Membaca

Bölüm 5: Taşlara Kazınan Döngü: Ben Olmayan Parmak İzi

Koşmadım. Sokağın ortasında, taşların hemen kenarında dizlerimin üstüne çömelmiş buldum kendimi. Dizlerimin altındaki soğuk, kemiğime kadar işledi. Göğsüm gerilmişti; ritmi kaçmış, amfiye yanlış bağlanmış bir rock konseri gibi düzensiz çarpıyordu. Galata’nın o bildik soğuğu, duvar diplerinden içeri sızıyordu; rutubet burnuma doldu, pas tadı dilimin ucuna geldi. Bir yerlerde, gizlenmiş bir musluk damlıyormuş gibi. Önümdeki ceset, sanki bir önceki döngüden beri hiç yerinden oynamamış, burada, bu taşın üstünde yıllardır bekliyormuş gibi hareketsizdi. Önce elini gördüm. Çizikleri. Yakında tırnak izlerini. Derin, düzensiz, panikle savrulmuş. Parmak boğumlarının kenarında kurumuş, koyu renkli çizgiler hâlâ kabarıktı. Kendi tırnaklarıma baktım. Aynı uzunluk. Aynı kırık uçlar. Aynı kir, kenarlara inatla tutunmuş. Boğazımda sert bir şey yükseldi. “Hayır,” dedim, sesim çatlayıp dalgalandı; sanki paslı bir tel boğazıma gerilmiş de nefes alırken ona sürtünüyormuşum gibi. “Bu… ben değilim.” Elimi geri çektim. Parmaklarımın ucunda hafif bir titreme başladı; ince, kontrolsüz, sinirli. Dün, bir önceki döngüde, bu elin bileğini yoklamıştım. İç cebine girmiş, metal bir şeye denk gelmiştim. Kart. Bu sefer, onu daha dikkatli çıkaracaktım. Dikkat, boşa harcayabileceğim bir lüks değildi artık. Döngüden çıkmak istiyorsam, ipuçlarını ezbere bilmeli, onları elime sürülmüş mürekkep gibi taşımam gerekiyordu. Ceketinin dışı sertti; kumaş hafif nemlenmiş, parmaklarımın altında pütürlü pütürlü geziniyordu. Arada bir iplik, tırnağıma takıldı. İç cebine girdim. Kart yine oradaydı; plastik yüzeyi soğuk, kaygan. Çıkartırken kumaştan zayıf bir tık sesi geldi. Kartı yüzüme yaklaştırdım. Kimlik kartıydı. Üzerindeki ismi okuduğum anda mideme görünmez bir tekme indi: “ELİF ZEYNEP DEMİR.” Fotoğrafa baktım. Benim yüzüm. Derhal tanıdım ama her ayrıntıda zamanın izleri vardı; göz kenarlarındaki çizgiler belirginleşmiş, göz altları koyulaşmış, bakış keskinleşmişti. En az on yıl, belki daha fazla. Saçlarım aynı değildi; daha koyu, daha düzgün toplanmış, daha bakımlı duruyordu. Dudak kenarında ince bir çizgi, yorgunluk bıçağıyla çizilmiş gibi. Kartı biraz fazla sıkınca plastik hafifçe esnedi. “Saçmalık,” dedim, dişlerimin arasından. “Bu, felaket düzeyde bir şaka.” Şaka yapan kimdi, işte onu bilmiyordum. Kartı çevirdim. Tırnaklarım plastik yüzeyde hafif bir sürtünme sesi çıkardı. Arkada küçük bir logo. Yıldız motifi. Ortası boş bırakılmış bir daire, etrafında birbirine bağlanan ince hatlar. Elektrik devresini andıran zarif bir çizim; bakınca sanki hareket edecekmiş gibi duruyordu. Altında küçücük bir yazı: “Proje Yıldız Tozu.” Gözlerim istemsizce sokağın başındaki bakkala kaydı. Camın arkasında, Emre’nin gölgesi. Buzlu camın ardında, suyun içinden bakıyormuşsun gibi dalgalı, silik. Beni izleyip izlemediğini ayırt edemedim. Zaten uzun zamandır, neye emin olduğumu hatırlamıyordum. Kartı iç cebime soktum, cesetten uzaklaştım. Ayağımın altında taşlar sanki yer değiştiriyormuş gibi kaydı; dengemi bulmak için kısa bir an duvara elimi koydum. Sol omzumun altı yeniden sızlamaya başladı. Bir önceki döngüde bıçağın girdiği yer. Gömleğime baktım; leke yoktu, ama derimin altında ince, yanık bir çizgi kıpırdandı. Kendi bedenim, başka zamanların zabıtlarını taşıyan bir dosya gibiydi. Bu sefer önce eve gidecektim. Sonra dosyaya. Yıldız Tozu’na. O lanetli kağıtlara. Döngüyle işi olan her şey, darmadağın olmuş bu apartmanın içine doğru beni çekiyordu. *** Merdivenleri ikişer atladım. Eski ahşap basamaklar, her adımda boğuk bir iniltiyle cevap verdi; sanki yıllardır aynı ağırlığı taşımaktan sıkılmışlardı. Korkuluğa uzandım; metal soğuktu, nem avucuma yapıştı. Parmaklarım kaydı, yine de bırakmadım. Kapının önünde durdum. Aynı kapı. Boyası dökülmüş, kenarları çizik çizik. Kapı kolunun altındaki küçük çatlak bile tanıdıktı. