Bölüm 7: Damağında İncir, Kafatasında Anahtar
İncirin kabuğu dişlerinin altında ince bir deri gibi yarıldı. Tatlı suyu, ağzının içini kaplayıp boğazına doğru ağır ağır aktı. Şekerli, yoğun, neredeyse yakıcı bir tat. Dilinin kenarlarına yapıştı; sanki geriye çekilirken bile iz bırakıyordu. Diş etlerinin arasına kaçan çekirdeği fark etti. Küçücük şey, ama sanki minik bir taş gibi bastırıyordu. Yutmak istedi, boğazı izin vermedi. Göğsünün içinde nefesi derinleşti; içeri giren hava değil de sanki ağır bir duman doluyor gibiydi. Göğsü genişledi, sonra bir anlığına kilitlendi.
Tam o anda ses geldi. Ne dışarıdan ne içeriden; ikisinin arasında, kafatasının içindeki boşlukta dolaşıyormuş gibi.
“**Anahtar, kasayı değil, seni açar.**”
Fısıltı, beyninin kıvrımlarına sürtünerek geçti, sonra birden kesildi. İncirin tadı boğazında kuruyup kaldı. Dili damağına yapıştı; ağzı, güneşte unutulmuş taş gibi kupkuru kaldı. Buna rağmen eli refleksle ağzına gitti. Parmaklarının arasında incir aradı; yoktu. Elini çekti, avucuna baktı. Orada, kuru bir toprak parçası duruyordu. Koyu renkli, çatlak; tırnak aralarına dolan ince tozlar avucuna yayıldı. Sanki çok uzun süredir güneş altında beklemiş, içindeki bütün suyu kaybetmişti. Ama toprağın kokusu, bu kurulukla alay eder gibi keskin bir biçimde burnuna doldu. Nefesi düzensizleşti; kaburgalarının arasında kısa, hızlı hareketler.
Sol omzundaki dikişli yaranın altından ince bir sızı yürüdü, yavaş yavaş göğsüne ve kaburgalarına yayıldı. Parmakları toprağın üstüne kapanırken tırnak uçlarına bir acı saplandı. Beden, hatırlamaya zorlanan bir kas gibi gerildi.
Gözlerini kaldırdığında, duvar yoktu. Bunu fark edişi ilk defa sabahki uyku sersemliğinin sisine takılmamıştı. Ne dar taş sokak, ne ceset, ne sarı polis şeridi… hiçbir şey yoktu. Onların yerine, paslı demir kapılı eski bir ev yükseliyordu önünde. Balkon korkulukları kırık, yer yer eğilmiş; sıvaları kabarmış, pencereleri içeriden kararmış, camların ardı zifiri.
Alt katta, tam karşısında ise tüm bu çürümenin arasından dimdik fırlamış bir incir ağacı. Gövdesi kalın, dalları inadına canlı. Dudakları aralandı, ama ses çıkmadı. Bacakları kendi kendine harekete geçti; iki adım öne atıldı.
Taşların arasında biriken sabah nemi, spor ayakkabısının tabanından içeri sızacakmış gibi soğuk. Yürüken çıkardığı sesleri duydu; adımlar, boş bir yapının içinde yankı yapıyormuş gibi kulaklarında büyüdü. Tam o sırada, kulağının dibinde ince bir çan sesi çaldı. Dışarıda altı on yedinin değişmeyen yankısı. Her gün aynı ton, aynı uzunluk, aynı duruş.
“Dikkatle. **Tam vaktinde.**”
Kendi sesi, boğazından çıkarken takıldı sanki. Bu sefer uyanmak farklıydı. İçeride olan, sadece görüntü değil, geçmişin kendisi, döngünün içine bizzat sızmış gibiydi.
Kapıya kadar yürüdü. Eşik taşının hemen yanında, yıllarca ayak altında ezilip kalmış sigara izmaritleri, kıvrılıp solmuş gazete parçaları, kurumuş yapraklar yığılmıştı. Dizlerinin üzerine çöktü. Taşa yaklaştıkça toprağın kokusu keskinleşti. Nemli değildi; ama cildin altına kadar işleyecek kadar derin bir koku taşıyordu. Sanki yağmurdan sonra değil de, yıllar önce açılıp tekrar kapatılmış bir mezarın toprağı gibi. Çürümeyle karışık, tanıdık bir toprak kokusu boğazına oturdu.
Parmaklarıyla taşın kenarını yokladı. Sert yüzey soğuktu; parmak uçları yavaş yavaş uyuştu. Biraz daha eğildi; yüzü, taşın hemen üzerinden toprağa yaklaştı. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
“Derhal… **Burada… çiçek vardı.**”
Kendi sesini duyar duymaz kelimelerine güvenemedi. Yine de burnuna hayali bir koku geldi; soluk, eski, neredeyse yok olacak kadar zayıf. Ardından ıslak yaprakla karışık sabun kokusu, belirsiz bir karışım.
Göğsünde taş gibi duran anahtarın ağırlığı belirginleşti. Montunun iç cebine, kalbinin yakınına iliştirilmiş paslı metal her nefeste hafifçe sürtünüyor, her kıpırdamada ince bir çizik gibi cildini yokluyordu. Parmakları iç cebin kıvrımına gitti, anahtarın kenarına dokundu.
“**Anahtar, kasayı değil, seni açar.**”
Bu sefer ses daha netti. Yavaş, daha acımasız. İçinden, küfretmekle ağlamak arasında gidip gelen bir refleks yükseldi. Dudak kenarı seğirdi, zorla yuttu sesi.
