1 / 16
Membaca
"Bak kızım, gerçek dedikleri şey… biraz içki gibidir. Fazlası adamı düşürür."
Ses, taşın arasına sıkışmış ince bir rüzgâr gibi kafasının içinde dolaşıyordu. Kelimelerin ucuna doğru çizgiler bozuluyor, heceler aralarında alkol kokulu bir gülüşle kesiliyordu sanki. Yüz yoktu, sadece ses. Önce hırıltılıydı, yorgundu; alışılmış bir teslimiyeti taşıyordu.
"Bir yerden sonra ne gördüğün mü, ne hatırladığın mı belli olmaz. Artık hangisini taşıyabildiğine bakarsın."
Cümle, zihninin içinde yuvarlanıp duvarla çarpışan bir cam gibi çatladı. Çatlakların arasından içeri soğuk sızdı. Soğuk, bir anda yanağında toplandı. Taş, orada bekliyordu. Yüzüne yapışan rutubet, derisinin altına işleyen inatçı bir tabaka gibi ağır ağır yayıldı. Burnunu yakan, mazotla karışmış küf kokusunun altında ince, tuzlu bir iz geziniyordu; denizden gelen, yorgun bir nefes. Daha derin nefes almaya kalktığında göğsü içten içe sızladı.
Göz kapaklarını açmayı denedi. Kirpikleri birbirine yapışmıştı. Zorlayınca, solgun bir ışık aralığından sızdı içeri. Dışarısı griydi. Ne tam gece, ne de tam sabah; karanlıkla ilk aydınlık arasında sıkışmış, rengi silinmiş bir gri. Görüntü netleştikçe, dar bir sokak ortaya çıktı. Yan yana dizilmiş taş duvarlar yukarı doğru yükseliyor, tepede gökyüzüne yalnızca ince, kesik bir çizgi bırakıyordu. Duvarların köşelerinde kararmış nem lekeleri, gölgelerle birleşip daha koyu adacıklar oluşturmuştu. Kaldırım taşlarının aralarından fırlamış ince ot parçaları, yağmur görmüş gibi koyu yeşile dönmüştü; uçlarında, gece boyunca biriken su damlaları titriyordu.
Sırtına batan köşeleri yeni fark etti. Taş, omurgasının her çıkıntısını tek tek yokluyor, bastığı yerden soğuğu içeri sürüyordu. Göz kapakları ağırdı. Başının içinde düşük frekanslı bir uğultu dolaşıyordu; nabzıyla aynı ritimde zonklayan, kesilmeyen bir vuruntu. Yavaşça elini kaldırmaya uğraştı. Parmakları, taşın pütürlü yüzeyinde kaydı; tırnaklarının altında kirin dolup sertleştiğini, ilk hareket ettiğinde başlayan yanmayla anladı.
İçeride nefesini düzenlemeye çalıştı. Hızlıydı. Yüzeysel. Boğazı kupkuruydu; yutkunmak istedi, ama tükürük bulamadı.
"Bu sırada hayır…" dedi, dudaklarının arasından zorla sızan bir sesle.
Kendi sesini tanıyamadı. Yabancı bir ağızdan duyduğu, kısık bir itiraz gibi geldi kulaklarına.
"Rüya bu. Böylece yine rüya olmalı."
Sözü kendi kendine fısıldarken bile, cümlesinin içi boş geldi. Gerçeklik, şimdiye kadar hep kokudan sızardı; hiçbir rüya bu kadar ağır, ekşi, direngen kokmazdı. Islak taş, çöp, mazot, bir yerlerde kızarmış yağda çevrilmiş bir şeylerin yağlı yankısı… Bütün bu karışımın üzerine, duvar aralığından içeri süzülen sabah ezanının boğuk sesi biniyordu. Uzak bir minareden yükselen ses, bu sokağa gelene kadar yumuşamış, taşların arasında sıkışıp dokusunu kaybetmişti.
Ellerini yere bastı, kendini itmeye uğraştı. Dirseklerinin altındaki taş, sanki buz kalıbıymış gibi soğuktu. Vücudu, günlerdir uyumamış gibi ağırdı; kasları, emir almayı reddediyor, iradeyi alaya alıyordu. Yine de mekanik bir kararlılıkla dizlerini altına çekti. Şimdi dört ayak üzerindeydi, başı öne eğikti. Saçları yüzünün yanından aşağı sarkıyor, nemle ağırlaşmış tutamlar yanağına yapışıyordu.
Başını kaldırdı. Sokağın iki ucunu seçmeye çalıştı; ama her iki tarafta da duvarlar bir süre ilerleyip sonra karanlığa gömülüyordu. Yol mu, çıkmaz mı, ayırt edemedi. Gözleri aniden bulanıklaştı; başının içindeki zonklama, görüntülerin kenarlarını ince ince titretti.
Sol eli, dengesini bulmak için yana doğru açıldı. Parmakları boşlukta bir şey ararken sert bir yüzeye çarptı. Taş değildi. Taşa benzeyen bir sertlik, ama daha düzgün… Derisi tuhaf biçimde kaygandı, taşın pürüzlü yüzeyini aratıyordu. Parmaklarını hafifçe kaydırdı, yüzeyi yokladı. İnce bir kumaş hissi, altında esnemeyen bir sertlik… ve onun da altında, soğuk. Mermerin dokunulduğunda verdiği türden, içine işleyen bir soğuk. Aşağıda bir insan kolu kadar bir kalınlık.