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Hava, toz, eski yağ, kızarmış soğan kalıntısı gibi kokuyordu. Anahtarı deliğe sokup çevirdim. Kilit her zamanki aynı noktada takıldı; dişler birbirini bulamayınca ince bir sürtünme sesi çıktı, sonra yumuşayıp döndü. İçeri girdim. Evin içi, döngü başından beri bıraktığım gibi yerli yerindeydi. Mutfak tezgâhında dudak izi kalmış boş çay bardağı, salonda kenarı kıvrılmış yamuk halı, pencerenin önünde ayağı sallanmış, hafif eğik bir sandalye. Bakışım masaya kaydı. Değişmeyen sahne. Değişen tek şey bendim; her döngü biraz daha çizik, biraz daha morluk, biraz daha soru ekliyordu üzerime. Masaya yürüdüm. Dün karıştırıp yere saçtığım dosyaları bu sefer daha düzenli yığılmış buldum. Demek ki verili düzen bu hâldi; döngü, kaosu değil, özenle ayarlanmış bir dağınıklığı geri yüklüyordu. “Günaydın, Yıldız Tozu,” dedim masaya doğru. Sesim, boş odanın duvarlarından sertçe sekti, geri döndü. Sandalyeyi çekip oturdum. Dosyanın kalın kapağını kaldırdım. Sararmış, köşeleri kıvrılmış, kenarları tırtıklı kağıtlar çıktı ortaya. Üstte mühürlü bir sayfa: “OPERASYON YILDIZ TOZU — GİZLİ.” Parmak uçlarım kağıda değdiğinde, içimde bir yer hafifçe yanıp söndü. Kağıt kuru görünüyordu ama parmaklarımda sanki çok hafif bir nem kaldı. Toz kokusu burnuma doldu; sabah sokaktaki gri sis kadar yoğun. Mürekkep dağılmamıştı. Parmaklarımı yazının üzerinde gezdirdim, siyah mürekkep parmak izlerimin arasına ince çizgiler halinde doldu. Gözlerim belgenin köşesine kadar ilerledi. Dün atladığım ince bir çizik orada duruyordu. Kenara, çok küçük, neredeyse görünmez bir not sıkıştırılmıştı. Yüzümü yaklaştırdım, nefesim kağıda çarptı. Yazıyı okudum. “Hedef: Kendi geçmişini avlamak.” Boğazımda bir şey düğümlendi; yutkunmak isteyince, sanki zımpara yutmuşum gibi acıdı. Kalbim hızlandı, göğsümün içi daraldı. Ses çıkmasın diye dişlerimi birbirine bastırdım. Notun mürekkebi hafif solmuştu ama el yazısı netti. Harfler, benim harflerime benziyordu. A’larımın tepesi düz, Z’lerim hafif aşağı kıvrık. Yıllardır formlara, not defterlerine aceleyle attığım yazıyla aynı oran, aynı baskı. “Hayır,” dedim, kağıdı önce itip sonra kendime geri çekerken. Kağıt parmaklarımın arasında hışırdadı. “Bu benim yazım değil.” Cümle havada kaldı. Parmak boğumlarım beyazlayana kadar sayfayı sıktım. Mürekkep lekesi avuç içime bulaştı; ince siyah gölgeler derimin çizgilerine yerleşti, silmeye çalıştım, gitmedi. Gözüm, belgenin geri kalanına kaydı: tarihler, kod adları, “operasyonel denekler”, “kontrol grubu”… Satırlar hızla geçti. Bir yerde takıldım: “Başvurulan aileler: … D kodlu hane…” D. Demir. Sesli söyleyemedim ama harf dilimin ucunda dolaştı. Dosyanın ikinci sayfasını çevirdim. Zımbanın metal dişi, kağıdın kenarını çizmiş, hafifçe açılmıştı. Altında siyah beyaz bir fotoğraf. Uzun bir koridor; tavanında floresan ışık, duvarlar çıplak, renksiz. Ortada genç bir kadın; başı yana dönük, yüzü tam seçilmiyor. Sol bileği açıkta. Orada bir dövme. Çizgiler, rakamlar, yıldızlar. Küçük, mumları yanar gibi çizilmiş bir doğum günü pastası. Yanında “12” yazıyor; üstünden çizgi çizgi kıvılcımlar fışkırıyormuş gibi. Uzun bakınca gözlerim yandı. Dövmenin şekli, sol bileğimde yıllardır taşıdığım desenin aynısıydı. Sol kolumu hızla kendime çektim. Gömleğin kolunu dirseğime kadar sıyırdım. Derim solgundu; ince mavi damarlar yüzeye yakın dolanıyordu. Dövme, olması gereken yerde, kemik ile damarlar arasında duruyordu. Siyah mürekkep, hiç solmamış gibi koyu. Kenarları hafif kabarık, sanki birkaç saat önce yapılmış da hâlâ kızarıklığı inmeye fırsat bulamamıştı. Derimin üzerinde hafif bir karıncalanma dolaştı; ince, üst üste batan iğneler gibi. “Ne zamandı?” diye fısıldadım bileğime, dudaklarım dövmeye yaklaşırken. “Ne zaman yaptırdım seni?” Geriye doğru gitmeye çalıştım. Dövme stüdyosu. Duvarlarındaki posterler. İğnenin vızıldayan sesi. Antiseptiğin keskin kokusu. Koluma sürülen soğuk jel. Hiçbiri gelmedi. Boşluk. Sadece tek bir patlama: küçük ben, balkonda. Üzerimde sarı bir örtü. Yanımda biri. Pasta. Mumlar. “Dilek tut,” diyen bir ses. Yüz yok. Şekil yok. Işıktan çizilmiş bir siluet sadece. Şakaklarım zonkladı. Gözlerimi dövmeye diktim. “Neden seni hatırlayamıyorum?” diye sordum. Bileğime mi, fotoğraftaki kıza mı, yoksa masanın üzerindeki dosyaya mı sorduğumu ayırt edemedim. Parmaklarımı dövmemin üzerinden geçirirken deri sıcak geldi; sanki içerden hafif bir ısı yükseliyor, damarımla