Bölüm 10: Çatlak Tavandan Sızan Cesetler
Alarm sesi patladı. 6:17. Zil değil, çivi. Zeyno’nun kulak zarına saplanan ince, metal bir çivi. Gözünü açar açmaz tavandaki çatlak, karanlık bir damara dönüştü. Nefesi sıklaştı. Eli göğsüne gitti. Kalp atıyordu; ritmi bozuk, yalpalayan, ama inatçı.
“Ölmedim,” diye fısıldadı. Sesini duyunca irkildi; boğazından çıkan değil de başkasının ağzından kaçmış bir ses gibiydi. Çarşaf bir anda buz kesmişti. Nemliydi. Parmak uçlarıyla yokladı; kan aradı, suçlu ipucu arar gibi. Kumaşta sadece gece terinin cılız, tuzlu izi vardı. Başını yana kaydırınca, yastığın ucunda saç diplerine yapışmış kurumuş ter kokusu yükseldi, hafif ekşi. Bir an, kendi bedeninin yanında başkasının cansız ağırlığını aradı.
Odada ceset yoktu.
Gözlerini odanın köşelerine gezdirdi. Sabahın gri ışığı duvarlardaki gölgeleri inceltmişti. Yerde ne şekilsiz gölge lekesi vardı ne de kurumuş kan. Sokağın taşlarına yayılmış, yüzüstü yatan o beden, bu sabah yoktu.
Elini tekrar vücuduna götürdü. Sol omzundaki dikiş çizgisi, parmaklarının altında kabuk bağlamış, pütürlü bir dikiş hattı gibi. Eski kaburga kırığının olduğu yerde nefes aldıkça hafif bir sızı birikiyordu; içten içe yoklayan bir parmak. Sol bileğinin hemen üstündeki yanık, kabarmış halkasıyla derinin geri kalanından fırlamış, başka birine ait bir parçayı andırıyordu.
Aynı döngü. Başka dekor.
Tam bu tutarsızlığa alıştığını sandığı anda boğazı kilitlendi. Yatağın kenarından fırladı. Ayak tabanları soğuk zemine değince ürperdi. Parke, hafif eğimliymiş gibi her adımda onu odanın ortasına doğru kaydırıyor, görünmeyen bir çukurun ağzına sürüklüyordu.
“Önce ceset nerede?”
Pencereye koştu. Perdeyi sertçe yana savurdu.
Galata’nın sabahı yine kirli griydi. Karşıdaki apartmanın duvarına sinmiş is lekeleri, yıllardır yerinden kımıldamamış, inatçı bir yas gibi sabit duruyordu. Aşağıda dar sokak uzanıyordu. Kaldırım taşları ıslaktı; bu kez kırmızıyla değil, gece yağmurunun bıraktığı ince parlaklıkla ışıldıyorlardı.
Sesler tanıdıktı: uzaktan gelen çay kaşığının ince tınısı, hırçınca kapanan bir kapı, martıların boğuk, sabırsız çığlıkları. Koku da değişmemişti; ıslak taş, mazot, bayat simit.
İçerideki hava ise, sanki her sabah aynı kayıt başa sarılıyor, sadece tek kare birilerince sessizce değiştiriliyormuş gibiydi. Bugün silinen kare, cesedin olduğu sahneydi.
“Tamam,” dedi kendi kendine. “Ceset yoksa, başka bir şey var.”
Dönüp odaya baktı. Masanın üzerinde, dün gece bıraktığını hatırlamadığı bir şey duruyordu. Gözünün tam merkezine yerleşmiş, sararmış kenarlarıyla inatla seçilen bir nesne.
Bir fotoğraf.
***
Masaya yaklaştıkça parkeden gelen gıcırdılar, yıllanmış bir kapının “açma beni” diye homurdanan sesini andırdı. Elini uzattı. Fotoğrafın kağıdı beklediğinden daha sıcaktı. Sanki biri az önce oraya bırakmış, vücut ısısı hâlâ üzerinde kalmıştı.
Resimdeki kız on iki yaşındaydı. Üzerine sapsarı bir örtü dolanmıştı; yorgun bir güneş parçası gibi. Balkonda duruyordu. Saçları taranmamış, telleri kulaklarının ardına toplanamadan yana düşmüş. Bakışları direkt objektife, yani ona dönüktü. Kaşlarının arasında ince bir çizgi; poz verilirken bile neye zorlandığını sorgular gibi.
Kendi çocuk gözleriyle şimdiki bakışı kesişince, Zeyno’nun omurgasından aşağı buz döküldü. Soğuk, belinden yukarı tırmanıp ensesine yerleşti. On iki yaşındaki hâli ona bakmıyordu; onu yargılıyordu.