Başını kaldırıp kapıya baktı. Kapı, ağır, koyu kahverengi boyalıydı. Boyanın altındaki kabarmalar, eskiden savrulmuş tekmelerin izlerini, çivilerin gömüldüğü yerlerdeki kararmalar ise aceleyle yapılmış tamiratları gösteriyordu. Orta kısmında eski tip bir kilit vardı; çevresini sarmış çizikler, yıllarca tekrar tekrar yoklanmış bir yerin huzursuz izleri. Sanki birileri sürekli bu kapıyı açmaya çalışmış, hatta gerekenden fazla zorlamış, kilidi çürütmüştü.
Elif ayağa kalktı. Sol omzundaki yara, hareketle birlikte aniden keskinleşti; nefesi yarıda afalladı. Eli kapıya uzandı, tokmağı kavradı. Metal, geceyi hâlâ üzerinde taşıyormuş gibi soğuktu. Tokmağı aşağı indirdi. Kapı yerinden kıpırdamadı.
Bir daha denedi; bu kez bütün ağırlığını verdi. Omuzu kapıya çarptığında dikişlerin bulunduğu yer gerildi. Acı, sıcak bir çizgi halinde kolunun içine yayıldı. Dişlerini sıktı, sesini dışarı bırakmadı. Kapı hafifçe inleyip sustu; çiviler, derinlerde bir yerden gıcırdadı.
“Sonra… Tabii, kilitli,” diye mırıldandı kendi kendine. Kapıdan geri çekildi. Bir adım, sonra bir adım daha.
Sokağın sesi yavaş yavaş kulaklarına geri döndü. Uzakta bir simitçinin bağırışı; boğuk ama inatçı:
“**Taze simit! Sıcak simit!**”
Bu ses, her sabah döngünün aynı noktasında belirirdi. Bugün, kulağında daha alaycı bir ton taşıyordu. Gözleri, kapıdan pencereye kaydı. Zemin kattaki pencerenin demirleri pasla kaplanmıştı; kıvrımların üzerinde pas, kuru kan lekesi gibi birikmişti. Demirlerin arasında bir şey sallanıyordu. İlk bakışta önemsiz bir metal parçası.
Bir adım daha yaklaştı. Göz bebekleri büyüdü, midesinde hafif ama keskin bir bulantı yükseldi. Demir parmaklık ile duvarın birleştiği yerde, paslı bir çocuk bilekliği asılıydı. İnce, küçük; üzerinde silinmiş harf izleri.
Kalbi göğsünde hızlanıp şakaklarına vurdu. Dünya, etraftan çekilip dar bir tünele dönüyormuş gibi. Diğer sesler uzaklaştı; sadece kalbinin uğultusu kaldı. Bilekliğe uzanmak için elini kaldırdı. Parmak uçları demire değdi; pasın pürüzlü, kaba yüzeyini hissedince cildi sızladı. Tırnakları kenarlara takıldı, itip çekti. Bileklik, demirin hemen ardında sıkışmıştı; parmakları yetmedi.
Vücudunu biraz daha uzattı; karın kasları gerildi, sol omzundaki yara içeriden dayanan bir bıçak gibi bastırdı. Diğer elini de kaldırdı. Demiri iki yandan kavradı, çubuğu kendine çekti. Paslı metal bir kez kıpırdadı, ardından ince bir çatırdama sesi duyuldu. Sanki içeride bir cam çizilmiş, uçlarından kırılıyor gibiydi.
“**Hadi…**”
Nefesi kısa parçalara bölündü, alnında ter boncukları birikmeye başladı. Bedenindeki güç kollarına yürürken sinirleri incelmiş teller gibi gerildi. Demir biraz daha esnedi, bileklik oynadı.
Arkasından bir erkek sesi geldi. Kalın, yorgun, yılların alışkanlığıyla sertleşmiş bir ton:
“**Hanımefendi, ne yapıyorsunuz siz orada?**”
Elif’in parmakları istemsizce demiri bıraktı. Avuç içlerinde pasın granüllerini, derisine yapışan tozu hissetti. Omzunu kapıdan çekip yavaşça arkasına döndü. Göğsünün içinde ritim kaymıştı ama bakışları berraktı.
Sokağın başında, orta yaşını geçmiş, göbekli bir adam duruyordu. Gömleğinin düğmeleri tam kapanmıyor, karın çevresinde hafifçe açılıyordu. Elinde deri kaplı eski bir defter, koltuğunun altında sıkışmış dosyalar. Saçları seyrek; yanları beyazlamış, alnında tedirgin çizgiler. Ayakkabılarının üzerindeki toz, sabahın henüz tamamlanmamış koşuşturmasını taşıyordu.
Adam, yavaş ama temkinli adımlarla yaklaştı. Karşısına geldiğinde Elif’in yüzünü süzüp gözlerinde bir şey aradı. Kaşlarını hafifçe çattı.
“**Siz kimsiniz?**”
Soru, resmi bir sorgudan çok, otomatikleşmiş bir refleks gibiydi. Elif nefesini düzenlemeye çalıştı. Boğazı hâlâ kuruydu; sesi çıkarken hafifçe çatladı.
“**Burada… oturuyorduk. Eskiden.**” dedi, kelimeleri seçerek. Bakışlarını kapıdan ayıramadı. “**Ben… sadece bakıyorum.**”
Adam derin bir nefes aldı, defteri elinde biraz daha sıkı kavradı. Derinin çatlamış kenarları koyulaşmış, eski bir yara kabuğunu andırıyordu. Parmak eklemlerindeki titreme belli belirsizdi. Güneş, ceketinin omuzlarında soluk bir parlaklık çizgisi bırakıyordu.