Elini geri çekmek istediği an, beynine bilgi çoktan ulaşmıştı. Parmak uçları, hareketsiz bir kolun soğukluğunu tanımıştı. Dokunduğu noktada, tüylerin hafif sertliğini hissetmişti. Cilt, gece boyunca taşla yarışarak soğumuş, kendi sıcaklığını çoktan kaybetmişti.
Boğazına bir şey saplandı. Hava bir an içeri girmeyi reddetti. Göğsü, içine dolup boşalamayan nefesin baskısıyla ani bir hareketle genişledi, daraldı. Midesi bir anda ters döndü, ağzının içi acıyla doldu. Refleksle geriye sıçradı; dizleri taşın üzerinde kaydı, sırtı duvara çarptı. Taş, kaburgalarının arasına giren katı bir yumruk gibi vurdu. Akciğerleri, bir an için yerinden oynadı sanki; nefesini yakalayamadı.
Gözlerini kapamadan önce, etraftaki her şey daha da silik bir griye döndü. Sokağın çizgileri, duvarların birleştiği köşe, kaldırım taşlarının derzleri… hepsi, üst üste binen ince çizgilerle dolu bir taslak kâğıdı gibi titredi.
"Buradan gideceğim." dedi, nefesinin arasına sıkıştırdığı kelimelerle. Sesinde ince bir çatlak vardı. "Hiçbir şey görmedim, tamam mı?"
Kimle konuştuğunu bilmiyordu. Taşlarla mı, gökyüzüne ayrılan ince çizgiyle mi, yoksa az önce dokunduğu o soğuk kolla mı. Başını duvara yasladı. Taşın kabarmış sıvası, saç diplerine kadar sürtünüp hafifçe kaşıdı. Omurgasının her noktası, duvarın soğuğunu ayrı ayrı kaydediyor, vücudu istemsizce ürperiyordu.
Dizlerini göğsüne çekti, kollarını bacaklarının etrafında kilitledi. Mümkün olabilecek en küçük şekle girip ortadan kaybolmak ister gibiydi. Görüntü, ses, koku… hepsinin üzerine ağır bir örtü çekip kapatmaya çalışır gibi gözlerini sımsıkı kapattı. Ama koku, göz kapağından geçiyordu. Sokaktaki çöp kokusunun üzerine yeni bir katman eklenmişti artık. Soğumuş bir parfüm. Hafif, neredeyse pudramsı, ama altında metalik bir gölge saklayan bir koku. Burun deliklerine doldukça dilinin üzerinde demir tadı bırakıyordu. Sanki boğazından aşağı küçük bir bozuk para yutmuştu da metal, yavaş yavaş eriyerek ağız boşluğuna yayılıyordu.
O pozisyonda fazla kalamadı. Göğsündeki baskı, duvarın sertliğiyle birleşince bambaşka bir ağırlığa dönüştü. Zaman, boynuna dolanan ince bir ip gibi gerilmeye başladı. İçten içe gerilen bu ip, onu geriye doğru çekiyordu. Sırtını dayadığı duvarın yüzeyi, zihninde bir anda değişti. Pütürlü sıva, kireç kokan düz bir yüzeye evrildi. Karanlığın tonu açıldı, akşam mavisine çalan bir renge dönüştü.
***
Rüzgâr, o zaman da taşların arasından sızıyordu. Ama şimdi aşağıda değillerdi; apartmanın küçük balkonundaydılar. Şehrin gürültüsü, bu dar sokaktan farklı bir doku taşıyordu; daha geniş, daha metalli. Uzaktan gelen bir tramvay gıcırtısı, fren yapan lastiklerin ince çığlığı, alt komşunun radyosundan yükselen boğuk, eski bir şarkının çatallı sesi karışıyordu birbirine.
Elif Zeynep Demir küçüktü; dizlerine kadar uzanan pijama altının paçalarını annesi yukarı kıvırmıştı. Bilekleri çıplaktı. Ayağında pembe, ucunda neredeyse sökülmek üzere olan küçük bir ayıcık figürü bulunan terlikler vardı. Plastik sandalyenin soğuğu, pijamasının ince kumağını delip kalçasına kadar işliyordu. Dirseğini balkon demirine dayamıştı; metal, gece rüzgârıyla buz kesmişti. Kolunun tüyleri dikleşti; çıplak derisi, soğukla temas ettiği yerlerde ince ince yanıyordu. Dişleri birbirine hafif hafif vurdu. Kollarını göğsünde kavuşturdu, bedenini sardı; hava, sanki uzak bir yerden hızla koşup balkonun içine sıkışmıştı.
Yan taraftaki saksıdan fesleğen kokusu rüzgârla savruluyor, sulanmış topraktan yükselen nemle karışıyordu. Uzakta, denizden gelen tuz kokusu bu karışımın arasına ince bir çizgi çekiyor, boğazın arkasında fark edilen bir yanma bırakıyordu.