Parmakları fotoğrafın kenarına kaydı. Köşede hafif bir yapışkanlık vardı, sanki limon kabuğu sürülmüştü. Fotoğrafı burnuna yaklaştırdı. Limon kabuğunun taze, keskin kokusu bir anda paslı tencere buharına, eski apartman merdivenlerinde annesiyle paylaştığı o ağır havaya karıştı.
O merdiven.
O apartman.
Çocuk sesleri kulaklarının dibinde bir anlığına belirdi; ince bir kahkaha beton duvara çarpıp geri döndü, sonra kesildi. Kuşlar sustuğunda havanın ağırlaşması gibi oda dibe çöktü.
Fotoğrafı çevirdi. Arkasında iki kelime vardı. Daktiloyla, tek satır:
“Seçim senindir.”
Harflerin kenarlarında mürekkep hafifçe dağılmıştı; sanki terli parmaklar defalarca dokunmuş, silmeyi denemiş ama vazgeçmişlerdi. “Seçim” kelimesinin ortasında minik bir mürekkep damlası pıhtı gibi oturmuştu.
“Ben ne seçiyorum?” diye mırıldandı. “Her sabah ne lan?”
Sesindeki çatlak, duvarlara sürtünüp geri döndü. Yanıt gelmedi.
Limon kokusu burnunun içine yerleşip oradan zihninin karanlık bir rafına uzandı. Pas kokusunun yanına, eski apartmanın rutubetli girişinin yanına oturdu. Cümleyi bir daha okudu. Sonra bir daha. Tekrar.
Bu bir ipucuydu. Döngü rastgele değildi. Cümle buradaysa, biri ya da bir şey ona yön veriyordu. Belki kendisi. Belki annesinden kalan o gölge. Belki Cihan.
Çocukken limon kabuğunu hangi komşu merdivene sıkar, hangi kapının aralığından o koku taşardı? Hafıza açılmadı.
Dişleri birbirine bastı. Çenesi taş gibi kilitlendi.
“Oraya gideceğim,” dedi. “Eski kata. O merdivene.”
Fotoğrafı montunun iç cebine itti. Kağıdın köşesi, göğsüne değen yarım kalmış bir çizik gibi kaldı. Kapıya yürüdü.
***
Apartman kapısını ittirdiğinde, nemli hava yüzüne çarptı. Merdiven boşluğundan gelen rutubet, küfle karışmış deterjan kokusu boğazına doldu. Demir kapının soğuk yüzeyi parmaklarının altından kayarken hafifçe titredi; metal sanki dokunuşundan ürkmüş gibi.
Dışarı adım attığında hava griydi. Yağmur erken saatlerde yağmış, kaldırımı ince bir cam tabakası gibi kaplamıştı. Taşlar kaygandı; her adımında zeminin hafifçe kaydığını, sanki dünya onu belli bir yöne doğru usulca itiyormuş gibi hissetti.
Cebindeki fotoğraf, yürürken göğsüne ritmik darbelerle vurdu. Üzerine atılan küçük tokatlar gibi. Dar sokaklara saptı. Galata’nın alt sokakları bu saatte hâlâ uykusunu alamamış gibiydi.
Bir fırının önünden geçerken yoğrulan hamurun ağır, sıcak kokusu limonun keskinliğine karıştı. İki koku boğazında çarpıştı; geçmişle şimdi birbirine girdi.
Eski apartmana benzeyen ara sokağı bulması uzun sürmedi. Hafızasının yolları çoktan döşenmişti; ayakları, zihni hatırlamadan önce dönüşleri biliyordu. Taşların dizilişi, duvarlardaki çatlaklar, yukarıda sarkıp duran siyah kablolar, hepsi yerli yerindeydi.
Dairenin kapısı kararmış ahşaptı. Verniği çatlamış, bazı yerlerde soyulmuş; altından soluk, çıplak ahşap katmanları görünüyordu. Pirinç kapı kolu, yılların elleriyle matlaşıp pürüzsüzleşmişti.
Elini uzattı. Metal buz kesikti. Soğuk, bileğindeki yanık izine kadar yürüdü. İki kez, yavaşça vurdu.
Başta ses gelmedi. Sonra sürünen terlikler, tıkırtılı adımlar. Zincir şakırdadı, açıldı. Kapı az aralandı.
İçeriden nemli halı, eski yemek ve hafif tütün kokusu yayıldı. O koku, çocukluğunun karanlık bir köşesinde yıllardır çömelmiş bekliyordu sanki.
Aralıktan yaşlı bir erkek yüzü göründü. Saçları seyrek, sakalı titrek. Gözleri, perdelerden sızan yıpranmış ışığa bakmaktan kısılmış, kenarları kırışıklıklarla doluydu. Kirpikleri hafif titreşti; karşısındaki yüzü tartar gibi baktı.
“Kimi arıyorsun kızım?” dedi. Sesinde yorgun bir temkin vardı. Kapıyı sonuna dek açmadı.