“**Bu ev yıllardır boş,**” dedi ağır ağır. “**Kimse oturmuyor burada. Siz… yanlış yere geldiniz.**”
Elif başını kaldırdı; göz göze geldiler. Adamın gözlerinde, tanımamaya yemin etmiş bir kararlılık vardı. Eksik olan hafıza değildi; iradeydi. Gözbebekleri, bir zamanlar bir şey görmüş de sonradan görmemeye zorlanmış gibi duruyordu.
“**Yanlış değil,**” dedi Elif, sesini sertleştirerek. Dudaklarının kenarı kasıldı. “**Ben burada kayboldum.**” Kelime dilinde ağırlaştı. “**Sadece… bir şeyi hatırlamam gerekiyor.**”
Adam, bu cümlede irkildi. Kaşlarının arasındaki çizgi derinleşti. Bakışı kısa bir an için Elif’in sol omzuna kaydı. Gömleğin altında dikiş hattını göremese de bedeninin gerginliğini fark etti. Defteri göğsüne biraz daha çekti.
“**Bak kızım,**” dedi, sesi bir tık yumuşayarak. “**Mahalle küçük. Yabancıyı hemen fark eder herkes. Siz… ben sizi hiç görmedim.**”
Kısa bir duraksamadan sonra, kelimelerini tartarak devam etti.
“**Bu evin sahibi yok artık. Belası çok. Uğraşmayın.**”
Elif “belası” kelimesinde takılı kaldı. Olmayan bir şeyin etrafına bilerek korku sardıklarını düşündü. Adama bir adım yaklaştı, deftere baktı. Kapağın kenarındaki eski mürekkep lekelerini seçti.
“**O nedir?**” diye sordu, çenesini deftere doğru kaldırarak. “**Elinizdeki.**”
Adam, defteri yarım yamalak arkasına saklamaya çalıştı. Başını salladı.
“**Bu…**” diye oyalandı. “**Mahallenin kayıt defteri. Eski usul işte. Ben muhtarım.**”
Muhtar. Kelime, Elif’in içinden bir şeyi söküp çıkardı. Bu kaba, resmi tat ağzında dolaşırken gözlerini defterden ayırmadı.
“**O zaman,**” dedi, beklediğinden sakin çıkan bir sesle, “**benim de kayıt olmam lazım orada.**”
Adamın yüzüne koyu bir gölge düştü. Bu gölge, güneşin açısıyla ilgili değildi; içerden, kapısı kapalı bir odadan sızıyor gibiydi. Defteri daha da sıkı kavradı; deriden kuru bir gıcırtı yükseldi. Gözleri Elif’in yüzünde dolaştı, ardından başını iki yana salladı.
“**Bu evde,**” dedi, kelimeleri keskinleştirerek, “**hiç kimse kaybolmadı. Sen burada hiç yaşamadın.**”
Cümle biter bitmez, Elif’in bedeninde bir şey yerinden söküldü. Sol kolundan omzuna kadar uzanan eski yara ateş gibi yanmaya başladı. Sanki derisinin altından kızgın bir tel çekilip geçiriliyordu. Nefesi bir anda kesildi; dizlerinin arkası boşalıyormuş gibi oldu. Duvara elini uzatıp kendini zor tuttu. Parmakları sıvaya değer değmez kabarmış parçalar avucunda ufalandı.
“**Yalan söylemeyin,**” dedi. Sesinde sakinlik kalmamıştı; hırıltılı, kesik bir ton. “**Adımı biliyorsunuz.**”
Dilinin ucuna soyadı geldi, bir anda geri çekildi; söyleyemedi. Muhtar, bu tepkiden kaçınmayı beklemiyormuş gibi geriledi. Yüzündeki çizgiler sertleşti, ama gözlerinde kısa bir korku kıvılcımı çaktı. O korku, eski bir hatırayı boğmaya çalışıyordu. Defteri neredeyse düşürüyordu, son anda toparladı.
“**Bak kızım,**” dedi yeniden, bu kez aceleci bir tonda. “**Burası… mahallenin işi. Herkesin hafızası kendine. Senin derdin başka yerde belli ki. Hadi, uzaklaş şuradan.**”
Elif’in bakışları deftere kilitlendi. Kapağın kenarından ince bir kâğıt köşesi sarkıyordu; sayfaların arasında sıkışmış, biraz dışarı fırlamış. Kâğıdın o küçük beyazlığı sabah ışığında neredeyse parlıyordu. Midesi içeri doğru kıvrıldı.
“**Bir bakmama izin verin,**” dedi. Cümle ricalı değil, pazarlık hazırlığı gibi çıktı. “**İki dakika. Sonra giderim.**”
Muhtar sıkıntıyla başını çevirdi, sokak boyunca hızlıca göz gezdirdi. Pencerelerde perdeler hafifçe kıpırdadı; içeriden bakan gözlerin gölgesi. Simitçinin sesi yeniden yükseldi, bu kez daha yakından. Hava ağırlaştı; fırtına öncesi bir sıkışma.
“**Olmaz,**” dedi, kelime ağzından fazla hızlı fırladı. “**Defter dışarı çıkmaz. Kuralları var. Belediyeye hesap veriyoruz.**”
Kurallar. Elif’in dişleri birbirine sürtündü. Kurallar hep başkalarının hikâyesini koruyor, onun payına boşluk bırakıyordu. Kalbi hızlandı. Omzundaki dikişin altından sızan acı, bedenini görünmez bir çizgiyle ikiye bölüyormuş gibi. Kolunu hafifçe kıpırdattı; montunun astarı cildine sürtündü. İç cebindeki anahtar, metal bir kalp gibi yerinden kıpırdadı. Parmakları cebin ağzına kaydı.