Balkon kapısı hafifçe aralandı; menteşelerin yıpranmış sesi kısa bir gıcırtı olarak havayı yardı. İçeriden, sigara dumanıyla bulanmış loş bir ışık sızdı. Ardından bir gölge. Kadının silueti kapının içinde belirdi; elinde kenarları hafif püsküllü, rengi sarıya dönmüş büyük bir pamuklu örtü vardı. Örtünün bazı iplikleri çekilmiş, yer yer düğümlenmişti; defalarca yıkanmasına rağmen yumuşaklığını korumuştu.
Kadın, balkon taşlarında çıplak ayaklarının çıkardığı hafif seslerle yürüyüp yanına geldi. Hiçbir şey sormadı. Örtüyü kızının omuzlarına yerleştirdi. Kumaş, çıplak boynunu hafifçe kaşıdı, sonra omuzlarından aşağı süzüldü. Rüzgârın keskinliği, bu ince katmanın altında farklı bir niteliğe büründü; hâlâ üşüyordu ama üşümenin taşıdığı yalnızlık, yavaş yavaş kabuğunu yitirdi. Örtü, yalnızca sıcaklık değildi; birinin "Seni gördüm," demesi gibiydi, ağırlığı oradan geliyordu.
Kadın yanındaki sandalyeye oturdu. Sandalyenin plastik ayakları, fayans üzerinde hafifçe sürtünüp küçük bir ses çıkardı. Oturduğunda, vücudunun ağırlığı sandalyeyi kızına doğru eğdi; başını kızının omzuna yasladığında iki beden de hafifçe yer değiştirdi. O ağırlık, Zeyno’nun göğsündeki sıkışmayı gevşetti. Nefesi düzeldi, uzadı. Kadının saçlarından ucuz bir sabun kokusu geliyordu. O kokunun üzerine ince, sıradan bir sigaranın dumanı karışmıştı. Gecenin geri kalanı her seferinde değişebilirdi; ama bu koku, onun için yerinden kıpırdamayan sabit bir işaretti.
Kadının işaret parmağı gökyüzüne kalktı. Kent ışıkları göğün çoğunu kirletmişti. Ama apartmanların, bacaların, antenlerin arasında açılan dar şeritte birkaç yıldız seçiliyordu. Bir tanesi daha parlaktı; kimsenin fark etmediği bir sabit nokta gibi göz kırpmadan duruyordu.
"Yıldızlar her zaman seni görecek." dedi kadın, fısıltıya yakın bir sesle. Sesinde içkiye benzeyen bir yorgunluk yoktu; ayık, yerini bilen bir kararlılık taşıyordu. "Kimse bakmazsa bile, onlar bakar. Korkarsan yukarı bak, tamam mı?"
"Tamam mı" kelimesine geldiğinde parmağını hâlâ havada tutuyor, sanki işaret ettiği yıldızı gökyüzünde yerinde tutmaya çalışıyordu. Cümle, sıcak su gibi Zeyno’nun göğsüne indi, orada ağır ağır yayıldı. Sarı örtü birden ağırlaştı; yalnızca pamuktan değil, görülmenin yükünden oluşan bir ağırlık.
***
Sokağa döndüğünde, duvar yeniden aynı sertlikle omurgasına bastırıyordu. Ama bu kez omuzlarına görünmeyen bir ağırlık çökmüştü; sanki sarı bir örtü, hayalet gibi dolaşarak taşın soğuğuyla boğuşuyordu. Nefesi, az önceki kadar kesik değildi. Birkaç kez derin nefes aldı; rutubet ciğerlerini yaktı ama panik, birkaç adım geri çekildi.
Dudakları kendi kendine kıpırdadı. "Yıldızlar her zaman seni görecek…" diye fısıldadı, duvarla beden arasında kalan havaya. Cümlenin devamı boğazında titredi; "Korkarsan yukarı bak," demekle susmak arasında gidip geldi. Baksa ne görecekti? Göğsünün üzerinde açılmış dar bir gökyüzü çizgisi ve belki de hiçbir yıldızın uğramadığı kirli bir gri.
Başını hafifçe kaldırdı. Sokağın üstündeki ince aralıktan, henüz yıldız değil, yalnızca kirlenmiş bir şafak sızıyordu. Yine de boynunu geriye atıp bakmanın hareketi, içindeki bir şeyi yerinden oynattı. Göğsündeki düğüm, hafifçe gevşedi.
"Buradan çıkacağım." dedi, bu kez daha net. Sesinde emir değil, kendi kendine verilen bir sözün tonu vardı. Kime verdiği belli değildi.
Duvara yaslanmayı bıraktı. Ellerini, bacaklarını saran kilitten çözüp yere koydu, dizlerinin üzerinde öne doğru kaydı. Sokak, onun bu hareketini izliyormuş gibi daha da sessizleşti. Az önce elinin değdiği soğuk kola doğru yaklaştı. Gözlerini, yüzü görebileceği kadar yukarı kaldırmamaya dikkat ediyordu. Yüzünü görmek istemiyordu; yüz, geri dönüşü olmayan bir çizgiydi. Yine de bedenin çizgileri, karanlığın içinden süzülüp gözlerine ulaştı.