“Üst kattaki…” diye başladı Zeyno. Boğazı düğümlendi. “Yıllar önce… yangın çıkan daireyi soracaktım.”
Adamın gözleri biraz daha açıldı. Kapının aralığı bir parmak genişledi, ama hâlâ görünmez bir zincirle sınırlıymış gibi.
Bakışı Zeyno’nun yüzünde gezdi, sonra sol omzundaki giysinin altında kabaran dikişe, bileğindeki yanık izine, iyice solmuş morluklara kaydı.
“Siz kimsiniz?” diye sordu, sesi sertleşerek. “Bizim buralara… pek benzemiyorsun.”
“Burada büyüdüm ben,” dedi Zeyno. Kelimeyi söylerken kendi kulağı bile ikna olmadı. “Küçüktüm. Bir… yangın oldu. O günü… hatırlamaya çalışıyorum.”
Adam başını hafifçe salladı. İnanmazlığa daha yakındı. Şüphenin ağırlığı havayı değiştirdi sanki.
“Ne yangını kızım?” dedi. “Buralarda çok şey oldu. Kimse bir şey hatırlamıyor artık.”
“Yanlış,” diye geçti içinden. “Hatırlıyorsun. Hepiniz.”
“Elinizde limon vardı,” dedi, dudaklarından kontrolsüzce dökülerek. “Merdiven kokuyordu. Limon kabuğu gibi. Küçük bir kız… sarı örtülü. Onu dışarı çıkaran… siz miydiniz?”
Adamın kapı kolundaki kavrayışı gevşedi. Nefesi bir anlık tökezledi, ardından kısa ve sığ nefeslerle geri geldi. Gözbebekleri çok hafif büyüdü.
“Ne diye soruyorsun bunları?” dedi. Dudakları, kelimeleri dışarı itmek istemiyormuş gibi büzüldü. “Sen kimsin?”
“Ben…”
“Ben kimim?” sorusu dilinin ucuna geldi, ama çıkmadı. Göğsündeki fotoğraf, kumaşa sürtünerek hafif bir hışırtı çıkardı.
“Bir çocuk vardı,” dedi yeniden, pes etmeyerek. Sesini yumuşattı. “Küçük. O gün… kimleri çıkardınız? Bir kız… var mıydı?”
Adam bakışını yere indirdi. Kapının hemen içindeki eski paspasta terlik izlerinin bıraktığı koyu şekiller vardı. Parmak uçları kapı kenarındaki ahşabı yokladı; soyulmuş yerde tırnakları durup geri çekildi.
“Buralar karışık günlerdi kızım,” diye mırıldandı. “Her şey… kimin başına ne geldi… defterler yandı.”
“Defterler yandı, insanlar değil,” diye geçirdi içinden Zeyno. Dişleri birbirine bastı; çenesi tekrar taş gibi sertleşti.
“Ben sadece,” dedi, öfkesini bastırmaya çalışarak, “bir kız çocuğu olup olmadığını soruyorum. İsmi önemli değil. Kurtulan var mıydı?”
Adamın gözleri yeniden onun yüzüne fırladı. Bir anlığına gerçek bir korku gördü orada. Omuzları çöktü; sırtını kapıya dayadı, duvar yaklaşmış da onu bastırıyormuş gibi.
“Bir çocuk…” dedi sonunda. Kelimeyi ağzında yuvarladı, tükürmekle yutmak arasında kaldı. “Evet. Bir… sarılıp çıkardılar. Sonra…”
Durdu. Yutkundu. Boğazından hafif bir hırıltı geçti. Evin içindeki kokular daha yoğun aktı aralıktan: eski yağ, soğan, küflenmiş halı.
“Sonra onu da göremedik hiç,” dedi. “Kayıp derler. Sanki… hiç yokmuş gibi. Sorana da… ‘yok öyle biri’ dediler. Biz de sustuk. Herkes sustu.”
“Kız… yaşıyor muydu?” Sözcükler ağzından aceleyle fırladı. Sesindeki çatlak, soruyu yalvarışa çevirdi.
Adam başını iki yana hafifçe salladı.
“Bilmem kızım,” dedi. “Bak…”
Kapıyı biraz daha kendine çekti. Aralıktan sızan ışık inceldi.
“Ben yaşlı bir adamım. Eski şeyleri kurcalamaya gücüm yok. Siz de… kendinizi yormayın. Geçmişle uğraşılmaz.”
“Geçmiş beni zaten öldürüyor,” demek istedi. Dilinin ucuna kadar geldi. Yutkunup geri itti.
“Teşekkür ederim,” dedi yalnızca. Kelime, ağzından çıkarken yere düşen soğuk bir taş gibi ağırdı.
Adam başını salladı, yüzünü hızla aralığın gerisine çekti. Kapı içerden çekildi. Kilidin sesi, ardından zincirin sürtünüşü. Geriye kapıya sinmiş eski duman kokusu kaldı.