“**Şöyle yapalım,**” dedi, nefesini kontrol etmeye uğraşarak. “**Ben defteri tutayım, siz sayfaları çevirin. Sadece… isimlere bakacağız.**”
Muhtar “biz” zamirinde takıldı. Gözlerinde sabırsızlığın ince bir gölgesi belirdi. Başının arkasını kaşıdı, alnındaki ter damlasına aldırmadı. Sonunda kendi kendine mırıldanır gibi konuştu.
“**Kızım,**” dedi, “**bazı şeylere bakmasan iyi olur. Bakınca… geri dönüşü olmuyor.**”
Cümle, sadece uyarı değil, hafif bir itiraf tonunu da taşıyordu. Elif, adama bir adım daha yaklaştı, mesafeyi iyice daralttı. Aralarındaki hava yoğunlaştı; sıcaklık değil, görünmez bir sis gibi.
“**Ben zaten geri döndüm,**” dedi, ağzından çıkarken kendisini de şaşırtan bu sözle. Kelime, sanki başka bir yerden ödünç alınmıştı. Kısa bir an için annesinin balkondan baktığı çocukluk gecesini gördü; yıldızlar, sarı bir örtünün desenleri gibi gökyüzüne serilmiş.
Muhtar, parmaklarıyla defterin kenarını sıvazladı. Tereddüdünden rahatsız olmuş gibi başını salladı, yüzündeki kaslar gerildi.
“**Yine de yok,**” dedi, bu kez sert bir tonla. “**Hadi, git. Karıştırma.**”
Bu son kelime, Elif’in içinde ince bir camı çatlatır gibi bir ses bıraktı. Geri çekilmek için gerekçe bulamadı. Ayaklarını taşların üzerinde hafifçe oynattı, ağırlığını yeniden dağıttı. Yumruklarını sıkıp montunun yan ceplerinde sakladı.
“**Peki,**” dedi, tuhaf bir sakinlikle. “**Gidiyorum.**”
Arkasını dönüp sokakta yürümeye başladı. Muhtar göz ucuyla onu süzdü; göğsü hafifçe genişledi, rahatlar gibi oldu. Defteri koltuğunun altına sıkıştırıp kapıya yöneldi. Elif, adamın adımlarını sesten saydı. Bir. İki. Üç.
Dördüncü adımda hızlı bir dönüşle arkasına döndü. Sokağın bükülen çizgisi onu gölgede tuttu. Muhtar, anahtarını cebinden çıkarıp kapının kilidine yönelmişti.
“**Muhtar bey!**” diye seslendi, biraz telaşlı bir tonla. “**Bir şey soracaktım. Su… en yakın bakkal nerede?**”
Adam refleksle geriye döndü. Kahverengi gözlerinde yorgun bir tebessüm belirip kayboldu.
“**Şuradan aşağı, köşeyi dön,**” dedi elini sallayarak. “**İlk sağ.**”
İşte o an, Elif’in parmakları harekete geçti. Muhtarın eli deftere gevşekçe dokunuyordu; asıl ağırlık kolunun iç tarafındaydı. Elif aradaki mesafeyi iki kısa adımda kapattı; eli düzgün, kararlı bir hareketle deftere uzandı. Parmakları deri kapağı kavradı. Sert yüzey, terli avuçlarına yapıştı. Defteri adamın kolunun altından çekip alırken bedenini yana kaydırdı. Muhtarın eli havada asılı kaldı.
“**Dur!**” diye bağırdı adam, ama kelime Elif’in sırtında kırılıp dağıldı. O çoktan dönmüştü bile. Sokağın diğer ucuna doğru koşmaya başladı. Ayakkabısının tabanları taşlara sert vuruyor, her adımda tok, kısa bir ses çıkarıyordu. Defterin köşesi göğsüne batıyor, her nefeste kaburgalarını dürtüyordu ama bırakmadı.
Arkasından muhtarın ağır koşu adımları duyuldu. Daha yavaş, daha hantal, çaresiz.
“**Ver onu! Kızım, dur!**”
Ses, dar sokakta yankılandı, köşe dönülünce boğulup kaldı. Elif, ara sokağın gölgesine dalınca hava serinledi. Binalar gökyüzünü daraltmış, bir şerit haline getirmişti. Duvarlardaki rutubet izleri, yukarı tırmanan karanlık çizgilere benziyordu.
Nefesini saymaya başladı; bir al, bir ver. Küçük bir merdiven boşluğunun önünde durup sırtını duvara dayadı. Beton soğuktu; ince montu delip omurgasına kadar ilerledi. Defteri göğsüne bastırdı; kalbi onun altına vurarak sanki defteri içeri itmeye çalışıyordu. Şakaklarında atışlar yoğunlaştı.
Muhtarın ayak sesleri sokağın ağzında durdu. Bir süre nefes alışları duyuldu, ardından homurdanan, yarım kalmış bir küfür.
“**Manyak mıdır nedir…**” diye söylenerek uzaklaştı. Adımları ağırlaştı; deftersiz kalmış birinin boşluğu vardı yürüyüşünde.
Elif birkaç saniye daha bekledi. Sonra yavaşça merdivene oturdu. Dizleri titriyordu. Ellerini defterin üzerinde sabit tutmaya çalıştı; sanki kımıldarsa içindeki sayfalar dağılacakmış gibi. Kapağı dikkatle açtı. Derinin içinden yükselen koku, eski kitapla küflü ahşap arasında bir yerdeydi. Burnuna dolarken ensesinin arkasına görünmez bir el bastırdı.