Sırtüstü yatıyordu. Ceketi koyuydu; siyah mı, lacivert mi, karar veremedi. Kolları yanda, hafifçe açılmış halde. Dizleri biraz kırık, ayakları duvara yakın. Birisi onu dikkatle yere bırakmış gibiydi; düşmüş gibi değil, yerleştirilmiş. Satranç tahtasında devrilmemiş, ama yerinden oynatılmış bir taş gibi, kasıtlı bir duruş.
Midesinde yükselen bulantı, boğazına kadar çıkıp sıcak bir dalga olarak geri indi.
"Bakma." dedi kendi kendine. "Bakmayacaksın."
Ama bakmamak, çabasız bir iş değildi. Bedenin, merakın zorladığı mekanizması kendi programını işletiyordu. Gözleri, istemeden yüzün çizgisine doğru kaydı. Saç çizgisi; alnın üzerinde kırıldığı yer. Elmacık kemiklerinin keskin çıkıntıları. Dudaklar, hafifçe birbirine bastırılmıştı. Ölüm, yüzü, tek bir anın içine sabitlemişti. Yüzdeki ifadenin öfkeye mi, acıya mı, yoksa basit bir şaşkınlığa mı ait olduğuna karar veremedi. Yalnızca dudak kenarındaki kasılı çizgi, zihninde ince, rahatsız edici bir kıymık gibi kaldı.
Kısa bir boşlukta, aynı çizgiye benzeyen başka bir ağız kenarı belirdi aklında. Sigara dumanının içinden bakan, konuşmak istemediğinde aynı sert çizgiyi takınan bir ağız. Hatırlamayı istemedi.
Ayağa kalktı. Kaldırım taşı ayağının altında hafifçe kaydı, ayak bileği boşluğa basmış gibi oldu. Dengesi bozuldu ama, inadına doğruldu. Dizleri titreyerek sokağın uzak görünen açıklığına doğru ilk adımı attı. Orada mutlaka bir çıkış olmalıydı. Başka türlüsü mümkün değildi. Burada kalıp, bu bedenle aynı havayı paylaşmak…
"Hiçbir şey görmedim." diye tekrar etti, adım atarken. "Görmedim."
İkinci adımı atmaya niyetlendiğinde, dünya hafifçe eğildi. Sanki sokak, dar bir borudan geçmiş gibi uzayıp daraldı. Duvarlar birbirine yaklaşır gibi oldu. Başının içindeki zonklama aniden yükseldi; damarlarından geçen kan, kulaklarında sert vuruşlarla çarpıyordu. Göz kenarları karardı. Ayağı, taşın yüksekliğini yanlış hesapladı; boşluğa basmış gibi oldu, sonra sert taşla buluştu. Bileği hafifçe döndü, dizinin altı taşla çarpıştı. Ellerini havaya savurdu, tutunacak bir şey aradı. Parmakları havanın boşluğunu kavradı; beden yeniden çöktü.
Kendini yine cesedin yanında buldu. Bu kez çarpışma daha sertti. Yanağı, bedenin ceketine sürtündü; yün karışımlı, sert ve nemlenmiş bir kumaş hissetti. Nefesi, doğrudan cesedin kokusuna karıştı; parfüm, metal ve ağırlaşmış sabah havası birbirine karıştı. Boğazında yükselen safra, dişlerinin arasından tuzlu ve keskin bir tat olarak sızdı; ağzının kenarında hafif bir yanma bıraktı.
"Siktir…" diye fısıldadı, nefesinin arasından.
Bu kez hemen kalkmaya yeltenmedi. Dizleri taşın üzerinde yanıyor, cildi kızarıyordu; ama zihninin derin, daha inatçı bir kısmı başka bir şey fısıldıyordu: Buradan kaçsan da bu sokak, başka bir yerde karşına çıkacak. Gölgeler, taşlar, koku… hepsi, başka bir sabah yeniden kurulacak.
Kontrolü ele almanın tek yolu, belki de bakmaktı.
Elini cesedin gövdesine yaklaştırdı. Yüzüne bakmamaya devam ederek, ceketinin önünü yokladı. Parmakları, düğmelerin soğuk metaline çarptı. Ceket ilikli değildi; önü hafif aralık duruyordu.
"Polis değilsin sen." dedi, kendi kendine, alaycı bir nefesle. "Ne yapıyorsun?"
Yine de elleri durmadı. Dizleri üzerinde biraz daha yaklaştı; gövdenin üzerindeki kumaşı doğrudan kaldırmadan, yan cebin çizgisine doğru parmaklarını kaydırdı. Cebin dikişlerini parmak uçlarıyla yokladı. Beden, alışık olmadığı bir hareketi, sanki önceden defalarca tekrarlamış gibi uyguluyordu. Sanki bu sırayı daha önce kaydetmiş, şimdi yalnızca yeniden oynatıyordu.