Zeyno bir süre kapının önünde dikildi. Dizlerinin içi hafif titriyordu. Göğsündeki fotoğraf ağırlaştı.
“Kayıp,” diye fısıldadı. “Sanki hiç yokmuş gibi.”
Kimin için söylediğini ayırt edemedi; o kız için mi, kendisi için mi.
Adımlarını geri çevirdi. Burnunda limon kokusu, zihninde “yangın”, midesinin dibinde taş gibi oturan yeni hedef: arşiv. Antikacı. Oraya inecekti. Kendi adını bulacaktı. Ve bu sefer, yakacaktı.
***
Antikacının arka tarafındaki dar merdiven aşağı doğru kıvrılıyordu. Basamakların üstündeki toz, her adımda havalanıp ağır bir perde gibi havaya yayılıyordu. Her nefeste boğazına kuru kâğıt ve küf tadı yapıştı.
Nefesi ağırlaştı; göğsü zorla inip kalkıyordu. Sol kaburgasındaki eski kırığın hizasında ince bir sancı her inişte keskinleşti. Montunun kumaşı her salınımda sol kolundaki yanığa sürtündü; oradan yayılan karıncalanma nabız gibi attı.
“İyi,” dedi içinden. “Acı varsa, burası gerçektir.”
Merdivenin sonunda bu kez metal değil, aralık kalmış ahşap bir kapı vardı. Aralıktan loş, sarı bir ışık sızıyordu. Toz zerreleri havada asılı duruyor, ağır ağır dönüyordu.
İtti kapıyı. Menteşeler kuru bir iniltiyle cevap verdi.
İçeri girdiğinde havanın yoğunluğu onu göğsünden itti; sanki hava değil, kalın bir örtü vardı içeride.
Raflar tavana kadar uzanıyordu. Eski dosyalar, klasörler üst üste dizilmişti. Sararmış etiketler, yarısı silinmiş notlar, üstü kırmızı kalemle çizilmiş isimler.
Adımlarını yavaşlattı. Paketin içinde yürüyormuş gibi temkinliydi. Toz her hareketinde biraz daha kalktı, kokunun ağırlığı midesine oturdu.
Ellerini raflara uzattı. Parmakları klasörlerin sırtlarında gezindi. Kartonun kuru, hafif pütürlü yüzeyi, parmak izlerine takılıp geçti.
Bir yerlerde annesinin adını arıyordu. Casusluk, ihanet, işbirliği, her ne yazıyorsa. Suçlayabileceği bir şey.
“Bulacağım,” diye fısıldadı. “Senin yüzünden—”
Devam edemedi. Parmakları başka bir etikette durdu.
“Elif Zeynep Demir.”
İsmini görür görmez göğsüne görünmez bir yumruk yemiş gibi sendeledi. Dizlerinin altı boşaldı; rafın kenarına tutunarak ayakta kaldı.
Dosya inceydi; yanındakiler kadar dolgun değildi, neredeyse utangaç. Ama kağıdın kenarları yeni kesilmiş değil, yıllarca beklemiş gibi tırtıklıydı.
Elini kaldırdı, dosyayı çekti. Karton rafın kenarına sürtünürken tırnaklarının arasında kuru bir gıcırtı hissi bıraktı. Dosyayı masaya taşıdı. Toz, masanın üzerinde küçük bir bulut gibi yükselip ağır ağır yeniden çöktü.
Açtı.
İlk sayfa doğum belgesiydi. Sararmış, köşeleri kıvrılmış. Sol alt köşede solgun mor bir mühür.
İsmi… tamam. Annenin adı… orada. Soyadı… yerli yerinde. “Baba” hanesine geldiğinde gözleri takıldı.
Orası boştu.
Boşluğun üzerine daktiloyla tek kelime yazılmıştı. Siyah, net:
“bilinmiyor”
Kelime, sayfanın ortasında küçük ama ağır bir leke gibiydi. Kâğıt değil, boşluk çürümüştü sanki.
Boğazında bir şey yükseldi. Yutkundu. Yutkunmasının sesi odada gereğinden fazla yankılandı.
“Saçmalık,” dedi kısık bir sesle. “Bu uydurma. Hazırlayan biri… yanlış yazmış.”
Parmakları sayfayı kavradı. Kâğıt kuru ve keskin, kenarları bastırdıkça parmaklarının içine iğne ucu gibi battı. Belgeyi buruşturmaya başladı. Kâğıt direndi, sürtündü, ama sonunda kıvrılıp hışırtıyla katlandı.
Montunun cebinden çakmağını çıkardı. Plastik gövde avucunun içinde sıcak, tanıdık. Başparmağı çarkın üzerine yerleşti. Kısa, keskin bir hareket. Kıvılcım, ardından küçük turuncu bir alev. Yanık gaz kokusu odanın küf ve kâğıt kokusuna karıştı.