birlikte hareket ediyordu. Elimi çekmek istedim, tersi oldu; parmaklarım oraya yapıştı. Dövme ile fotoğraf arasındaki mesafe yok olmuş gibiydi. O kız bendim. Ya da ben, o kızın kötü çekilmiş, karanlıkta büyümüş geleceğiydim. Sayfaları daha hızlı çevirmeye başladım. İsimler, kodlar, başlıklar, imza alanları gözümün önünden kaydı. Alt köşede, kenara sıkıştırılmış başka bir kod: “Denek 07: E. Z. D.” Tepemdeki çıplak ampul bir an titredi. Işık zayıfladı, duvarın üzerindeki gölgem dalgalandı. “Devam,” dedim kendime, dudaklarımı ıslatıp. “Daha fazlası var.” O “daha fazlası”, bodrumdaydı. *** Apartman boşluğu aşağıya doğru uzanan bir kuyu gibi derinleşiyordu. Demir korkuluklar, yılların terini ve tozunu taşıya taşıya matlaşmış, parlamayı unutmuştu. Bodrum katına inerken duvarlara sinmiş rutubet kokusu keskinleşti, boğazımın arkasında metalik bir tat bıraktı. Betondan basamakların aralarında sigara izmaritleri, ezilmiş plastik şişeler, kurumuş çamur parçaları vardı. Her adımda ayakkabımın altındaki kum taneleri hışırdayıp yer değiştirdi. Bodrum kapısı eskiydi; boyası kabarmış, yer yer çıplak tahtaya dönmüştü. Kapı kolunu kavradım. Soğuk metal avucuma yapıştı, parmak eklemlerim hafifçe sızladı. Kolu çevirdim. Kapı, itince uzun, ince bir gıcırdama çıkardı. İçeri adım attığım anda nem yüzüme çarptı; hava ağır, sanki suyla karışmış gibiydi. Tavandaki borulardan arada su damlıyordu. Önce tık. Sonra tak. Ritmik. Yerde görünmeyen bir saat tıkırdıyormuş gibi. Ampulün ipine uzandım, çektim. Zayıf, sarımsı bir ışık yandı; köşelere varamadan yorulmuş gibi titriyordu. Yerde yıllardır unutulmuş koliler, paslı raflara yığılmış eski kavanozlar, rulo yapılmış küflenmiş halılar vardı. Sol tarafta, dün açtığım karton kutu bekliyordu. Üzerinde tozla kaplanmış bir etiket: “Eski evraklar”. Dizlerimin üzerine çöktüm. Kutunun içine ellerimi daldırdım. Plastik dosyalar, lastikle tutturulmuş kağıt tomarları, kimlik fotokopileri, sarı zarflar. Parmaklarımın arasında kâğıt hışırtısı dolaştı. Arada bir yerde daha kalın, daha sert bir şey elime değdi. Çekip çıkardım. Koyu gri, sert kapaklı bir dosyaydı. Üzerinde hiçbir başlık yoktu; rengi, bodrumun gölgelerine karışıyordu. Kenarını hafifçe araladım. İçinden tek bir sayfa kaydı, dizimin üzerine düştü. Kağıt, diğerlerinden daha beyazdı; yüzeyi sıkı, kenarları düzgün, sanki yırtılmaya direnmek için özel yapılmış. Sayfayı iki elimle tuttum. En üstte düzgün yazılmış bir başlık: “TESLİMİYET FORMU.” Altında daktilo yazısı gibi düzgün, soğuk cümleler, boş bırakılmış alanlar. En altta, imza satırı. Orada duran imzayı gördüğüm anda boğazımda bir şey söküldü. Harfler birbirine dolanmış, hızlı ama emin çizilmişti. Altında küçük harflerle: “Elif Z. D.” “Ben bunu hatırlamıyorum,” dedim, sesim bodrumun nemli beton duvarlarında yankılanıp basitleşti. “Hatırlamıyorum.” Gözüm formun ortasındaki satırlara kaydı: “Proje Yıldız Tozu – Denek 07: Elif Z. Demir.” Tarih kısmına geldiğimde parmaklarım titredi. Bugünün tarihi yazılıydı. Aynı gün. Aynı sabah. Eski bir hukuk refleksi, gözlerimi metnin geri kalanında hızla gezdirdi. Sorumluluk devri, gönüllü katılım, hafıza üzerinde deneysel çalışma izni. Cümleler steril, düzenli, kayıtsızdı. Ama altından çıkan anlam, bodrum suyundan bile kirliydi. Kağıdı iki ucundan tuttum. Yırtmaya çalıştım. Parmak boğumlarım gerildi, omzumdaki eski yara zonkladı, sol tarafımda küçük bir ateş yandı. Kağıt hafifçe eğildi, kuru bir hışırtı çıkardı. Yırtılmadı. Daha sert bastırdım. Yüzeyinde ince dalgalar oluştu, ışık o dalgaların üzerinde oynadı, ama lifleri sapasağlam kaldı. Kumaş mı, plastik mi, kâğıt mı, ayırt edemedim; üçü arası bir şeydi sanki. “Tabii,” dedim dişlerimin arasından, nefesim kesik. “Tabii böyle olacak.” Formu katlamayı denedim. Kenarlarını hizalayıp kat yerini tırnaklarımla bastırdım. Tırnak izlerim beyaz çizgiler bıraktı ama kağıt birkaç saniye sonra eski düz haline geri döndü. Dalga geçer gibi. “Ben bir denek miyim?” dedim kendi kendime, sesi fazla hafife almaya çalışarak. “Yoksa… görevli miyim?” Söz ortasında takılıp çatladı. Tavandan su damlamaya devam etti. Tik. Tak. Tik. Tak. Bodrum, zamanı damla damla ölçüyordu. Nefesim