Parmakları, cebin içinde sert bir nesneye çarptı. Metaldı. Soğuktu. Pütürlüydü. Nesneyi çekme isteği ile elini geri çekme isteği aynı anda yükseldi. Cesedin cebinden bir şey almak, bu sessizliği bozmak, sahnenin akışını değiştirmek demekti. Değişim, her zaman risk taşırdı.
"Bu saçma." dedi dişlerinin arasından. "Dokunma, bırak."
Elini geri çekmeye hazırlanırken, başka bir şey devreye girdi. Kayayı yarıp yol açan bir su gibi kararını büküp kendi lehine çevirdi. Bileğinin içindeki kaslar sabitlendi, parmakları metali kavradı. Nesneyi yavaşça dışarı çekti. Avucuna düştüğünde metalle birlikte soğuk, ince bir çizgi de eline aktı.
İnce, pas tutmuş bir anahtardı bu. Ucu, küçük bir kalp şekliyle bitiyordu. Pas, kalp figürünün kenarlarında daha koyu ve kalın bir tabaka halinde toplanmıştı; sanki zaman, yükünü özellikle o noktalara bırakmıştı. Anahtarın metali buz gibiydi. Parmak uçlarını pütürlü yüzeyiyle hafifçe çizdi. Pasın kokusu, demirle karışmış eski yağ kokusunu andırıyordu; burnuna dolan keskinlik, diliyle dişlerini yokladığında metalik bir tat bıraktı.
Avucunu kapattı. O anda sokağın sesi geri çekildi. Uzaktaki horoz susmuş olmalıydı; ya da artık duymuyordu. Çöp poşetinin naylonunun hışırtısı, duvarların arkasından gelen ince su damlama sesleri bir anda yok oldu. Sanki biri, sesleri sırayla kapatmıştı.
Başında kısa, keskin bir dönme hissetti. Gözlerinin altındaki dünya yerinde hafifçe döndü; duvarlar bir saniyeliğine ileri geri kaydı, sonra yeniden yerine oturdu. Tek fark, elindeki anahtardı. Sanki dünya, bu küçük nesnenin avucundaki varlığına göre yeniden odaklanmıştı.
"Bu niye… bende varmış gibi?" diye mırıldandı, kelimeleri bölerek.
Cümle ağzından çıkar çıkmaz pişman oldu. “Var” kelimesi, fazla çıplak kalmıştı. Kendi kendini ele veriyormuş gibi.
Bunu bastırmak için hemen arkasından ekledi: "Saçmalama. Tesadüf işte."
Tesadüf kelimesi, midesine oturmuş ağır taş hissini yerinden oynatmaya yetmedi. Kalp şeklindeki uca parmağıyla dokundu. Kenardaki küçük bir çapak derisini hafifçe yırttı; ince bir sızı, parmağından bileğine doğru ilerledi.
Avucunu açtı, anahtara baktı. Ucun küçük kalp figürü, başka bir masaldan kopup bu pis kokulu sokağa düşmüş bir parça gibi duruyordu; yersiz ama inatla tanıdık.
"Kalbin içindeki kapı," diye bir fısıltı dolaştı zihninin içinden. Hangi masaldı, hangi geceydi, kimin sesiydi, çıkaramadı. Ama ifade anahtarın şekliyle çakışınca, içinden bir yer "Evet," diye cevap verdi.
O hissi boğmak için anahtarı montunun cebine sokuşturdu. Cepliğin ince kumaşı, pas kokusunu hemen içeri çekti; metal, sıcak tenle karşılaşınca daha da soğuk hissettirdi.
Cesedin yüzüne tekrar bakmaktan kaçınarak, gözünü bileğe kaydırdı. Kalpten sonra sıranın damarlara geldiğini biliyormuş gibi. Sol kola uzandı. Ceketin kol ağzına parmaklarıyla yapışıp yukarı çekti. Kumaş direndi; cesedin ağırlığı altında sıkışmıştı. Birkaç sert çekişle bileğe kadar sıyırmayı başardı.
Bilek ortadaydı artık. Derisi solgundu; sabahın gri ışığında damarlar daha belirgin görünüyordu. İnce tüyler, tuhaf bir düzenle yatıyordu. Tam ortasında, bileziğin oturacağı yere yakın bir yerde, solgun ama net bir çizgi vardı. İnce, yarım ay şeklinde bir yara izi. Çok eski olmalıydı; rengi neredeyse etin tonuna karışmıştı. Ama şekli, sanki bir şey bileğe uzun süre sıkıca oturmuş, orayı bırakmak istememiş gibi keskin bir hikâye anlatıyordu.
Boğazı yeniden kurudu. Elini istemsizce kendi sol bileğine götürdü. Montunun kolunu aceleyle, sinirli hareketlerle yukarı sıyırdı. Derisine baktı. Görünür bir iz yoktu. Yara, yanık, çizik… hiçbir şey. Ama bileğinin içinden, görünmeyen bir tel gerilip dışarı çekiliyormuş gibi bir ağrı yükseldi. Sanki içerde, çok ince bir metal kasların arasına gizlenmiş ve şimdi birileri ucundan tutup yavaşça çekiyordu.