Belgeyi ateşe değdirdiği anda her şeyin bitebileceğini düşündü. Eğer kâğıt yanarsa, kelimeler yok olursa, gerçek de çöker miydi? Cebindeki limon kokulu fotoğraf da onunla birlikte yanar mıydı?
Elini biraz daha yaklaştırdı. Alevin sıcaklığı parmak eklemlerini yaladı. Teninde hafif bir yanma belirdi. Gözleri, belgenin koyu kenarıyla titrek ateşin buluşacağı noktaya kilitlendi.
O sırada masanın kenarındaki eski bir çerçevenin camında hafif bir hareket gördü.
Bakışının kenarına takılan o kıpırtı onu durdurdu. Başını kaldırdı. Çakmağın alevi parmaklarının yanında titrek bir dil gibi sallanıyordu.
Camda önce kendi silik yansımasını seçtiğini sandı. Sonra gözleri alıştı.
O değildi. Ya da sadece o değildi.
Camın içinde, göğsü baştan aşağı kana bulanmış başka bir Zeyno duruyordu. Elbisesinin göğüs kısmı, içerden patlamış gibi kırmızıya kesmiş, kurumuş kan kumağı sertleştirmişti. Saçları ıslakmış gibi alnına yapışmıştı; su değildi o, kokusu zihninde canlandı.
Gözaltları kömürle çizilmiş gibi koyuydu; orada bir gecenin değil, yüzlerce uykusuz gecenin tortusu vardı. Camın yüzeyinden metalimsi, ağır bir koku yükseliyormuş gibi hissetti; kanla pas karışımı. Sanki çerçevenin ardında görünmeyen, üzeri kurumamış kanla lekeli paslı bir bıçak saklanıyordu.
Alevi tuttuğu eli titredi. Çakmak avucundan kaydı. Zemine düşüp yere bir tur çizdi, alevini yutup söndü.
Sessizlik, bir anda daha kalın bir tabaka gibi odanın üzerine indi. Camdaki Zeyno hareket etmiyordu. Sadece bakıyordu. Gözleri rafların metal çizgilerini bile titretecek kadar ağır bir bakışla, gerçek Zeyno’nun gözlerine çakılmıştı.
Belge hâlâ elindeydi. Buruşturulmuş kâğıdın kıvrımları avucuna batıyordu; parmak eklemleri bembeyaz kesilmişti.
“Sen…” dedi nefesi kesilerek. Ses boğazından zorla kazınıp çıkmış gibiydi. “Sen misin? Katil olan…”
Camın içindeki kız cevap vermedi. Sadece göz kapakları belirsiz bir aralıkta daha çok açıldı. İrislerinin halkaları, Zeyno’nunkinden daha koyu, daha belirgin çizgilerle sarılıydı; sanki aynı göz, daha ağır bir sıvıyla doldurulmuştu.
Zeyno ağır ağır çerçeveye doğru yürüdü. Mermer zemin ayağının altında serin ve inatçıydı. Her adımda sol kolundaki yanık izinde atan karıncalanma hızlandı.
“Sen ben değilsin,” dedi dişlerinin arasından. “Olamazsın. Ben… ben seçmedim bunu. Ben hiçbirini seçmedim.”
İçinden başka cümleler yükseldi. “Ben sıkıştım. Onlar yaptı. O yaptı. Devlet yaptı. Apartman yaptı. Ben çocuktum… ne bilebilirdim ki?”
Camdaki gözlerde tek bir kırpış bile olmadı. Yüzyıllardır aynı savunmayı dinlemiş ve sıkılmış gibiydiler.
Zeyno çerçevenin önünde durdu. Elini kaldırdı. Parmak uçları camın soğuk yüzeyine yaklaştı. Bir an durdu. Sonra değdirdi.
Cam buz gibiydi. Dışarıdaki sokağın değil, mezar taşlarının soğuğu gibiydi. Aynı anda camın içindeki Zeyno da elini kaldırdı; parmakları, tam onun parmaklarına hizalandı.
Aralarında ince, saydam bir tabaka vardı. Temas yoktu ama vardı.
Başının içinde bir ışık çaktı. Gözlerinin önünden görüntüler geçti, birbirine binmiş eski kareler gibi.
Apartman koridorunda koşan küçük bir kız. Sarı örtü. Merdivenlerden yükselen duman. Ardına kadar açık bir kapı. İçeriden gelen bağırışlar. Bir el, onun kolundan çekip geri alıyor.
Başka bir el, bırakıyor.
6:17. Alarm sesi başka bir sabaha saplanıyor.