Parmakları ilk sayfaların üzerinden kaydı. İsimlere takılmadan geçti bir süre. Sararmış, kenarları hafifçe yırtılmış sayfalar. Bazı satırlarda mürekkep akmış, tarihler bulanıklaşmış. Her satır, bir ev, bir soyadı, kısa notlar taşıyordu: “borcu var”, “kira ödendi”, “askerde”.
Elif isimleri hızla taradı; gözleri bir şey arıyordu, kafası henüz adını koyamasa da. Bir tarih takıldı gözüne. Sayfanın üst köşesinde “1998” yazıyordu. Mürekkep daha koyu; kalem sanki o gün biraz daha sert bastırılmıştı. Parmakları titredi, sayfayı tamamen açtı.
Satırların arasında gözleri dolaştı. Bir satırın yanında diğerlerinden farklı bir not vardı. Kalem ucuyla aceleyle çizilmiş küçük bir şekil. Önce karalama sandı. Sonra çizgilerin düzenini gördü. Küçük bir kız. Yuvarlak bir baş, ince kollar, çubuk gibi bacaklar. Elinde uzun, dişli bir şey; anahtara benzeyen bir çizim. Arkasında tek gövdeli, dalları yayılmış bir ağaç duruyordu.
Elif’in boğazı düğümlendi. Parmakları çizime dokundu, kâğıdın o noktada daha incelmiş olduğunu hissetti. Biri orayı tekrar tekrar üzerinden geçerek çizmiş gibiydi. Tırnak ucuyla anahtarın şeklini takip etti. Şeklin hemen yanında küçük bir not vardı. Yazı daha küçük, kalem daha çok bastırılmış: “Kayıp çocuk.” Noktasız, aceleyle bırakılmış iki kelime.
Gözleri çizginin üzerinde sabitlendi. Kelimenin altındaki tarih, bakışını çiviler gibi oraya sapladı:
“12/08/1998”.
Kalbinin ritmi bozuldu. Göğsünün içi önce genişleyip sonra daraldı, tekrar genişledi; kaburgalarının içerden zorlandığı hissiyle. Sol kolunun iç kısmındaki, döngünün önceki günlerinden kalma yara ince ince sızlamaya başladı. Sızı bir anda şiddetlendi. Montunun kolunun altı ısınmaya başladı.
Elini oraya götürdü. Parmaklarının altında ıslaklığı hissetti. Yaranın üzerindeki ince sargı, kanla doymuştu. Elini çektiğinde parmaklarının kırmızıya bulanmış olduğunu gördü. Taze kan, derisinde parlak bir çizgi halinde akıyordu. Metalik kokusu, defterin eski deri kokusuyla karıştı; midesinde bulanık bir dalga yükseldi.
“**Bu benim…**”
Kelime ağzından kendiliğinden çıktı. Sanki başka biri, onun sesini kullanmıştı.
“**Bu gerçek,**” diye fısıldadı kendi kendine.
Sayfayı daha sıkı tuttuğu anda alt kenarından ince bir yırtılma sesi geldi. Tırnağı, kâğıdın yumuşamış yerlerine fazla bastırmıştı. Sayfa, tırnak hizasından ince ince ayrılmaya başladı. Lifler, açılan bir yara gibi ortaya çıktı.
“**Hayır.**”
Bu sefer sesinde panik vardı. Baş ve işaret parmaklarıyla sayfanın kenarını yakaladı, yırtılmayı durdurmaya çalıştı. Ama kâğıt nemden yumuşamıştı; elinin altında daha da dağılıyordu. Sol yanındaki acı yanmaya döndü. Göğsünden koluna, oradan bileğine kadar sıcak bir dalga aktı. Her kalp atışında yara yeniden açılıyormuş gibi hissediyordu. Kan, kolunun içinden bileğine doğru sıcak bir çizgi halinde yürüdü.
“Kayıp çocuk.” Gözleri bu iki kelimeden kopmadı. Yanındaki küçük çizim, elinde anahtarla duran kız, ağacın gövdesi… Hepsi birleşip tek bir görüntüyü oluşturdu. Kendini, çocuk bedenini, incir ağacının altında kaybolurken gördü.
Dünya hafifçe kaydı. Merdivenin basamağı, ayağının altından çekiliyormuş gibi oldu. Elini soğuk taşa bastı; deri taşa sürtünürken acı hissetti. Defteri dizlerinin üzerine bıraktı. Parmaklarının arasından akan kan çoğalmıştı. Avuç içini açtığında, kırmızıya bulanmış çizgilerle karşılaştı; sanki derisinin altından yeni bir harita çıkıyordu. Metal kokusu burnunu doldurdu, midesi yeniden kasıldı. Yine de gözlerini defterden alamadı.
Çizimin altına, neredeyse görünmez büyüklükte bir satır daha yazılmıştı. Eğilip gözlerini kısıp okumaya çalıştı. Harflerin bir kısmı silinmişti; ama birkaç tanesi seçiliyordu: “...if Z… D…”
Soyadının harfleri. Eksik, kırık, ama oradaydılar. Gözlerini kapadı. Görmeyi kesince, bedeninin sesi arttı. Kalbinin kulak çınlatan hızı kulak zarlarını zorladı. Kendi nefesi bile tanımadığı birinin nefesi gibi geldi.
“**Benim.**”
Bu kez kelime, hem itiraf hem hüküm gibiydi. Hiçbir kaçış payı bırakmıyordu. Bu defter, bu not, bu çizim… hepsi onu işaret ediyordu.