hızlandı; her iç çekişimde ciğerlerime nem doldu, göğsüm ağırlaştı. Sırtımdan ince bir ter çizgisi aşağıya doğru indi, tişörtüm kumaşa yapıştı. Formu dosyanın içine geri ittim ama parmaklarım bırakmadı. Gri kapakla beyaz kağıdın birleştiği yere baktım. Orada küçük, kabartma bir mühür vardı: yıldız motifi tekrar. Aynı boşluklu daire, etrafında devre gibi çizgiler. “İyi,” dedim, kendi nefesimi duymaya çalışarak. “Tamam. Yıldız Tozu, denek 07… Şimdi ne yapıyoruz?” Cevap yerine, sadece su sesi geldi. Bodrum, soruları yutmakta ustaydı. Formu gömleğimin altına, bedenime daha yakın bir yere sıkıştırdım. Direnirse dirensin, benimle çıkmak zorundaydı. Döngü sıfırlandığında ne olacağını bilmiyordum; öğrenmenin tek yolu, onu da döngüye sürüklemekti. Basamaklara tırmanırken bacak kaslarım yanıyordu. Nemli hava bir süre daha peşimi bırakmadı; apartman boşluğuna çıktığımda bile ciğerlerimde ağır, görünmeyen bir sis taşıyordum. *** Daireye girer girmez ilk işim banyoya gitmek oldu. Küçük, buhar tutmayan, kenarındaki ince metal çerçevesi soyulmuş aynanın karşısına geçtim. Kendi yüzüme baktım. Tenim bir ton daha soluktu. Göz altlarımda mor halkalar yayıldı, gölgeler koyulaştı. Sol omzumun altındaki gölge, gömleğin ince kumaşının altından bile kendini belli ediyordu. Düğmeleri açtım, kumaşı yana çektim. Derimde ince, solgun bir çizgi uzanıyordu; sanki yıllar önce kapanmış bir yara izi. Oysa ben, daha dün o bıçağın sıcaklığını derimde hissetmiştim. Parmağımla iz boyunca gezdim. Deri o hat boyunca daha sert, hafif kabarık. Aynamdaki ben dişlerini sıktı; çene kenarında kaslar belirginleşti, gözlerimin etrafındaki çizgiler gerildi. “Sen benim misin?” dedim izlere, parmağımı çekmeden. “Yoksa ben… senin misin?” Kelime bulmakta zorlanıyordum; ağzımdan çıkanlar uyduruk felsefe soruları gibi havada sarkıyordu. Yine de konuşmazsam delirecekmişim gibi hissettim. Masaya geri döndüm. Operasyon Yıldız Tozu dosyası hâlâ açıktı, sayfalar dışarı taşmıştı. Fotoğraf, dövmeli bileğiyle orada duruyordu, bakışı yüzüme saplanmış gibi. Gözlerimi ondan kaçırıp köşedeki küçük notu tekrar okudum: “Hedef: Kendi geçmişini avlamak.” Daha önce böyle bir cümleyi düşünüp düşünmediğimi hatırlamaya çalıştım. Akademik tezler, makaleler, gece yarısı notları, mail taslakları… Hepsi sisin arkasına itilmişti. Geriye sadece bu cümlenin sivri ucu kalmıştı. “Geçmişimi avlamak.” Sözcükleri dilimin ucunda yuvarladım. “Güzel,” dedim alayla. “Peki kim av, kim avcı?” Kalbim bir an tökezledi; göğsümün içinde boş bir alan açıldı, ayaklarım havada asılı kalmış gibi oldu. Masanın kenarına tutundum. Ahşap pürüzlüydü; eski vernik kabarmış, küçük kıymıklar avuç içime battı. Canım yanınca, en azından bir şeyin gerçek olduğuna inandım. Dışarıdan bir ses geldi. Sokak tarafında. Ağır adımlar, sonra duraklama, sonra kapının önünde hafif bir gölgenin varlığını hissettiren o tuhaf sessizlik. İçeriden kimseye görünmek istemiyordum. Şimdi hiç. Ayak sesleri yavaşça uzaklaştı. Belki de başka bir kattaydı, belki de tamamen yanlış duydum. Zamanı boşa harcıyordum. Döngünün öğleden sonrasına sarkmak istemiyordum; güneş alçalırken sokaklar gölgelerle doluyor, şehir başka bir şeye dönüşüyordu. Ceset yerinde, Emre bakkalda, mahallenin geri kalanı kendi döngüsünü oynarken benim şu lanet formülün içine girmem gerekiyordu. Karar, masanın üzerinde bekleyen kâğıt kadar netti. Cesede geri dönecektim. İlk sahneye. Yara izlerini kontrol edecektim. Döngü, bedenleri de sıfırlıyor muydu, yoksa sadece hafızayı mı siliyordu? *** Sokağa çıktığımda havanın kokusu çok hafif değişmişti. Aynı sabah, aynı saat, ama güneş biraz daha yükselmiş, taş duvarların kenarlarında ince gölgeler uzamaya başlamıştı. Uzaklardan deniz kokusu geldi; balık, mazot, ıslak demir karışımı. İstanbul’un değişmeyen parfümü. Ceset aynı yerdeydi. Yüzü taşlara dönük, kolu yana hafif açılmış. Kimse durmamış, kimse bakmamış gibi. Sanki bu sokak, ölü beden görmeye alışkındı, bunu da envanterine eklemişti. Yanına çömeldim. Sol eli açıktaydı. Elde çizikler, dün gördüğümle aynı duruyordu; taze ama dokunulmamış. “Tamam,” dedim, kendi kendime mırıldanarak. “Deney yapıyoruz.” Parmak uçlarımı cesedin bileğine yaklaştırdım. Aramızda