“Ben öyle bir şey seçmedim,” diye hırladı. Sözcüklerin ucuna sokağın argosu takıldı. “Ben değildim. O kadındı. Yine o bıraktı beni orada. Ben sadece—”
Camın içindeki benliğin dudakları kımıldadı. Hareket neredeyse görünmezdi. Ama kelime, Zeyno’nun kafatasının içinden, beyninin kıvrımları arasından yükseliyormuş gibi duyuldu.
“Hayır.”
Ses odada yankılanmadı. Raflar sessizliğini korudu. Ama kulaklarının içinde ince bir uğultu başladı; o uğultu, metal rafları titriyormuş gibi gösterdi. Sanki raflar bu tek kelimenin ağırlığını taşımakta zorlanıyordu.
Yanık izinin olduğu yer hızla atmaya başladı. Karıncalanma koluna, omzuna, göğsüne yayıldı.
“Sen reddettin,” dedi ses. Bu artık onun iç sesi değildi. Aynadaki Zeyno konuşuyordu; dudakları zar zor oynuyor, ses başka bir yerden sızıyordu. “Her sabah reddediyorsun. O yüzden buradasın.”
“Geçmişte bir kez,” diye itiraz etmek istedi. “O gün… bir kere oldu. Bitti.”
Kelime boğazında takıldı. Çünkü “her sabah” cümlesi beyninin içinde çınlarken, son günlerin, son ölümlerin, son 6:17’lerin bulanık sahneleri sıraya dizildi.
Her sabah, cesedi gördüğünde geri çekildiği an. Her sabah, sessizce bir başkasını suçladığı an. Her sabah, karar verip vermediğini hatırlamadığı an.
“Ben…” dedi zorla. “Ben sadece… hayatta kalmak istedim.”
Camın içindeki Zeyno başını hafif yana eğdi. Hareketin ucunda sanki şefkat vardı, ama gözleri sertliğini hiç kaybetmedi.
“Nasıl biter?” diye sordu Zeyno. Sözleri dudaklarından çıkarken içindeki yalvarmayı duydu ve kendinden tiksindi.
Cam bir süre suskun kaldı. Zeyno, kendi nefesini duydu. Çerçevenin içinden gelen hayali bir nefesi hissedip hissetmediğini ayırt edemedi.
“Unutursan biter,” dedi sonunda ses. Her kelimeyi kuru bir yaprağı kırar gibi telaffuz etti. “Ama unutursan… sen de ölürsün.”
Sol kolundaki yanık izinde aniden bir acı patladı. Oradan içeri uzanan görünmez bir çivi kemiğine kadar saplanmış gibiydi. Dizlerinin bağı çözüldü. Masanın kenarına tutunarak ayakta kaldı.
“Yaşaman için,” dedi içeriden gelen ses, bu kez daha alçak. “Hatırlaman şart. Bu bedeni, bu kanı, bu gölgeyi taşıman şart. Ama her sabah… esas kararı sen veriyorsun. Suçu başkasına atmayı seçiyorsun.”
Kelimeler dişlerinin arasına saplandı. Diş etleri sızladı. Ağzında hafif bir demir tadı yayıldı; sanki dilini ısırmış gibi. Dudağına dokundu; kan yoktu. Tat, hatıranın tadıydı.
“Ben katil değilim,” dedi dişlerini sıkarak. “Ben değilim. Benim yerime—”
Devam edemedi. Camdaki gözler ilk kez hafifçe kısıldı. Küçük bir hareketti, ama odanın havası değişti.
Ense kökünden aşağı ince bir ter damlası süzüldü. Sırtının ortasına ulaştığında sanki oraya saplanıp içeri işledi.
“Silahı kimin tuttuğu önemli değil,” dedi ses. “Kurşunu kimin gönderdiği önemli. Sen her sabah karar veriyorsun. Biz sadece uyguluyoruz.”
“Biz.”
Kelime odanın ortasına ağır bir taş gibi düştü.
Kimin “biz” olduğunu sormak istedi. Cihan mıydı? Aynadaki benlik mi? Devlet mi? Apartman mı?
Dudakları aralandı. Bir soru, bir itiraz, belki bir küfür çıkacaktı.
Midesi bir anda kasıldı. Derin bir bulantı dalgası yükselip boğazını yaktı. Elini ağzına götürdü, öne eğildi. Yanık izindeki nabız daha da hızlandı; oradan içeri başka bir kalp atıyormuş gibi hissetti.
Kafasının içindeki uğultu büyüdü. Raflar gerçekten sallanıyormuş gibi dalgalandı gözünde. Çerçeve duvarda biraz aşağı kaydı, sonra yerine oturdu.
Yanaklarına sıcak bir şey indi. Elini kaldırıp dokundu. Ter değildi.
Gözyaşı.
“Ağlama,” diye tısladı içindeki eski ses. “Kes. Zayıflık bu.”
Başka bir ses çıktı derinlerden. Yumuşak, balkon akşamlarından sızmış anne sesi. “Bırak aksın kızım.”