Merdivenden doğrulup kalktı. Defteri koltuğunun altına sıkıştırdı. Kanayan kolunu montunun içine sakladı; kumaş anında ıslandı. Gözleri bir kez daha ağaç çizimine takıldı. Zihninde incir ağacının gerçek görüntüsü belirginleşti. Mahallenin arkasındaki park. Çocukken gidilen, zeminini ezilmiş yaprakların kapladığı o yer. Yolunu neredeyse otomatik biliyordu; ayakları kendi kendine yön aldı.
Sokağın sonunda sağa döndü, dar aralıktan geçti. Çıkmaz gibi görünen bir yolun kıvrımlarını yürüdü. Duvarlardaki eski grafitiler gözünün ucundan kayarken bir an için netleşip sonra yeniden silikleşti. Parkın girişine vardı. Paslı demir kapı açıktı. Zemin, dökülmüş yapraklarla kaplıydı; bazıları ezilip kahverengiye dönmüş, bazıları hâlâ sarı-yeşil.
Bir köşeden duman kokusu geldi; simit değil, odun ateşinde pişmiş bir şeylerin kokusu. Göğsündeki sıkışmayı kısa bir an rahatlattı.
İçeri adım attı. Park eskimişti. Salıncakların zincirleri kararmış, kaydırakların boyası soyulmuş, çimenler yer yer çıplak toprağa dönmüştü. Ortadaki en büyük ağaç ise hâlâ yerindeydi. Kalın gövdeli, dalları geniş bir incir. Yaprakları koyu yeşil, güneş aralarından süzülürken gölge ve ışık lekeleri yere düşüyordu.
Gösterişli gövdeye yaklaşırken elini kabuğun üstüne koydu. Pürüzlü yüzey parmaklarına bastı; kabuğun çıkıntıları cildini yokladı. Ağaç, güneşten hafifçe ısınmıştı; yine de içine işleyen, gizlenmiş bir serinlik barındırıyordu. Parmaklarını aşağıdan yukarıya doğru yavaşça gezdirdi. Tırnakları kabuğun çatlaklarına takıldı, bazı noktalarda eski çizikleri hissetti.
O sırada, ağacın gölgesinin kenarında hafif bir hareket yakaladı. Başını kaldırdığında, parkın yanındaki bankta oturan yaşlı kadını gördü. Kadının elleri kucağında birleşmiş duruyordu. Başörtüsü soluk bej, pardösüsü dizlerine kadar uzanan koyu kahverengiydi.
Elif kısa bir tereddüt yaşadı. Parkta başka biri olması, içinde kıpırdanan anıyı rahatsız eden bir parazit gibiydi. Ama kadın başını kaldırıp bakınca, gözleri doğrudan Elif’e yürüdü. Şaşkınlık yoktu bakışında; daha çok tanır gibi, birini uzun süre sonra yeniden görür gibi.
Adımlarını ağır ağır kadın tarafına yönlendirdi. Her adımda incir ağacının gölgesinden çıkarak güneşin altına geçti. Güneş, sol yanağındaki morluğun altında kalmış sarı izleri daha belirgin kıldı; cilt, ısıyı olduğu gibi içine çekiyordu. Ter, ensesinden aşağı ince bir çizgi halinde aktı.
Kadının elinin hafif kıpırdanışını gördü. Kucağında ilk bakışta fark etmediği küçük bir bez torba vardı. Torbanın ağzından morumsu yuvarlak şeyler görünüyordu. Yaklaştığında, bunların incir olduğunu anladı.
Kadın tek kelime etmeden torbadan bir incir aldı. Parmakları inceydi, ama hareketleri kararlı. Meyveyi sıkmadan kavradı, Elif’e uzattı. Başını hafif yana eğip gözlerinin içine baktı. Bu bakış, etraflarındaki bütün görüntüyü susturdu sanki. Ne merak ne yargı taşıyordu; bir doğum lekesini tanıyan doktor kesinliği vardı.
Elif, kendi yüzünü kadının gözbebeklerinde gördü; gözaltları morarmış, dudak kenarları çatlamış, alnı terli. Kırılgan ama inatçı. Elini uzattı. Kadının parmaklarına dokunduğu anda ciltte, yaşın dokusunu taşıyan ince bir titreme hissetti. Kadının eli kuru ama sıcaktı; yılların çizgileri deriyi sertleştirmişti.
Avuç içinde incirin yuvarlak, dolgun ağırlığı belirdi. Kabuğu mat mor; yer yer yeşile çalan damarlar yüzeyde ince çizgiler halinde dolaşıyordu. Elif parmak uçlarıyla kabuğu yokladı; hafif bastırdığında meyve içeri göçüyor, sonra eski formunu buluyordu. Yapışkan, şekerli koku havaya yayıldı.
Kadın dudaklarını hafif aralayıp ilk kelimesini fısıldadı. Ses, çok sigara içmiş birinin boğazından çıkıyormuş gibi; kısık, yanık ama yumuşak.
“**Hatırladın mı?**”
Soru, Elif’in içinde bir şeyleri yerinden zıplattı. Dilinin ucuna “hayır” geldi, söyleyemedi. “Evet” de ağır geldi; boğaza sığmayacak bir taş gibi. Başını ne onaylayarak salladı ne inkâr ederek. Gözlerini incire indirdi.
Meyveyi avucunda çevirdi. Alt kısmındaki küçük çatlakta koyu renkli öz dışarı sızmış, kabuğun bir noktasında yapışkan bir tabaka bırakmıştı. Başparmağını o noktaya bastırdı; sıvı parmağına yayıldı. Yapışkanlığı, çocukluğunda aynı hareketi yaptığını hatırlattı.
