorsunuz?" diye sordu, sesinde keskinlik yoktu; yorgun, ama boşalmamış bir ton taşıyordu. "Suç yazılmadan kalsın. Katil hanesi boş. Kurban… adı yok."
Cevabı rüzgârdan beklemedi; rüzgâr zaten susmuştu. Kulenin duvarları sessiz kaldı; taş, taş olarak devam etti sadece. İnce bir iç ses, Cihan’ın cümlelerini anımsattı ona: suçu üstlenen, silaha dönüşen.
Elif, bıçağın durduğu taşa baktı. Metal hâlâ yerindeydi. Sapı ona dönük, artık çağırmıyor, sadece orada duruyordu. Elini uzatmadı. Parmaklarını taşın üzerinde tutmaya devam etti.
Zaman ilerliyordu, sabah yine de gelmiyordu. Bu ara-hal, özgürlüğün eşiği miydi, yoksa adının bile yazılmadığı yeni bir zindanın kapısı mı, kestiremedi. Bıçağa değil, saat kadranına çevirdi bakışlarını. 6:23 sapasağlamdı.
Döngü kırılmış gibi görünüyordu. Ama kırığın hangi yöne doğru açıldığı henüz belli değildi.