İki ses çarpıştı.
Zeyno dişlerini birbirine bastırdı; çenesindeki kaslar ağrıyıncaya dek. Bir an kendini tokatlayıp susturmak istedi. O sert iç ses, yıllardır hayatta kalmak için bulduğu tek zırhtı; onsuz dağılacağını sanıyordu.
Ama camdaki benliğin bakışı değişmedi. Ne acıdı, ne yumuşadı, ne de daha katılaştı. Sadece bekledi.
Nefesini kontrol edemediğini fark ettiği anda tek yaptığı şey dosyayı masaya geri bırakmak oldu. Buruşturulmuş belgeyi açmaya gücü yetmedi. Elini çekti.
Geri adım attı. Çerçeveyle arasındaki mesafe arttıkça başındaki uğultu hafifledi ama hiç kaybolmadı.
“Yeter,” diye fısıldadı. “Buradan çıkmam lazım.”
Cam cevap vermedi.
***
Merdivenleri çıkarken elleri trabzandan çok kendi bedenine tutundu. Montunun yakasını göğsünün önünden kavrayıp kendine çekti.
Dizleri her basamakta titreyerek yukarı kalkıyor, betona “tak” diye vuruyordu. Basamakların kenarındaki toz ayakkabılarının altından kaydı, birkaç kez sendeledi.
Kapıdan dışarı çıktığında sokak serin bir tokat gibi yüzünü yaladı. Gökyüzü griydi. Yağmur yeni dinmiş, bina saçaklarından hâlâ damlalar sızıyordu.
Yerdeki küçük su birikintileri, gökyüzünün bulanık yansımasını taşıyordu. Adımını attığında ayakkabısının altından su fışkırdı; çorabına kadar soğuk bir ıslaklık yürüdü.
İki adım. Üç.
Sonra bacakları onu taşımayı bıraktı.
Kaldırımın kenarına çöküverdi. Sırtını arkasındaki nemli duvara yasladı. Duvarın soğuğu tişörtünün içinden sızıp omurgasına kadar ulaştı.
Ellerini başının iki yanına götürdü. Parmaklarını saçlarının arasında gezdirdi. Saç dipleri terliydi; tırnakları derisine değdiğinde hafif bir yanma hissetti.
Dizlerini kendine çekmek istedi, başaramadı. Bacakları beton doldurulmuş gibi ağırdı.
Nefesini saymaya çalıştı. Bir. İki. Üç.
Kafasının içinde aynı cümle dönüp durdu: “Her sabah reddediyorsun.”
Saymayı bıraktı. Ritmi bozuldu. Göğsü düzensiz aralıklarla yükselip alçalmaya başladı. Boğazındaki düğüm, çekilmiş bir ip gibi geriliyor, her nefeste biraz daha acıtıyordu.
“Yeter artık,” dedi.
Karşı kaldırımdan geçen iki işçi kısa bir an ona baktı, sonra başlarını çevirip yürümeye devam ettiler. Bu sokak, görmezden gelme hızını iyi saklıyordu.
Kime söylediğini bilmiyordu. Camdaki benliğe mi, kendine mi, şehre mi, o belirsiz “biz”e mi.
O sırada sol bileğinin yanındaki yanık izine bir şey dokundu. Yumuşak. Islak. Minik bir temas.
Refleksle bileğini göğsüne çekti. Yanık, montun astarına sürtündü, sızladı.
“Dokunma,” diye fısıldadı. Ses, nefese karışacak kadar zayıftı.
Başını kaldırmak istemedi. Ama merak, yorgunluğuna baskın çıktı. Gözlerini aralayıp aşağı baktı.
Kucağının önünde is lekeli bir sokak kedisi duruyordu. Tüyleri griyle kahverengi arasında, yer yer kurumla kararmış gibiydi. Gözleri sarıydı; çöplerin arasında değil, uzun bir bekleyişin içinden bakar gibiydi.
İnce gövdesi yağmurdan hafif ıslanmıştı; ama tüylerin altındaki sıcaklık çıplak gözle bile seziliyordu.
Kedi yeniden eğildi. Yanık izinin etrafını bu kez daha kararlı kokladı. Burnunun nemi derisine değdi. Sonra diliyle izden bir tur geçti. Sıcak, pütürlü, şaşırtıcı derecede nazik.
Zeyno’nun içindeki bütün alarm sirenleri ötmeye başladı.
“Mikrop kaparsın. Kalk. Kov şunu. Bırak dokunmasın.”
Bedeninden başka bir şey yükseldi. Yorgunluk. Direncin büküldüğü an. Uyuşmuş bir kabulleniş.
“Git,” diye mırıldandı yine de. Elini hafifçe salladı.
Hareket kediyi korkutmaya yetmedi. Sadece bir adım geri çekildi, sonra aynı noktaya döndü. Kuyruğu yavaş, sabit bir ritimde sağa sola kıpırdıyordu.