ince ama ağır bir hava tabakası varmış gibi hissettim. Derin bir nefes aldım. Cesedin teni, gözle bile soğuk görünüyordu; mat, hafif mavimsi. Ter damlaları hâlâ derisini parlatıyordu; ölüm anında beden son kez tüm sıvısını dışarı itmiş gibiydi. Elimi biraz daha yaklaştırınca avuç içlerim terledi. Göğsümde bir baskı hissettim; havayı çekerken bile içeri girmemeye direnen bir şey. Parmaklarımı çiziklerin kenarına kadar getirdim. Buz gibi bir hava dalgası elimi yaladı. “Hayır… hayır, bu ben değilim,” diye inledim, sesim boğuk, sanki göğüs kafesimin içinden çıkıyormuş gibi. Yine de dokundum. Parmak uçlarım çiziklere değdi. Deri, kule duvarı gibi sert ama terle karışık kaygan. Hafif bastırdım. Çiziklerin şekli, parmak izlerimin kıvrımlarına tuhaf bir uyumla oturdu; sanki elimi kendi el izime yerleştirmişim gibi. Midem kasıldı. Başım döndü, görüşümün kenarları karardı. Elimi çekmek için geri hamle yaptım. Tam o anda başka bir şey oldu. Cesedin kirpikleri titredi. Göz kapakları, ağır bir güçle yukarı kalktı. Altından çıkan gözlerde hayat yoktu, donuktu, ama derinlerde bir yerde, çok kısa bir an için ışık çakmış gibi oldu. Bana mı, yoksa üzerimden geçip bir boşluğa mı baktığını anlayamadım. Geriye doğru sıçradım. Dizlerim taş zemine vurdu; keskin bir acı bacaklarıma yayıldı. Nefesim boğazıma takıldı, ciğerlerim havayı itiyormuş gibi yandı. Cesedin göğsüne baktım. Kımıldamadı. Göz kapakları, yorgun birinin uykusuna geri kaçışı gibi yavaşça kapandı. Sokak bir an için tüm sesini çekip aldı; ne araba, ne martı, ne insan sesi. Sadece kendi hızlı nefeslerimi duydum. Sonra, uzaktan bir araba korna çaldı. Hayat kaldığı yerden devam etti. Sanki hiçbir şey olmamıştı. “Tetiklenme,” dedim, yarım bir sesle. “Refleks. Sinir sistemi. Kalan elektrik…” Bilimsel kelimeler uydurup duruyordum. Çünkü diğer ihtimal, zihnimin kaldıramayacağı kadar büyüktü. Yine de, cesedin eline bakmaktan kendimi alamadım. Çizikler, parmak izlerimle ürkütücü bir simetriyle örtüşüyordu. Kendi ellerime bakamadım. Avuçlarımı yumruk yaptım. Tırnaklarım avuç içime gömüldü; derimde küçük yarıklar açıldı. Oraya sıcak, canlı, acıyan bir ısı yayıldı. Baş dönmem dinmedi. Geri geri yürüdüm, sırtım sokağın duvarına çarpana kadar. Taş, soğuk bir darbe gibi sırtıma oturdu. Göğsüm hızla inip kalkıyordu. Kulaklarımda sadece kendi kalp atışım vardı; şehir gürültüsü, kornalar, martılar kalın bir camın arkasına itilmiş gibiydi. Dünya gitgide daraldı, bir tünele dönüştü. Başımı kaldırdım. Yukarıda, kendi evimin penceresine baktım. Oraya çıkmam gerekiyordu. Bir şeyin içine kapanmam, sırtımı dayamam, nefesimi saymam. Ayaklarımı zorlayarak sokaktan çıktım, merdivenleri yeniden tırmandım. Her basamak daha uzun, daha dik geldi. Kapının kilidi yine aynı noktada takıldı. Sinirle ileri geri çevirdim. Metal, hırçın bir ses çıkardı. Sonunda açıldı. İçeri girer girmez pencereye yöneldim. Ahşap çerçevenin kenarına iki elimle asıldım. Tahta sert, pürüzlüydü; bazı yerlerde eski vernik kabarmış, ince parçalar halinde kalkmıştı. Parmaklarımın altına minik kıymıklar battı; sızı, derimin altına ince bir çizgi halinde yürüdü. Bu acının tanımı netti. Gerçek, ölçülebilir, anlaşılır. Pencereyi açtım. Güneş içeri aktı. Hava, dışarıda daha farklı kokuyordu; egzoz, simit, hafif bir deterjan karışımı. Rüzgâr, terli yüzüme dokundu; sanki bir bezle silinmiş gibi hafifletici. Güneş yanaklarımı ısıttı, gözlerimi kısmak zorunda kaldım. Kirpiklerimin gölgesi, görüş alanımın altına ince çizgiler düşürdü. Aşağıdan ince, tiz bir çocuk sesi yükseldi. Sabahın durağanlığını yaran bir ses: “Anneee!” Göğsümde sıkışmış bir düğüm gevşedi. Ses içime kadar girip yankılandı; duvarlardan, kemiklerimden sekti. Nefesimin hızını fark ettim. Kontrol etmeye çalıştım. İç çek, say, ver. Tekrar. Tekrar. Ellerimi ahşap çerçeveden ayırmadım; pürüzlü yüzey, beni bu odada, bu saniyede tutan tek sağlam şey gibiydi. “Anneee!” Ses uzaklaştı, sonra tekrar duyuldu. Koşan küçük ayakların betona vurduğunda çıkardığı tok, kısa ses kulağıma geldi. Ses, şimdiki zamandan çok, hafızanın içinden geliyormuş gibi hissettirdi. Balkonda küçük bir kız. Benden daha küçük. Ellerini uzatmış, aşağı bakıyor, tek