Damarlarının içi sıcak bir çizgiyle doldu. Nabzı, o çizgi boyunca hızla atmaya başladı. Parmak uçlarında küçük elektriklenmeler dolaştı. Avuçlarını açıp kapadıkça bu elektrik, bilekten parmaklara ilerleyip geri döndü. Ense kökünden aşağı, soğuğa rağmen tek bir ter damlası yürüdü. Damlanın izlediği yol, omurgası boyunca ateşle çizilmiş ince bir çizgi gibiydi.
"Bu benim değil…" dedi, bakışını cesedin bileğinden kendi bileğine kaçırarak. Ses, neredeyse yok denecek kadar kısıktı; kendi kulaklarında bile yankı bulmakta zorlandı. "Olamaz."
Sonundaki hece, taş duvara çarpıp geri döndü. Cümlenin kendisi bile ikna edici gelmemişti. Göğsünün içindeki baskı, reddedişle birlikte daha da arttı.
"Anne…" kelimesi ağzından, iradesini aşarak çıktı. Tek bir kelime, havada ince bir çizgi gibi asılı kaldı. Suçlama mıydı, yardım çağrısı mı, ikisinin karışımı mı, ayırt edemedi. Bileğinin içindeki görünmez tel, bu kelimeyle daha da gerildi.
Cesedin bileğine baktı, sonra kendi bileğine. İkisi arasında görünmeyen bir çizgi varmış gibi hissetti; derilerin altından birbirine uzanan, ince bir ağ.
Gözünü kaçırdı. Bütün bu akıl almazlığı daha ölçülebilir bir şeyle tartma isteği, bir anda ön plana çıktı. Zihninin duygudan kaçarak sayılara sığınan akademik tarafı devreye girdi.
Zaman. Saat.
Cebine uzandı, telefonunu çıkardı. Ekran, parmağının hafif dokunuşuyla canlandı. Soluk beyaz ışık yüzünü yıkadı; cesedin solgun yüzüne de kırık bir parıltı çarptı. Gözleri doğrudan saatin yazdığı yere kaydı.
6:17.
Rakamlar camın içinde çizilmiş kristal bir form gibi netti. Altı ve bir ve yedi. Sabah.
İçinden "Normal." demek geçti. Her sabahın bir saati olurdu. Bir sokak ölümü için erken sayılabilirdi belki, ama imkânsız değildi.
Kolundaki analog saate bakmak için bileğini çevirdi. Metal kayış, soğuğu bileğinden yukarı taşıdı. İbreler, telefonla aynı noktayı işaret ediyordu. Küçük akrep altının üzerinde, uzun yelkovan on yedinin az ilerisinde.
"Tamam." dedi, nefesini verirken. "Her şey… senin kafanda değil."
Kelime bittiği anda hava değişti. Sanki mahalle, onun saate bakmasını bekliyormuş gibi, uzaktan bir horoz öttü. Ses, sabahın sessizliğini yırtan keskin bir çizik gibi havayı yardı. Ardından üst taraftaki bir balkonun kenarından cam çıngırağının sesi geldi; rüzgâr, küçük boncukları birbirine çarpıp tiz bir şıngırtı çıkarmıştı. Aynı anda, çok daha uzaktan, bir evin içinden —belki alt sokaktaki eski bir apartmanın penceresinden— ağır bir piyano melodisi süzüldü. Tek parmakla çalınıyormuş gibi, tereddütlü ve ağır notalar.
Üç ses, neredeyse aynı anda, milisaniyelik bir çakışmayla üst üste bindi. Horozun böğürmesi, cam boncukların kristale çarpan sesi, piyanonun titrek notasının düşük tınısı… Hepsi birleşip dar taş duvarlar arasında yankılandı. Bu sesler, sokağın içinde görünmez bir halka çizdi; halka, Zeyno’nun göğsünün etrafında daralmaya başladı.
Gözünü telefon ekranından cesede çevirdi. 6:17 rakamları, göz bebeğinde küçük, ters bir yansıma bıraktı; sayı, retinasına kazınıyormuş gibi.
"Altı…" dedi, yüksek sesle.
Kelimeyi tamamlayamadı. Sayı ağzında büyüdükçe etraf daha çok sıkışıyordu sanki. Yutkundu. Uzakta horoz, yeniden ötecekmiş gibi boğazını temizledi. Cam çıngırağı rüzgârla hafifçe sallandı.
"Buradan çıkacağım." dedi, bu kez saate değil, cesede bakarak. "Ne istiyorsan benden, bittiği gün…"
Cümle havada kesildi. "Bittiği gün"ün ne olduğunu bilmiyordu. Ne bitecekti? Bu sokak mı? Bu koku mu? Bu tekrar hissi mi? Yoksa kendi mi?
Telefonuna tekrar baktı. Saati kaydırdı, bildirimlere göz gezdirdi. Boştu. Alarm yoktu. Arama kaydı, mesaj bildirimi… hiçbir şey. Sanki bu sabahın öncesi yoktu. Gece olmuş, sabah olmuştu; aradaki çizgi silinmişti.
Kaşlarını çattı. "Niye hiçbir şey yok?" diye mırıldandı. "Dün neredeydin, Zeyno?"