Kedi, tekrar yanık izini yaladı. Bu sefer daha uzun, daha kararlı. Tüylerinden gelen hafif, sütlü nefes kokusu, yağmurun soğuk havasına karıştı. Sanki bir mutfakta yere dökülmüş bir yudum sütün kokusu orada asılı kalmıştı.
Zeyno’nun aklı “kaç” diye bağırıyordu. Elleri kediyi itmek için öne uzandı. Parmak uçları kedinin başına değdiği anda durdu.
Tüyler beklediğinden sıcaktı. Altında minik kafası. Kulağının arkasındaki tüyler daha kısa, daha yoğundu. Parmaklarını oraya daldırınca tüyler parmaklarının arasında kaydı; elinin içi yanmak yerine sobaya uzatılmış gibi ısındı.
Kedi mırıldanmaya başladı. Önce çok hafif, neredeyse duyulmazdı. Sonra göğsünden gelen o titreşim Zeyno’nun elinden koluna, omzuna tırmandı.
Bu mırıltı, arşivin içindeki metal uğultudan farklıydı. Yumuşak, düzenli, neredeyse eski bir ninni gibi.
Alnını dizlerine yasladı. Kedi hâlâ bileğinin yanında duruyordu. Tüylerin sıcaklığıyla yanık izinin sızısı iç içe geçti; acı ilk defa yalnız hissettirmedi.
“Ağlama,” diye homurdandı eski ses. “Topla kendini. Böyle kaldırımda oturulmaz.”
Parmakları kedinin kulağının arkasında dolaşırken o sert sesin etkisi azaldı. Mırıltı, içindeki ritmi değiştirdi.
“Sen de mi buraya sıkıştın?” diye sordu, alçak ve kısık. Kedinin anlaması umurunda değildi. “Ha? Burada… ikimizden başka kimse yok gibi.”
Kedi mırlamayı sürdürdü. Birkaç adım ileri attı. Ön patilerini Zeyno’nun uyluğuna dayadı, küçük tırnakları hafifçe bastı.
Gözleri doluydu artık. Kirpiklerini sıkıca kapattı. Kirpikleri birbirine yapıştı. Titreyen nefesinin arasında boğazındaki düğüm, ağır ağır gevşemeye başladı. Bir damla, sonra bir damla daha yanağından aşağı süzüldü. Çenesine gelen yaş, soğuk havayla buluşunca ince bir yanmaya dönüştü.
“Ağlama,” diye tekrar etmeye çalıştı içeriden. “Zayıfsın şimdi. Bu seni öldürür.”
“Belki de ilk kez,” diye usulca beliren başka bir cümle geçti içinden. “İlk kez… kendim için ağlayabilirim.”
Kedi başını göğsüne uzattı. Zeyno onu kucağına aldı.
Elinin altındaki sıcak beden hafifti, ama ağırlığını belli ediyordu. Artık bir iz yalıyor gibi değil, sadece yer arayan biri gibi kıvrıldı. Kuyruğunu bacağına doladı. Mırıltı güçlendi; göğsünün tam ortasında çalışan küçük bir motor gibi titreşti.
Sokağın sesleri uzakta kaldı. Arabaların geçişi, lastiklerin yamalı taşlara sürtünmesi, bir yerde çay karıştıran birinin kaşığının bardağa vurduğu ince çınlama… Hepsi arşivin boğucu uğultusundan farklıydı. Buradaki sesler daha yuvarlak, daha yumuşak geliyordu.
Nemli duvar sırtına yapışmıştı. Ama kedi, göğsünün üzerinde küçük bir soba gibi yanıyordu. Montunun fermuarını biraz daha çekti, kediyi içine doğru aldı. Tüyler çenesine değdi.
Burnuna bir kez daha sütlü, hafif ekşi bir koku geldi. O koku, balkonda içtikleri ılık sütü anımsattı.
Gözlerini kapadı.
Karanlığın içinde başının arka tarafında bir şey belirdi. Bir saat. Görüntüsü yoktu, sesi de tiktak etmiyordu, ama varlığını duyumsuyordu. Zaman burada sesle değil, ritimle işliyordu.
Yine de zihninin iç duvarına net bir sayı çakıldı: 6:16.
Bir dakika.
Yukarıda bir dakikalık mahkûmiyet. Bir dakikalık özgürlük. Hangisi olduğunu söyleyemiyordu.
“Kimin kanı bu?” diye sordu içinden. “Kimin gölgesi? Benim mi, onun mu, bizim mi?”
Kedi mırladı, sanki “fark etmez” der gibi.
Eğer her sabah aynı kararı yeniden veriyorsa, yarın 6:17’de neyi farklı seçecekti?
Ve o seçim, hangi Zeyno’yu öldürmek anlamına gelecekti?