Hafif bir rüzgâr esti. İncir ağacının dalları kımıldadı; yaprakların hışırtısı parkın sessizliğinde belirginleşti. Rüzgâr, Elif’in saçlarının arasından geçti; birkaç tel yanağına yapıştı. Toprağın ve meyvenin kokusu burnunu doldurdu.
İnciri dişlerine götürdü. Bu kez daha bilinçli bir hamleyle kabuğu ısırdı. Dişleri ince deriyi yararken içerden fışkıran tatlı öz, dudak kenarından çenesine doğru aktı. Dilinde yoğun bir şekerlilik yayıldı. Bir an için bedenindeki bütün yaralar geri çekildi. Omzundaki sızı hafifledi, kolundaki yanma azaldı. Göğsündeki hava biraz daha rahat hareket etti.
İncir, mutfaktaki plastik tabağın içinde yıkanıp önüne bırakıldığı çocukluk akşamlarını getirdi. Mutfak lambasının sarı ışığı, masanın üzerindeki şeffaf tabak, annesinin “Dikkat et, üstüne damlatma,” diyen sesi.
Elif fark etmeden kadının eline yeniden dokundu. Kadının parmaklarından biri onun bileğindeki kana hafifçe değdi. Bakışı incirden bileğine kaydı. Kanın sıcaklığı, parmak uçlarına yayıldı. Elif irkildi; kolunu geri çekmek istedi, ama kadının dokunuşu hafifti, engel olmadı.
Kadın, parmak uçlarını kanın üzerinde gezdirdi. Tam büyük bir şey söyleyecekmiş gibi dudakları kıpırdadı. Ses çıkmadan önce gözleri yine Elif’in gözlerine döndü. O bakışta, Elif’in sormaya cesaret edemediği bütün sorular vardı.
“**Anahtar,**” dedi kadın, kelimeyi yutkunarak. “**Yerinde mi?**”
Elif’in yutkunması zorlaştı. İncir boğazında kısa bir an takılı kaldı, sonra mideye kaydı. Hemen elini montunun iç cebine attı; anahtarın soğuk gövdesini yokladı. Metal, kalbin ritmine eşlik eder gibi hafifçe titriyordu.
“**Evet.**”
Sesinde ne güvence, ne korku; sadece çıplak bir gerçeklik. Kadının yüzündeki kaslar bu cevapla gevşedi. Göğsünü dolduran bir nefesi ağır ağır verdi; çıkan hava incir kokusuna karıştı.
“**İyi,**” dedi sadece. Etrafında dolaşan, söylemediği cümleler vardı ama sustu. Bakışını ağaca çevirdi.
Elif’in gözleri de aynı noktaya çekildi. Gövdede, çocuk boyunda bir çizik fark etti. Dikey, ince bir iz; sanki bir bıçak, çok hafif bastırılarak kabuğun üzerinden sürülmüş. Elini uzatıp çizginin üzerinden geçti. Parmak uçları, kabuğun orada biraz daha yumuşak olduğunu fark etti.
“**Ben burada…**” diye başladı, cümle boğazında takıldı. Kelimelerin devamı çıkmadı. İçinde yılların sıkıştırdığı bir düğüm vardı, çözülemiyordu. Kadın, cümleyi onun yerine tamamlamadı. Yanında, eksik kısmın boşluğunu sessiz bırakmayı seçti.
Rüzgâr yeniden esti, bu defa daha serin. Parkın bir köşesinden, fırından gelen odun ateşi kokusu ulaştı. Hafif yanık duman, incirin tatlılığıyla garip bir uyum yaptı. Elif’in midesinde aynı anda hem açlık hem tiksinti uyandı.
Kadın, işaret parmağını Elif’in göğsüne, anahtarın olduğu yere doğru kaldırdı. Dokunmadı; parmak ucu havada, çok yakınında asılı kaldı.
“**O,**” dedi, gözleri incelerek, “**kasayı açmaz. Seni açar.**”
Bu cümleyi daha önce duymuştu. İnciri ilk ısırdığında, kafatasının içinde yankılanan o ses… Şimdi farklı bir ağızdan, aynı kelimeler dökülüyordu. Elif’in başının içinde uğultu başladı. Bodrumun karanlık duvarları, spiral defter, “Zeyno, sen beni hatırlıyor musun?” cümlesi, bugün bulduğu “kayıp çocuk” notu, incir ağacı, bu kadın, anahtar… Hepsi üst üste bindi. Tek, ağır bir görüntüye dönüştü.
Kadın, bu çöküşü Elif’in yüzündeki titremede gördü. Dudaklarının kenarındaki küçük oynamayı, gözlerinin etrafındaki çizgilerin belirginleşmesini, çenesinin hafifçe kaçınıyor gibi titremesini fark etti. Cevap beklemedi. Çok hafif bir hareketle ayağa kalktı. Bacakları ince ama sağlam görünüyordu.
Elif “Dur,” demeyi düşündü, dili dönmedi. Kadın torbayı kucağından alıp kolunun altına sıkıştırdı. İncirlerden biri torbanın ağzından dışarı sıyrıldı, yere düştü. Toprağın üzerinde kısa bir daire çizip Elif’in ayağının ucunda durdu. Kadın eğilip almadı. Başını hafifçe öne eğip son kez baktı Elif’e; bu bakışta, “geri gelmeyeceğim” demeden vedalaşma vardı.
Arkasını döndü, parkın çıkışına doğru yavaş adımlarla yürümeye başladı. Elif, pardösünün her adımda hafifçe dalgalanan kumaşını seyretti. Gölgeler, kadının ayaklarının altında inceleyip kalınlaştı. Kapıya geldiğinde kısa bir an durdu, başını geriye doğru hafifçe çevirdi; yüzünü göstermeden tekrar yürüdü ve sokak gürültüsüne karıştı.