Kendi soyadını ağza almaya yeltendi. "Elif Zeynep Demir…" diye başladı, ama "Demir" hecesi boğazında takıldı. Kimliğini sesle sabitlemeye çalıştıkça kelimeler taş duvara çarpıp geri döndü. Dil, ağzında yabancı bir isim telaffuz ediyormuş gibi ağırlaştı.
Telefonu cebine geri itti. Ekran karardı, beyaz ışık yok oldu. Sokağın gri hali yeniden baskınlaştı. Bu sahnenin onu bir yere bağladığı hissi, her nefeste güçleniyordu. Kaçmayı iki kez denemişti; sokak ve kendi bedeni ortaklaşa izin vermemişti. Anahtarı almış, bileğe bakmış, zamanı yoklamıştı. Yine de geride eksik bir parça kaldığını hissediyordu.
Gözünü cesedin göğüs kısmına kaydırdı. Ceket, kalp hizasında hafifçe kabarıyordu. Orada bir iç cep olmalıydı. Henüz yoklamamıştı. Anahtarı cebine atarken, elinin köşesi bir kâğıda takılmış olabilirdi; ama o sırada başındaki dönme, dikkatini dağıtmıştı.
"Tamam." dedi kendi kendine. "Bitireceksin bunu. Sonra gideceksin."
Dizlerinin üzerinde üçüncü kez cesede doğru eğildi. Bu kez hareketi, korkudan çok kararlılıkla çizilmişti. Bir davanın dosyasını açar gibi belli bir sırayı takip ediyordu. Sol eli, montunun cebine gidip anahtarı tekrar buldu; soğuk metal, parmaklarının arasında kısa süreli bir güven hissi yarattı. Sağ eliyle cesedin göğüs kısmındaki ceket ucunu kaldırdı. İç cebin kenarını buldu. Parmak uçları, nemlenmiş, hafif kabarmış bir kâğıda takıldı. Lifler, parmaklarının arasında çabucak dağılıverecek kadar yumuşaktı.
Kâğıdı yavaşça çekti. Ceket ile gömlek arasından katlanmış, kenarları ıslanmış bir parça çıktı. Yüzüne bakmadan önce derin bir nefes aldı. Nem çekmiş kâğıdın kokusu, burnuna eski mürekkebin solgun kimyasal keskinliğini taşıdı. Bu koku, paslı anahtarın metal kokusuyla birleşti; ortaya çıkan karışım, tuhaf biçimde tanıdık geldi. Sanki yıllar önce başka bir odada, başka bir masada uzun süre bu havayı solumuştu.
Parmakları titriyordu. Kâğıdı iki eliyle kavradı, kat yerlerine parmak uçlarını yerleştirdi. Kenarlarını yavaşça açtı. Lifler, her harekette hafifçe çatırdadı; ıslak yerler parmaklarına yapışmak için hamle yapıp her seferinde vazgeçti.
İlk satır ortaya çıktı. Mürekkep zamanla solmuştu; ama çizgilerin yönünü ayırt etmek hâlâ mümkündü. En üstte, kalın bir çizgiyle başlayan bir harf duruyordu. Bir "E". Gözleri harfin kıvrımını takip etti. Hemen yanında başka bir çizgi; dik inen, sonra hafifçe kırılan. Bu kırılma, zihninde kendi soyadının baş harfini uyandırdı. "D"nin ilk çizgisi. Demir’in başı.
Başının içi uğultuyla doldu. Zemin hafifçe kaydı. Dizlerinin altındaki taş, bir an için yok oldu; altında boşluk varmış gibi geldi. Parmakları kâğıdı tutmayı sürdürmeye çalıştı ama titreme arttı. Mürekkep çizgilerini izlemek istiyordu; harfin nereye gittiğini, hangi kelimeyi kurduğunu görmek. Gözleri ikinci harfin kıvrımına inmeye yeltendiği anda, başının içinde ince bir zil sesi çaldı. Bu, sokaktan gelen bir ses değildi; doğrudan kafatasının içinden yükselen, keskin bir çınlamaydı.
Horoz yeniden öttü. Bu kez daha yakın, daha talepkârdı. Cam çıngırağı, rüzgârın ani dokunuşuyla sertçe duvara çarptı; şıngırtı, kristal parçalarının bir anlığına kınından fırlaması gibi bir tını taşıdı. Uzak penceredeki piyanoda uyumsuz bir akor patladı; sanki çalan parmak yanlış tuşa basmıştı.
Üç ses yeniden üst üste bindi. Bu kez yalnızca sokakta değil, düşüncelerinin merkezinde çarpıştılar. Göz kenarları karardı. Midesi, sokağın taşlarına doğru çekildi sanki. Bedenindeki bütün ağırlık dizlerinin altına toplandı. Kâğıt, parmaklarının arasında kayganlaştı; nemli lifler, dağılıp çözülmek istiyordu.
"Elif Zeynep Demir değilsin sen… değilsin, değilsin." diye mırıldandı, kafasının içindeki uğultuya karşı. Kendi adını, kâğıttaki harfle örtüştürmemek için çırpınan dili, kelimeleri kırık kırık dışarı itiyordu. Her "değilsin" kelimesi, bir öncekine eklenen ince bir savunma duvarı gibiydi. Ama duvarın harcı yumuşaktı; çatlaklarından "Olabilir," ihtimali sızıyordu.