kelimeyi dilinde döndürüp duruyor. Ben. Ben de böyle bağırmıştım. Yıllar önce. Aynı tonda. İçeriden gelen aynı yankıyla. Zaman, bir halka gibi yukarıdan aşağıya dönüp dönüp aynı çağrıyı tekrarlıyor gibiydi. Elimi göğsüme götürdüm. Nefesim yavaşça düzene girdi. Göğsümün altındaki sıkışma tam olarak dağılmadı ama artık nefes alabiliyordum. “Belki annem değil…” dedim içimden; düşüncenin sesi bile tam oluşmadı. “Belki benim sesimdi o.” Pencerenin kenarındaki sandalyeye oturdum. Ahşap iskelet, ağırlığımı alınca hafifçe içe göçer gibi gıcırdadı. Güneş yüzümün yarısını dolduruyordu. Gözlerimi kısarak dışarıyı izledim. Sokaktan geçenler, normal bir gün yaşıyor gibiydi; okula koşan çocuk, elinde poşetle yürüyen kadın, köşe başında sigarasını yakan adam. Döngü fikri, onlara komik gelirdi muhtemelen. Aynı güne sıkışmış bir kadın, aynı ceset, aynı sorular. Ellerimi dizlerimin üzerine koydum. Avuçlarımı birbirine sürdüm. Deri deriye sürtünürken çıkan basit ses, içimi hafifçe ısıttı. Parmak eklemlerim, ritmik hareketle yavaş yavaş sakinleşti. Güneş, alnımdan çeneme kadar inen ince bir sıcaklık çizgisi gibi akıyordu. Birkaç dakika sadece oturdum. Nefes, güneş, tahta, sokak sesi. Ama dinlenmek, bana verilmiş bir hediye değil, araya sıkışmış kısa bir yanılsamaydı. Döngü, bana böyle molalar veriyormuş gibi görünse de aslında sadece başka bir tuzak hazırlıyordu. Masadaki dosya bekliyordu. Gömleğimin altında form, kaburgalarımın üstüne bastırıyordu. Cebimdeki kimlik kartı, vücudumun ısısıyla ılıyordu. Ailemin devletle ne işi vardı? Bu operasyon, bu proje, bu yıldız motifleri… Hepsi benim soyadımla, bileğimle, imzayla aynı cümleye sıkışmıştı. Kapı çaldı. Ses tok değildi; tereddütlü bir ritim: iki kere, kısa bir ara, sonra bir kere daha. Tanıdıktı bu vurma. Galata’nın eski apartmanlarında kim kimin kapısına nasıl vurur, insan farkında olmadan ezberliyordu. Sandalyeden kalktım. Halının üzerinde adımlarım yumuşadı. Kapının gözetleme deliğinden baktım. Koridor boştu. Loş bir ışık, kabarmış duvar boyaları, aşağı doğru uzanan merdiven boşluğu dışında bir şey yoktu. Aşağıya doğru bakınca kapımın önünde zarfa benzeyen ince bir şey gördüm. Kapıyı araladım. Ahşap menteşelerde hafifçe inledi. Başımı dışarı uzatmadan, elimi uzatıp zarfı aldım. Kapıyı hemen kapatıp sürgüyü çektim. Zarf krem rengiydi. Üzerinde ne isim, ne adres. Sadece ortasında siyahla yazılmış kısa bir cümle. Tanıdık bir el yazısıyla: “Kendine fazla acıma, Zeyno.” Bu el yazısını tanımamam gerekiyordu. Tanımıyormuş gibi yapmak çok daha kolayıydı. Ama harflerin aralarındaki kıvrım, “Z”nin altındaki ince kuyruk, “e”lerin hafif yukarı kıvrılan kuyruğu içime oturdu. Kendi yazımdı bu. Zarfı çevirdim. Arka kısmında küçük bir mühür daha. Yıldız. Ortası boş, etrafında devre çizgileri. Aynı motif, üçüncü kez karşıma çıkıyordu. Şehrin gölgelerinin altından çıkıp evimin duvarına yapışmış tek logo. “Harika,” dedim, işaret parmağımla zarfın ağzını yoklayıp. “Kendime notlar bırakıyorum artık.” Tırnağımla zarfın ağzını açtım. İçinden ince, tek bir sayfa çıktı. Kağıt bu sefer daha inceydi, neredeyse arkası seçilebilecek kadar şeffaf. Üzerinde sadece birkaç satır vardı. İlk satır, dünkü sabahın tarihiyle başlıyordu. Altında kısa bir cümle: “Operasyon Yıldız Tozu, aile bağın üzerinden yürütülüyor.” Bir alt satır: “Onlar seni teslim etti, sen kendini teslim ettin. Farkı gör.” En alttaki tek satır, bastırarak yazılmıştı; kalemin izi arka yüzünden bile kabarıyordu: “Borç, kan bağıyla devredilir.” Kağıt parmaklarımın arasından kaydı. Elim gevşedi, sayfa halının üzerine düştü. Halının lifleri arasında bile kelimeler bağırıyordu. “Ailem. Teslim. Borç. Kan.” “Hayır,” dedim, ama sesim bildiğim hâlinden daha inceydi. “Onlar… böyle şeylere bulaşmazdı.” Bulaşmamış mıydı? Döngü, hatıralarımı budarken neyi bırakıyor, neyi çekip alıyordu? Balkondaki sahneyi korumaya özellikle özen gösteriyor gibiydi. Orada sevgi vardı. Güven vardı. Devlet yoktu. Birim yoktu. Yıldız yoktu. Sadece gökyüzündeki yıldızlar, çocuk bakışının ulaşabildiği kadar. Eğilip kağıdı tekrar aldım. Sayfanın alt köşesinde, daha da küçük bir ek daha gördüm. Sanki yazarken tereddüt etmişim de sonra sıkıştırmışım: “Operasyon Yıldız Tozu dosyasını, bodrumda değil, kendi evinin duvarında ara.” Gözlerim refleksle evin içinde dolaştı. Duvarlar eski boyayla kaplıydı. Yer yer çatlak, yer yer nem lekesi. Gözüme çarpan görünür bir şey yoktu. Sadece duvar. “Duvar,” diye mırıldandım. “Tabii ki duvar.” Denemekten vazgeçmek seçenek değildi. Döngüde kaybedilen her bilgi, bir sonraki turda daha pahalıya mal olacaktı. Cebimdeki kimlik kartı, gömleğimin altındaki form, elimdeki not… hepsi beni aynı yöne itiyordu. Duvarlara yaklaştım. Önce salon. Elimi beyazı solmuş boyanın üzerinde gezdirdim. Parmaklarımın ucunda pütürlü, kabarmış bir doku hissettim. Bazı yerler boş, bazı yerler dolgun. Yumruğumla hafifçe vurdum. Tok, dolu bir ses. Biraz sağa. Yine dolu. Biraz yukarı. Ses değişmedi. Koridora çıktım. Koridor duvarı daha ince görünüyordu; üzerine asılmış tek resim bile yoktu. Elimi koyup bastırdım. Çok hafif esnedi. Bu normal değildi. Burada bir şey vardı. Duvara daha yakından baktım. Boyanın rengi diğer duvarlara göre neredeyse fark edilmeyecek kadar farklı bir tondaydı; sanki üzerine sonradan ince bir kat daha geçilmişti. İnce bir çatlak, yatay olarak uzanıyordu. Yüzümü yaklaştırınca bir dikdörtgenin kenar çizgilerini seçebildim. “Gizli bölme,” dedim, kendi kendime. Ses, boş evde çabucak dağıldı. Parmaklarımı çatlağın kenarına dayayıp tırnaklarımla boyayı kazımaya başladım. Küçük parçalar döküldü, toz havaya kalktı. Burnuma keskin, eski kireç kokusu doldu; dişlerimin arasında sanki ince kum taneleri gıcırdadı. Bir süre uğraştıktan sonra o ince çizgi boyunca boya tabakası tamamen kalktı. Altından metalimsi bir kenar göründü. İnce, gömülü bir kapak çizgisi. Düz bir şey lazımdı. Bıçağım… tabii ki yoktu. Döngü her sabah ceplerimi boşaltıyordu. Gözüm masaya kaydı. Masanın kenarında eski bir cetvel duruyordu, ucuna metal bir şerit çakılmış. Onu aldım. Duvardaki aralığa soktum. Cetveli kaldıraç gibi kullandım. Bir anlık direnç, ardından içeriden küçük bir klik sesi geldi. Kapak hafifçe dışarı sıçradı. Nefesimi tuttum. Ellerim terledi; metal cetvel avucumun içinde kayganlaştı. Kapak, duvarla aynı renkte boyanmış ahşaptandı ama altında başka bir katman taşıdığı belliydi. İki parmağımı araya sokup kapağı çektim. İçeride dar, yatay bir boşluk ortaya çıktı. Plastik dosya bekliyordum. Yerine ince, uzun, siyah bir defter gördüm. Kapağına dokundum. Hafif tozlu, derimsi bir hissi vardı. Üzerinde hiçbir yazı, hiçbir etiket yoktu. Sadece köşesinde kabartma küçük bir yıldız motifi. Yıldız Tozu, yine karşıma dikilmişti. Defteri aldım, kapağını yavaşça açtım. İçeriden eski mürekkep ve kağıt kokusu yükseldi; bodrumdaki nemli kokudan farklı, daha kuru, daha keskin. Parmak uçlarım sanki o kokuyu emdi. İlk sayfada kalın harfle yazılmış tek bir kelime gördüm: “GÜNLÜK.” Altında küçük bir not: “Döngü her sıfırlandığında, buradan devam.” Sayfayı çevirdim. İkinci sayfada tarih vardı. Dünkü sabah. Altında, titrek ama tanıdık bir yazıyla yazılmış cümleler. Gözüm ilk satırda takıldı: “Bugün yine aynı cesetle uyandım. Ailem, bu işin ortağı.” Dizlerim boşaldı. Yakındaki sandalyeye geri düşer gibi oturdum. Defteri sıkıca tuttum; kapağın pütürlü yüzeyi parmaklarımın altına bastı. Gözlerim satırlar üzerinde gezindi: “Babam, dağıtımcıydı. İşbirliği belgesi ondaydı. O imzaladı, o teslim etti. Ben sadece anlaşmayı tamamladım.” “Operasyon Yıldız Tozu, kan bağıyla yürür; seçme şansım olmadığını söylemek yalan olur.” “Her döngüde daha fazla hatırlıyorum. Ama hatırladıkça, kendimden daha çok nefret ediyorum.” “Yarın, belki bu satırları yazdığımı bile hatırlamam. O yüzden buraya her şeyi yazıyorum. Kendi kendimi suçlu bulamazsam, en azından kanıt olur.” Sayfalar arasında baş parmağımı gezdirdim. Bazıları yazıyla doluydu, bazıları tamamen boş. Bazı tarihler arka arkaya geliyordu, aralarda tuhaf boşluklar vardı; eksik günler, eksik haftalar. Kimi cümlelerin üstü karalanmış, kimi yarıda kesilmiş. Ama her sayfada bir yerde küçük bir yıldız çizilmişti; köşede, kenarda, satır arasında. Gözlerim bir sonraki sayfada koyu harfle yazılmış başlığa takıldı: “Aile — Devlet — Ben.” Altında ilk madde: “Onlar teslim etti. Ben imzaladım. Farkı gör.” Defteri