Parkta yeniden sessizlik kaldı. Sadece incir ağacının yaprak hışırtısı ve uzak trafikten gelen uğultu. Elif, ayak ucundaki inciri yerden aldı. Kabuğu hafifçe zedelenmiş, bir yanında ince bir toprak lekesi. Avucunda iki incirle kaldığını fark etti; biri yarısı yenmiş, diğeri sağlam. Hangisinin gerçek olduğunu, hangisinin döngünün ona oynadığı bir oyun olduğunu bir an ayırt edemedi. Dudaklarına ince, acı bir tebessüm yerleşti.
“**Hangimiz gerçeksek,**” diye mırıldandı, neredeyse duyulmayacak bir sesle, “**o da odur.**”
Göğsündeki anahtar yeniden ağırlaştı. Sanki metal olmaktan çıkıp içi kanla dolu bir organa dönüşmüştü. Kalbinin vuruşları anahtarın metaline çarpıp geri dönüyor, göğüs kafesinde yankılanıyordu. Elini cebine götürüp anahtarı avcuna aldı. Soğuktu. Ama bu soğukluk ölü bir metalin hareketsizliğinden çok, içine sakladığı ateşi henüz dışarı vermemiş bir şeyin sessizliği gibiydi.
Parmakları anahtarın dişlerini yokladı. Her çıkıntı, çocukken merdiven boşluğunda parmak uçlarıyla saydığı basamakları hatırlattı. Başını kaldırıp incir ağacına baktı. Gövdedeki çizik artık rastgele bir iz gibi görünmüyordu. Biri oraya, görünmez bir kapının işaretini çizmiş gibiydi. Kapı henüz görünmüyor, ama yerini belli eden çizgi oradaydı. Parkı çeviren binalar, bu işarete tanıklık eden sessiz yüzler gibi duruyordu.
“**Çocuklukta kaybolmadım ben,**” dedi, kendi kendine konuşur gibi. Sesini duyan yoktu; bu yüzden daha cesur olabilirdi. “**Birileri… beni yerleştirdi.**”
Cümle havaya yayıldığında, parkın yoğunluğu biraz daha arttı. Sanki oksijen azalmış, nefes almak zorlaşmıştı. Ama bu ağırlık kaçmayı değil, kalmayı çağırıyordu. Geri dönmesi için fazlasıyla şey biliyordu artık.
Koltuğunun altındaki defter hâlâ ısısını koruyordu. Sayfalar, yıllarca sessiz kalmış tanıklıkları taşıyordu. “Kayıp çocuk” notu, yırtılmış kenarlarına rağmen okunurdu. Harfler, her bakışta biraz daha koyulaşıyor gibiydi.
İncir ağacının gölgesinden çıkıp parkın ortasına doğru yürüdü. Ayaklarının altındaki toprak, beton gibi sert değildi; hafifçe esniyor, bastıkça içeri çöküyordu. Altında bir şey saklayan, dümdüz olmayı reddeden bir zemin. Elif’in içinden, gövdenin altındaki toprağı kazma isteği geçti. Ama önce başka bir şey yaptı.
Defteri açıp “kayıp çocuk” yazan sayfayı dikkatle yırttı. Kâğıdın lifleri bu sefer daha itaatkârdı; sayfa diğerlerine zarar vermeden ayrıldı. Yırtık kenar, parmaklarının arasında hafifçe titredi. Sayfayı montunun içine, kalbine daha da yakın bir yere yerleştirdi. Anahtar, bu kâğıt parçasıyla aynı dar alanda nefes alıyordu artık. İkisi, onu geçmişe bağlayan somut zincirler haline geldi. Döngü, hafızasını her sabah silmeye kalksa bile, bu kâğıt ve anahtar direnecekti.
“**Sen beni hatırlıyor musun?**”
Bodrumdaki o yazının yankısı kulaklarına geri döndü. Elif, incir ağacının gövdesine yeniden elini koydu.
“**Ben seni hatırlamaya başlıyorum,**” dedi kısık bir sesle. “**Artık kaçış yok.**”
Gövdenin altındaki toprak, derinlerde bir yerde hafifçe kıpırdamış gibi geldi ona. Belki sadece kendi adımlarının yankısıydı; belki de yıllardır gömülü duran bir ses uyanmaya hazırlanıyordu. Rüzgâr yaprakların arasından geçerken yeni bir hışırtı doğdu; bu ses, hızlı nefes alan bir çocuğun nefesini andırıyordu.
Omzundaki acının geri döndüğünü fark etti. Döngü, bedenden payını almaya devam ediyordu; geçmişle her temas yeni bir bedel istiyordu. Ama bu kez kaçmayacaktı. İlk ipucunu bulmuştu. “Kayıp çocuk” artık sadece bir not değildi.
Gözlerini ağacın gövdesinden ayırdı, parkın çıkışına çevirdi. Dışarıdaki sokak, her zamanki kadar sıradan görünüyordu. Yine de şimdi, bu sıradanlığın ardında kimin sahte, kimin gerçek olduğunu sorgulaması gerekecekti. Çıkışa doğru adım attı; her adımda anahtar göğsünde biraz daha ağır oldu.
Park kapısından çıkar çıkmaz uzaktan bir çan sesi duydu. Zaman yine altı on yediye mi gidiyordu, yoksa sadece onunla dalga geçiyordu, anlayamadı. Ses kısa bir süre asılı kaldı havada, sonra geri çekildi. Ardında, açılmaya başlayan bir gerçeğin ekşi kokusunu bıraktı.