"Ben değilsin…" demek isterken cümle büküldü, kendi üzerine doğru kıvrıldı. "Beni niye buraya bağlıyorsun?" diye sordu. Sokağa mı, cesede mi, duvara mı, kendi bedenine mi? Hedef belirsizdi.
Soru havaya bir düğüm attı. Bileğinin içindeki görünmez tel, bir anda gevşedi. Yerine başının içindeki basınç yerleşti. Göz kapaklarının arkasında karanlık dalga dalga yoğunlaştı. Dizlerinin altındaki taş, varlığıyla yokluğu arasında gidip geldi.
Kâğıdı tamamen açamadı. Gözlerini sımsıkı kapattı; sanki böyle yaparsa mürekkep çizgileri zihnine girmeyecek, isimler yerlerine oturmayacaktı. Elindeki anahtarı daha sıkı kavradı; kalp ucunun çapaklı kenarı, etini biraz daha kesti. İnce bir acı, onu bu sahneye çiviledi.
O anda sesler bir kez daha çakıştı. Horoz. Cam. Piyano. Hepsi, tam 6:17’nin üstüne yığılmış gibi tek bir darbeye dönüştü. Zil sesi başının içinde, hızla kapanan bir kapının yankısı gibi çınladı. Dünya, küçük bir damarın tıkanması kadar kısa bir kesinti yaşadı.
***
Gözlerini yeniden açtığında yanağının altında taşın soğuğunu hissetti. Rutubet kokusu burnunu yaktı. Mazot, çöp, deniz tuzu… aynı karışım. Sokağın gri hali değişmemişti. Duvarlar aynı yükseklikte, gökyüzü çizgisi aynı darlıktaydı. Başının içinde tanıdık bir zonklama vardı. Ellerini yokladı; parmakları taşın pütürlü yüzeyini buldu. Dirseklerinin altında aynı sertlik. Dizlerini altına çekti, dört ayak üzerinde doğruldu.
Ne olduğunu anlamaya çalışırken sol eli dengesini sağlamak için yana doğru açıldı. Bu kez neye dokunacağını biliyormuş gibi. Soğuk bir kol. Mermer gibi bir deri. Hafif nemli bir yüzey. Beden, bu temasa ilk defa tepki vermiyor gibiydi.
Boğazına saplanan panik, daha önce kullanılmış bir patikanın üzerinden yukarı tırmandı. Geriye sıçradı, sırtını duvara vurdu. Aynı taş. Aynı açı. Aynı nefes kesilişi.
Telefonunu yokladı. Cebindeydi. Çıkarıp ekrana baktığında saat yine 6:17’yi gösteriyordu. Bildirimler boştu. Hiç gece yaşanmamış, hiç kimse onu aramamış, hiçbir şey olmamış gibiydi. Avucunda bir ağırlık hissetti. Parmaklarını açtı. Paslı anahtar, kalp biçimli ucu ve pütürlü gövdesiyle avcunun içinde çoktan yerini almıştı. Oysa hatırladığı son şey, onu montunun cebine sıkıştırmış olmasıydı. Kâğıt yoktu. Avuç içi yalnızca pas kokuyordu.
"Bu…" dedi, sesi boğazında takılırken. Cümleyi sürdüremedi. "Bu yeni değil."
Kelime dudaklarından ayrılırken göğsünde tek bir noktada ağır bir fark ediş kıvrıldı. Burası, bu sokak, bu koku, bu horoz, cam sesi, uzak piyanonun ağır notaları… Bunlar, ilk kez yaşanan bir sabahın parçaları gibi gelmiyordu artık. Yanlış bir hamleden sonra tekrar tekrar oynanan bir açılış gibiydi; taşlar aynı yerlere dönüyor, oyunu oynayanın parmakları yoruluyordu.
Nefesi kısa bir an için düzensizleşti. "Ben kurban değilim." cümlesi ağzına kadar geldi, ama tam o şekliyle dışarı çıkmadı. Beden, farklı bir gerçeği fısıldıyordu: Burada olan şey, yalnızca onun başına gelmiş bir felaket değildi. O, bu sabahın işleyişinde görünmeyen bir düğmeydi.
Gözleri istemsizce yeniden cesedin göğüs kısmına kaydı. İç cepteki kâğıt yoktu. Belki henüz yoktu. Belki her defasında aynı şekilde kayboluyordu. Anlayamıyordu. Anlamaya çalışmak, başındaki basıncı artırıyordu.
"İsterseniz başka birini bulun," demek geçti içinden, kim olduğunu bilmediği bir güce karşı. Dudakları bu cümleyi şekillendirmedi. Yerine, havaya tek bir soru bıraktı:
"Beni niye buraya bağlıyorsun?"
Cevap gelmedi. Uzakta horoz üçüncü kez öttü. Cam çıngırağı rüzgârla hafifçe çarpıştı. Uzak bir pencereden yeni bir piyano notasının gölgesi sokağa düştü.
Ve taşların altındaki isim, okunmayı bekleyerek sessiz kaldı.