sertçe kapattım. Kapağın şaklaması odada yankılandı, duvarlardan geri geldi. Güneş artık duvarda biraz daha yukarıdaydı; gölgeler yer değiştirmiş, masanın kenarından halının ortasına kaymıştı. Zaman, kağıdın üzerinde sabit kalmıyor, çekilip gidiyordu. Yerimde sayan bendim. “Ailem…” Kelime boğazımdan zor çıktı. “Devletle… işbirliği…” Cümleyi tamamlayamadım. Kelimeler midemde taş gibi kaldı, inmediler. Bakışım masadaki Operasyon Yıldız Tozu dosyasına kaydı. Üstteki sayfayı kaldırıp altlara baktım. “Başvurulan Aileler” bölümünün detaylı listesi vardı bu sayfada. Kodlarla, harflerle gizlenmiş satırlar. En alt kısmında el yazısıyla düşülmüş bir not gördüm. Bu el yazısı benim değildi. “D kodlu hane: Çekirdek aile, 1 çocuk. Baba: gönüllü. Anne: pasif. Çocuk: potansiyel.” Potansiyel. Ben. Defteri, dosyayı, formu, kimlik kartını… hepsini bir arada düşünmeye çalıştım. Zihnim, bakımı aksatılmış bir sigorta kutusu gibi çıtırdadı. Her yeni bilgi, daha önce kurduğum her düzeni bozuyordu. Şimdi net bildiğim tek şey şuydu: Ailem, devlete sadece vergi ödememişti. Daha fazlasını vermişti. Beni. Duvardaki gizli bölme aklıma geldi. Bu defteri oraya kim koymuştu? Ben mi? O mu? Başka bir “ben” mi? Döngünün önceki sürümlerinde daha cesur, daha bilgili, daha suçlu olan bir ben? “Gelecekten gelen notlar, kendine yazılmış talimatlar…” diye mırıldandım. “Resmen bilimkurgu malzemesi.” Ama bu bina, bu duvarlar, bu merdivenler bilimkurgu değildi. Galata’ydı. Zaman, burada kendi inadıyla dönüyordu. Defteri tekrar açtım. Son yazılı sayfayı aradım. Tarih kısmında sadece tek kelime vardı: “Gün?” Altında tek bir cümle: “Bir sonraki döngüde, cesedin cebindeki kimlik kartına bak; resmi, geleceğini gösterecek.” Cebime attığım kartı hatırladım. Elimi cebime götürüp çıkardım. Fotoğrafa baktım. Daha yaşlı bir ben; gözlerimin altındaki karanlık koyulaşmış, bakışlar ağırlaşmış. Uzun uzun gözlerimin içine baktım. Fotoğraftaki ben, dudaklarının kenarında ince, belirsiz bir ifade taşıyordu. İroni mi, pişmanlık mı, kabullenme mi, çıkaramadım. Parmağımı uzatıp yüzümün olduğu yere dokundum. Plastik yüzeyde parmak izim kaldı. Kendi yüzümü, kendi parmak izimle lekerken içimde bir mekanizma devreye girmiş gibi hissettim. Sanki ne kadar kıvranırsam kıvranayım, adım adım aynı sona doğru sürükleniyordum. “Zaman döngüsünden kurtulmak istiyorsun, değil mi?” dedim, karttaki yüzle göz göze gelerek. “Bunun bedeli ne, Zeyno?” Defterin en arka sayfasının arka yüzünde, sayfanın dibine sıkıştırılmış, neredeyse görünmez büyüklükte bir not daha fark ettim. Sanki bulmam için değil, bulmazsam da olur diye yazılmış gibiydi: “Döngüden çıkmak için, cinayeti durdurman yetmez. Kimin yerine geçeceğini seçmen gerekir.” Gözlerim kelimenin üzerinde takıldı: “Yerine.” Kimin yerine? Katilin mi? Kurbanın mı? Ailemin mi? Devletin mi? Odanın içine kalın, ağır bir sessizlik çöktü. Sokağın sesleri bile geriye çekilmiş gibiydi; tavanla zemin arasında sadece kendi derimin üzerinde gezinen hafif bir ürperti, bir de göğsümün içindeki ritim kaldı. Dışarıdan, sokağın başından yumuşak bir erkek sesi geldi. Tınısını daha duyar duymaz tanıdım. Deniz’in sesiydi. Galata’nın uğultusunun arasından süzülüp yukarıya kadar çıktı. “Ya, kapıda mısın hâlâ?” gibi bir şey dedi, aşağıdaki birine. Ardından sesi netleşti, merdiven boşluğu boyunca yankılandı. Adımların sesi yaklaştı. Basamaklar, birinin ağırlığı altında gıcırdadı. Apartmanın içi, bu adımlarla doldu. Ben, elimde geleceğimin kimlik kartı, gömleğimin altında kendi imzamla mühürlenmiş teslimiyet formu, masanın üzerinde ailemin devletle yaptığı anlaşmanın dosyası, duvarın içinden çıkarılmış kendi günlüğümle öylece kaldım. Kapının üzerine bir gölge düştü. Sürgü hafifçe titredi. Deniz, kapının diğer tarafında durdu. Nefesini bile duyar gibi oldum. “Zeyno,” dedi, sesi her zamankinden daha ciddi, daha ağır. “Aç şu kapıyı. Sana… bir şey göstereceğim.” Elim sürgüye uzandı. Metalin soğuğu parmaklarımı üşüttü. Açmadan önce, bu döngünün beni hangi role sürüklemeye çalıştığını bilmeden durdum. Nefesimi tuttum. Dışarıda Deniz vardı. İçeride Yıldız Tozu. Hangisinin daha tehlikeli olduğunu bilmiyordum.

⚙️ Pengaturan Baca

18px
1.8